“Size birçok isim sayıp, nasıl bilirdiniz diye sorsam, herkes kendi ideolojik duruşundan, sosyal ve siyasi görüşlerinden hareketle yorum yapar. Derinlemesine bir araştırma yapmadan fikrini söyler, duyduklarıyla değerlendirir.
”
Nasıl bilirdiniz?
Size birçok isim sayıp, nasıl bilirdiniz diye sorsam, herkes kendi ideolojik duruşundan, sosyal ve siyasi görüşlerinden hareketle yorum yapar. Derinlemesine bir araştırma yapmadan fikrini söyler, duyduklarıyla değerlendirir.
Sanatçıysa mesela, onu sanatçısıyla iyi der. Siyasetçi ise ve onun partisindeyse iyi kişidir. İş adamı ise ve ona menfaat sağlıyorsa, ister arsız ister hırsız olsun onun için makbul kişidir. Gazeteci ise ve yakın görüşlere sahipse onu da yere göğe konduramaz, bu liste uzayıp gider.
İsim isim saysam herkesin iyisi kötüsü farklı olur. Birinin iyi dediğine bir başkası kötü der. Oysa hiç düşündük mü neye göre, kime göre, hangi ölçüye göre insanlara iyi veya kötü damgasını yapıştırıyoruz?
Gerçek şu ki hepimiz öğretilmiş yanlışlarla ön yargılarımızın zindanında, kör karanlıkta tarifler yapıyoruz da farkında değiliz.
Kötüler bir anda bize iyi oluveriyor, iyiler de kötü. Ölçü ne? Bizim partilimiz, bizim mezhebimiz, bizim örgütümüz, çıkarlarımız. Hatta hatta dün kötü diye yaftaladıklarımız, hakaret edip düşmanlaştırdıklarımız bizim safımıza geçince pir-ü pak olup başkalaşabiliyorlar bile. Oysa “zarf da aynı, mazruf da”. Safımızdaysa makbuller, değilse hainler.
Yani sizin anlayacağınız ön yargılar ve menfaatler iyiyi kötü, kötüyü iyi diye önümüze koyuyor. Biz de o hatayı doğru belliyoruz.
Bunları niye yazdım anlatayım. Gençlik yıllarımızda hepimiz tıpkı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirindeki gibi “kör kuyularda merdivensiz” kalmış gibi doğruya ulaşamadık. Kendi fasit dairemizin içinde dolaştık durduk. Tek taraflı, tek kutuplu dünyamızda ötekine veryansın ettik.
Bütün değerlerimizi kendi görüş açımızdan yaptık. Bir tür öğretilmiş yanlışlar bizim doğrularımız oldu. Ne yazık ki bugün de durum bundan farklı değil.

2000 yılında vefat eden sanatçı Ahmet Kaya’yı nasıl bilirdiniz diye sorsam, şarkılarını büyük bir zevkle dinleyenler bile Ahmet Kaya’yı mezhep, etnik aidiyet, ideolojik bakış ve yediği içtiği üzerinden duyduklarıyla değerlendirir.
Tanımamış olsaydım belki ben de aynı değerlendirmeyi yapardım. Oysa bir sanatçı sanatıyla değerlendirilmelidir. Yaptığı sanat bir değer ifade ediyorsa aidiyetlerinin ön plana çıkartılması yanlıştı.
Ahmet Kaya’yı vefatından 6 yıl önce bir vesileyle tanımış ve arkadaşlığımız vefatına kadar sürmüştü. Meğer Ahmet Kaya sert dış görünümünün içinde bambaşka biriymiş. Onu yakından tanıdıkça duygularımın esiri olduğumu fark etmiş ve kendisinden özür dilemiştim.
Sonra da Ahmet Kaya için yapılan olumsuz değerlendirmelerin yalan olduğunu görünce insanları karalamanın kolaylığı ve ucuzluğu beni çok üzmüştü.
Konu tarihi şahsiyetlere geldiğinde ise kişileri karalamak ve tabulaştırmada milletçe hayli cüretkâr olduğumuzu söylemeliyim.
Yüzlerce yıl önceki tarihi şahsiyetleri ve çevrelerini sanki onlarla birlikte yaşamış gibi yorumlarız. Oysa biz o kişileri bize tanıtıldığı kadarıyla biliyoruz. O kişilerin gerçek kişilikleri ve yapıp ettiklerini nakledenlerin doğru ve yanlışlarıyla değerlendiriyoruz. Oysa tarihi olayları ve şahsiyetleri değerlendirmenin en iyi yolu hatıralar ve yazılı belgelerdir. Tarih dedikoduları sadece gerçeği perdeler. Buyurun size yakın tarihimizden bir örnek.
