Bela ve musibetleri avantaja çevirelim mi?

  • 05.07.2020 16:02
  • Okunma: 1751 kez

Siz bir aile reisi olduğunuzu düşününüz, evlâtlarınızın üzerlerine titreyerek büyüttünüz. Yedirdiniz, içirdiniz, giydirdiniz ve her isteklerini de fazlasıyla yerine getirdiniz. Fakat onlar akıl bâliğ olduktan sonra, sizlere minnettar olup en çok sizi sevmeleri gerekirken, sonradan tanıdıkları kişileri, daha çok sevmeye ve onlara minnettar olmaya başladılar.

Hatta sadece kişileri değil de kendisine zarar veren içkileri, kumarları, müptelâ oldukları uyuşturucu maddeleri bile sizden daha çok tercih etmeye ve sevmeye başladılar.

Bu durumda acaba sizler, o vefasızlara ne kadar çok gücenirsiniz? İyice düşününüz?..

Evet, evlât oldukları için silip atamazsınız belki, fakat ıslâh olması için, kendilerine ve sizlere zarar vermemeleri için, önceleri çeşitli ikazlar yapar, tavsiyelerde bulunur, evlât olarak yine gerekeni yapmazlarsa, çeşitli cezalar uygulayacağınızı anlatırsınız.

Yine de ıslâh olmazlarsa, hatta kendilerine bazı kısıntılarda bulunduğunuz için, sizlere sövmeye ve küfretmeye başladıkları için, mutlaka evlâtlıktan reddeder ve tüm mal varlığınızdan onları mahrum edersiniz, değil mi?..

  • Şimdi; bu girizgâhtaki örneği, tüm insanlık âleminin ahvâline şablon yaparak, bizlerin bu tarz yaşantılarımıza karşı, Yüce Rabbimizin âsî ve günahkâr insanlığa GAZABI, BELÂ ve MUSÎBETLERİ ne kadar mâkul olduğunu idrak edeceğiz, inşaallah.

Bakınız; Yüce Rabbimiz birleri, ‘bizler hiçbir şey değilken’, yani tamamen yok iken VARLIK ÂLEMİNE getirmiş. Sadece bu lütuf ve ikram bile MİNNETTAR olmayı gerektirir.

Devam edelim: Bu varlık âleminde bizleri taş, toprak değil de bir canlı olarak vâr eylemiş. Canlılar içinde de kirpi, yılan, solucan, salyangoz, tırtıl, inek, koyun, köpek vb. hayvan değil de İNSAN olarak dünyaya göndermiş. İnsan olarak ta; tamamen kemâle erdirilmiş ulvî bir din olan İSLÂM dünyası içinde ve coğrafya olarak ta tüm dünyanın gıpta ettiği bir mümbit bir bölgede dünyaya göndermiş. Bu bölgede de Müslüman bir âileyi vesile kılarak, bizlere hayat vermiş.

Şu nâciz vücudumuza öyle hassas cihazlar yerleştirmiş ki; kalp, karaciğer, böbrekler, dalak, akciğerler, tiroid gibi muhtelif bezler, beyin, akıl, göz, kulak, vd. gerekli bütün uzuvlarımızı eksiksiz bahşederek, işletilmesini de korunmasını da ham madde teminini de bizlere bırakmayıp, Zâtı uhdesinde otomatiğe bağlamış.

Diğer canlıların rızıkları, çamur, et, ot, leş, pislik, vs. gibi 3-5 çeşit iken biz insanların rızıklarını o kadar çok geniş ve çok çeşitli gönderiyor ki, sadece elmanın 200 çeşidi var. Meyvelerin, sebzelerin, süt mamullerinin, balların, vs. diğer gıdalarımızın çeşitlerini saymaya kaksanız, asla sayamazsınız. (Nahl Sûresi, 18. Âyet.)

Bir köşe yazısında da asla sayamayacağımız bütün nimetlerini, bizlere cömertçe sergileyen O Yüce Rabbimizin, ne kadar çok tanınmaya ve sevilmeye lâyık olduğunu, elinizi vicdanınıza koyarak hesaplamaya çalışınız.

İşte akl-ı selim olan her insanın, aklı bâliğ olduktan sonra yapması gereken görevi; bu hesabı yaparak, tüm minnettarlıklarını O Yüce Rabbimize yönelterek, O’nu en güzel bir şekilde TANIMAYA çalışmak, O’nu en çok SEVMEK, O’nu memnun ve râzı etmenin yollarını aramak ve uygulamak değil midir?..

  • Peki, bu insânî zorunluluğa rağmen, bizler ve tüm insanlık âleminin ahvâli ne durumda acaba? %95’ten fazlasının GAFLET hâlinde, hatta İSYÂN ve İNKÂR halinde olduğu, çok net görülmüyor mu?..

Bu ahvâlimizi yakînen bilen ve gören yüce Rabbimiz, bizlere Kur’ân mesajlarıyla ve en güvenilir elçisi Hz. Muhammed vasıtasıyla çeşitli ikazlarda, ihtarlarda hatta tehditlerde bulunmadı mı?..

Bu konuları bilmemenin, asla hiç bir mazereti yoktur. Aynen, trafik polisi size kırmızı ışıkta geçme cezası yazarken, “efendim, ben kırmızı ışıkta geçmenin yasak olduğunu bilmiyordum” demenize, “ŞOFÖR olan kimse, bu kuralı da bilmek zorundadır” dediği gibi geçersizdir. Bizler de İNSAN olduğumuz için, Kur’an’da ve Hadîslerdeki hükümleri, emir ve yasakları en iyi bir şekilde öğrenmek ve BİLMEK zorundayız.

Bu itibarla bakınız Yüce Rabbimiz Tevbe Sûresi, 24. Âyette bizlere ne buyuruyor:

Ey Muhammed, kullarıma de ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, kabîleniz, kazandığınız mallar, (iyi iken) durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden meskenler; size Allah'tan, Resûlünden ve O'nun yolunda cihâd etmekten (mücadele etmekten) daha sevgili ise, artık Allah (hakkınızda azâp) emrini getirinceye kadar bekleyin!”… ..

Tâ-Hâ Sûresi, 124. Âyette de:

“Kim de benim zikrimden (Kitâb'ımdan ve hükümlerinden) yüz çevirirse, artık şüphesiz ki onun için, DAR BİR GEÇİM vardır ve kıyâmet günü onu kör olarak haşr ederiz.”

  • Şimdi çok ciddi düşünelim:

Bu îkazlar 1400 küsur seneden beri var ve geçerli değil miydi?

Yukarıdaki “kırmızı ışık” örneğinde olduğu gibi, Allah’ın yarattığı ve bin bir nimetlerle yaşattığı her insanın, bunları insan olarak öğrenmesi ve bilmesi gerekmiyor mu?

  • Bu itibarla yine yukarıda arz edilen AİLE REİSİ ve ÂSÎ EVLÂT örneğinde vurgulandığı gibi, bizler; tüm insanlık ve %95 olarak şu CORONA virüsü, deprem, sel, çekirge, kum fırtınası, hortum, çığ vs. musibetleri acaba hak etmemiş miydik?..

Bu itibarla; bu BELÂ ve musîbetlerden sonra kendimize gelip rotamızı düzelterek, bu musibetleri AVANTAJA çevirmek zorunda olduğumuzu, tefekkür ve takdirlerinize arz ediyor, geçmiş günah ve gafletlerimizin bağışlanmasını da Affı ve Merhâmeti sınırsız olan yüce Rabbimizden niyaz ediyorum…

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları