“Al eline cep telefonunu ekranı kaydır sağa sola. Okur gibi yap ama okuma, bakar gibi yap ama bakma. Sıkıldım deyip öteki videoya geç. Tekrar ekranı kaydır sağa, kaydır sola.
”
Matbaalar basıyor diye yazmak zorunda mısınız?
Al eline cep telefonunu ekranı kaydır sağa sola. Okur gibi yap ama okuma, bakar gibi yap ama bakma. Sıkıldım deyip öteki videoya geç. Tekrar ekranı kaydır sağa, kaydır sola.
Yediden yetmişe günümüzün hastalığı bu. Akılda kalan bir şey yok. Kötü niyetli algı operasyonları çoluk çocuğu bu yöntemle terörize etmeyi de ne yazık ki başardı.
Bu mecralarda hayatını düzenleyenlerde bilgi yok. Onlara zaten bilgi de pek gerekli değil. Elinde klavye sağa sallamaktan başka sporları da yok ne yazık ki.
Sonra da hep birlikte ahlanıp vahlanıyoruz. Son günlerde etrafımızda oluşan kötü olayları gördükçe içimiz parçalanıyor.
Parçalanıyor da biz ne yapıyoruz? Kimse kimseyle konuşmuyor, kimsenin doğru düzgün okuduğu filan da yok. Ama herkes yazıyor. Sanırsınız milletçe yazar olduk. “Okumaz yazar” taifesi her geçen gün artıyor. Hele hele sanal mecra yazarları deyim yerindeyse kendilerini de “allame” sanmaya başladı.
Dahası onlarca kitap yazan Nobel ödüllü yazarımızın kitaplarının çok satılan ama okunmayan kitaplar listesinde birinciliği kimseye kaptırmadığını duyduğumda çok da şaşırmamıştım.
Birlikte vakit geçiren yok. Hoş birlikte vakit geçirdiğini sanan arkadaşların ellerindeki telefona bakmaktan, birbirlerinin yüzüne bakmadıklarını çok kez gözlemlemişimdir.
Dostların, arkadaşların, akrabaların da birbirleriyle sohbet ettikleri yok. Ziyaretler hak getire. Whatsapp’tan salla bir mesaj yeter kafası toplumu birbirine yabancı kıldı. Sohbet için bir araya gelenler de, birbirlerine bağırıp, çağırıp, günlük televizyon dedikodularından öteye geçemiyorlar. Hatta hatta sohbetlerin kavgaya dönüştüğüne hepimiz şahit olmuşuzdur.
Birbirini dinlemeyen, birbirine saygı duymayan bir toplum haline ne ara bu kadar çabuk gelmişiz insan hayretler içinde kalıyor.
Ne demiştik? Kimse okumuyor, herkes bilip bilmeden, sağdan soldan kopyalayıp yapıştırdıklarıyla yazıyor da yazıyor.
Günümüzde yaşanılan bu tür olaylar 1995’li yıllarda şahit olduğum bir olayı bana yeniden hatırlattı.
Ünlü bir şair ağabeyimiz ve birkaç arkadaşımla birlikte bir zamanların gazete, yayınevi ve matbaaların merkezi olan Cağaloğlu’nda o günlerin popüler kitaplarını yayınlayan bir kitabevindeyiz.
Hepimiz ünlü şair ağabeyimizin adeta ağzının içine bakıyoruz. Şair ağabeyimiz konuşuyor bizler sadece dinliyoruz. Ara sıra soru sormak için söz alıyoruz o kadar. O kitabevi bizler için adeta bir akademi gibiydi. Dinliyor, öğreniyor, feyz alıyor ve ünlü şair ağabeyimizin şiirlerini ezberliyorduk. Ezberlediğimiz o şiirler arkadaş meclislerinde bize prestij kazandırıyordu.
Her cumartesi günü Üsküdar’dan vapurla Eminönü’ne gitmek, oradan Cağaloğlu’na çıkmak kitabevinde sohbet halkasına dâhil olmak bizler için bir üniversiteyi bitirmekten daha önemliydi.
Kitabevinde günlük olaylardan çok tarihsel yaklaşımlar, şiir, edebiyat, gelenek ve modernizm gibi kavramlar bizlere yol gösteriyordu. Her cumartesi o sohbet halkasında birkaç kitaplık bilgiyle evimize dönüyorduk.
Yine bir cumartesi sohbetinde, aniden kapının açılmasıyla birlikte tanıdığımız bir arkadaşımız elinde bir kitapla büyük bir heyecanla içeri girer. Hepimiz bir anda dikkat kesilip gelen arkadaşımıza döndük. Arkadaşımız selam bile vermeden artan heyecanıyla ünlü şair ağabeyimize dönerek,
“Abi, bu benim ilk şiir kitabım. Matbaadan aldığım ilk nüshayı size getirdim.”
Şair ağabeyimiz hiç sesini çıkarmadan sessizce dinlerken, arkadaşımız devamla, “Abi, bu şiirleri altı ayda yazdım. İlk nüshayı da size takdim etmek istedim” deyince, ünlü şair ağabeyimiz, o gün için hiç de hoşumuza gitmeyen ama düşündükçe hepimize ders olan o sözünü arkadaşımızın yüzüne tokat gibi vuruyordu.
“Yahu, matbaalar basıyor diye, yazmak zorunda mısınız?”
Maalesef bugün durum dünden daha beter.
Koskoca Yahya Kemal Beyatlı’nın bir şiiri bitirmek için şiirdeki “siyah” kelimesini beğenmeyip şiiri on yıl beklettikten sonra “siyah” kelimesinin yerine “serin” kelimesini bulunca şiiri yayınlamış ve sanki yeni bir dünya keşfetmiş gibi mutlu oldum demişti.
İyi güzel ama dünya değişti dediğinizi duyar gibiyim. Doğrudur, dünya sürekli değişiyor, değişiyor da iyi yerine niye kötüye gidiyoruz diye hiç soruyor muyuz?
Herkes birbirini suçluyor. Herkes, herkes hakkında ipe sapa gelmeyecek sözleri yazıyor, paylaşıyor. Sonra da “niye böyle oluyor?” diye soruyoruz.
Niyesi mi var?
Bilgi yok.
Kültür yok.
Saygı yok.
Araştırma yok.
Geçmişten ders almak yok.
Eğitim mi dediniz?
Neyse, taşlı tuşlu yollara fazla girmeden kendimizi kendimizle kontrol edelim o bile yeter.
Kalın sağlıcakla…
YORUMLAR