2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’la ilgili, nasıl bilirdiniz? Sorusu.
Bu soruyu hepimiz duyduklarımızla ve İsmet İnönü’ye olan nefretimiz ve sevgimiz üzerinden cevaplar veririz. Oysa bir eş, eşi üzerinden nasıl değerlendirilebilirdi? Konu üzerinde çok spekülasyon yapıldığı için Mevhibe Hanım’la ilgili birçok hatıratı didik didik taradım. Neredeyse kelime kelime okudum. Çocukları Erdal İnönü ve Özden Toker ile konuştum. Sonra zihnimde bambaşka bir Mevhibe Hanım portresi oluştu. Tam anlamıyla Osmanlı mirası, Cumhuriyet kadını, manevi değerlerini koruyan rol model bir eş ortaya çıkmıştı. Kendi kendime dedim ki, nasıl da yıllarca ön yargılarımızın kurbanı olmuşuz vah vah.
Bir zamanlar Necmettin Erbakan’a demediğini bırakmayan çevrelerin bugün Necmettin Erbakan’ın hakkını teslim etmelerinin önemli bir tespit olduğunu gördüğümü belirtmeliyim.
O Necmettin Erbakan ki yerli ve milliliğin abide şahsiyetiydi. Bugünkü uçak ve motor sanayimizin geliştirilmesinin öncülerinden biriydi. O Necmettin Erbakan ki, en muhaliflerinin kendisine ettiği hakaretlere cevap verirken bile “Aziz kardeşim” diye başlayan nezaket sözleriyle karşılık vermesi hala hafızalarımızdadır.
Bir diğer siyasi edep timsali Bülent Ecevit’e ne demeli? “Ortanın solu, Moskova’nın yolu” diye suçlanan Ecevit meğer ne temiz bir devlet adamıymış da haberimiz yokmuş. İnsan onuru, çalışanın emeği, hak ve adalet aşığıymış. Efendim Ecevit şöyle, Ecevit böyle dediğinizi duyar gibi oluyorum ama hiçbiriniz hırsız, yolsuz Ecevit demezsiniz. Gerçekten Bülent Ecevit tercüme ettiği ünlü Hint şair, “Tagor’un” şiirindeki Türkçe gibi arı ve duru bir Türkçe ve memleket aşığıydı nokta.
Size son bir örnek nasıl bilirdiniz diye sorsam kim bilir neler dersiniz. Ama kazın ayağı öyle mi? Bir vesileyle tanıştığım müzisyen, besteci ve icracı Timur Selçuk’u ne kadar yanlış anlatırlarla tanıdığımı hayretler içinde görmüştüm.
1996’lı yıllarda şehir tiyatroları müdürüydüm. Sanat yönetmenimiz Kenan Işık’la birlikte Ahmet Hamdi Tanpınar’ın huzur romanı tiyatroya oyunu olarak uyarlanıyordu. Oyun müziklerinin yapımı için Timur Selçuk’u evinde ziyaret etmiştik. Timur Selçuk bizleri büyük bir nezaketle karşılamış, oyun müziklerini yapmayı kabul etmişti. Sohbetimiz esnasında benim köşedeki piyanoya dikkatlice baktığımı görünce, Muharrem Bey o piyano bana rahmetli babamdan kaldı dedi ve ekledi. Piyanonun üzerindeki raftaki Kelamı Kadim, Kur’an-ı Kerim’de babamın Kelam-i Kadimi’dir. Timur Selçuk’un babam dediği ünlü bestekâr, icracı ve mevlithan Münir Nurettin Selçuk’tu. Timur Selçuk devam etti. Bir de babamdan bana iki hatıra daha kaldı. Sormama fırsat vermeden devam etti. Bakın dedi, geçmişine sahip çıkmayanın geleceği olmaz. Biz büyük bir medeniyetin mirasçılarıyız. Mirasımız olan Osmanlı’nın derinliğiyle cumhuriyetin aydınlığı da bana babamdan kalan iki değerli mirastır. Bunlara sahip çıkıp korumak hepimizin boynunun borcudur. Timur Selçuk devamla, beni herkes solda bilir, saygı duyar ama ben ne sağda ne soldayım. Ben bu toprakların, bu medeniyetin çocuğuyum.
Vokalistlere sahneyi bırakıp namaz kılıp tekrar gelip konsere devam ettiğim çoktur. İşte hayat böyle bir şey. Önden giden yanlış bildiğimiz doğru insanlara özür borcumuz olduğunu bir kez daha sizlerle paylaşayım istedim.
Kalın sağlıcakla.
YORUMLAR