“Türkiye’de seçim sonuçları konuşulurken en çok kurulan cümlelerden biri şudur: “Ekonomi bu kadar kötüyken insanlar neden hâlâ aynı partiye oy veriyor?” Aslında bu soru bize önemli bir gerçeği gösteriyor.
”
Sandıkta Kimliklerin Yarışı: Seçmen Davranışı ve Popülizm
Türkiye’de seçim sonuçları konuşulurken en çok kurulan cümlelerden biri şudur: “Ekonomi bu kadar kötüyken insanlar neden hâlâ aynı partiye oy veriyor?” Aslında bu soru bize önemli bir gerçeği gösteriyor.
Seçmen davranışı sadece ekonomiyle açıklanamaz. Çünkü insanlar yalnızca cebine göre değil; kimliğine, alışkanlıklarına, korkularına, yaşadığı çevreye ve kendisini ait hissettiği toplumsal gruba göre oy verir.
Siyaset bilimi yıllardır bunu anlatmaya çalışıyor. Örneğin “sosyolojik oy verme teorisi”ne göre insanlar çoğu zaman içinde bulunduğu sosyal çevrenin etkisiyle oy kullanır. Aile, mahalle, arkadaş çevresi, dini yapı, sınıfsal konum ve yaşadığı şehir seçmenin tercihlerini etkiler. Türkiye’de bunun örneklerini çok net görüyoruz. Bazı şehirlerde belirli partilerin yıllardır güçlü olması tesadüf değil. Çünkü oralarda siyasal tercih artık bireysel değil, kültürel bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.
Karadeniz’de, İç Anadolu’da ya da Ege’nin bazı bölgelerinde seçim sonuçlarının yıllardır benzer şekilde ortaya çıkması biraz da bu sosyolojik yapıyla ilgilidir. İnsanlar sadece partilere değil, aynı zamanda kendi sosyal çevresinin onayladığı kimliklere oy verir. Bu yüzden seçim dönemlerinde liderlerin kullandığı dil kadar, seçmenin yaşadığı sosyal çevre de belirleyici olur.
Bir başka teori ise “psikolojik bağlılık” yaklaşımıdır. Buna göre seçmen bazı partilerle duygusal bağ kurar. Takım tutar gibi parti tutmak tam da buna örnek gösterilebilir. Türkiye’de birçok insan desteklediği partiyi eleştirse bile seçim zamanı yine aynı yere oy verebiliyor. Çünkü mesele sadece hizmet ya da ekonomi olmaktan çıkıyor; aidiyet meselesine dönüşüyor. İnsanlar bazen oy verdiği partiyi kendisinin bir parçası gibi görüyor.
Bu durum özellikle lider merkezli siyasetin güçlü olduğu ülkelerde daha belirgin hale geliyor. Türkiye’de liderlerin seçim performansı çoğu zaman partilerin önüne geçebiliyor. Seçmen yalnızca bir siyasi programa değil, kendisini güçlü hissettiren bir lider profiline de oy verebiliyor. Bu nedenle siyasi liderlerin kullandığı dil, beden dili, halkla kurduğu ilişki ve kriz anlarındaki tavırları bile seçmen davranışını etkileyebiliyor.
Son yıllarda ise popülist siyaset dili bu teorileri daha da görünür hale getirdi. Popülist liderler toplumu ikiye ayıran bir dil kullanıyor: “Halk ve elitler”, “yerli ve yabancılar”, “biz ve onlar.” Bu söylem özellikle ekonomik kriz dönemlerinde daha etkili oluyor. Çünkü insanlar kendisini yalnız, dışlanmış ya da güvensiz hissettiğinde güçlü lider söylemine daha fazla yöneliyor.
Bugün Türkiye’de popülizmin etkisini sosyal medyada çok net görebiliyoruz. Artık uzun siyasi programlardan çok kısa videolar, sloganlar ve sert çıkışlar konuşuluyor. Seçmenin önemli bir kısmı karmaşık ekonomik analizlerden çok, kendisini duygusal olarak etkileyen mesajlara tepki veriyor. Bu nedenle siyaset giderek daha duygusal bir hale geliyor.
Özellikle sosyal medya algoritmaları da kutuplaşmayı artıran bir etki yaratıyor. İnsanlar artık çoğu zaman yalnızca kendi görüşüne yakın içerikleri görüyor. Bu da seçmenin farklı fikirlerle karşılaşmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak siyasal kutuplaşma sadece meydanlarda değil, telefon ekranlarında da büyüyor.
Ekonomik oy verme teorisine göre insanlar ekonomik durum kötüleştiğinde iktidarı cezalandırır. Ancak Türkiye gibi kutuplaşmanın yüksek olduğu toplumlarda bu teori her zaman tam olarak işlemiyor. Çünkü seçmen bazen ekonomik sorunlardan daha fazla kimliksel tehdit algısına odaklanıyor. “Benim yaşam tarzım tehlikede mi?”, “Benim değerlerimi kim koruyacak?” soruları ekonomik kaygıların önüne geçebiliyor.
Örneğin emekli maaşından memnun olmayan bir seçmen, eğer karşı taraftaki siyasi hareketin kendi değerlerine zarar vereceğini düşünüyorsa yine mevcut tercihini sürdürebiliyor. Çünkü seçmen davranışı bazen ekonomik çıkarlarla değil, korkular ve aidiyetlerle şekilleniyor.
Özellikle büyükşehirlerde yaşayan genç seçmen ile Anadolu’daki geleneksel seçmenin beklentileri arasında ciddi farklar oluşmuş durumda. Gençler daha fazla özgürlük, liyakat ve gelecek umudu ararken; başka bir seçmen grubu istikrar, güvenlik ve kültürel korunma hissine önem verebiliyor. Siyasi partiler de kampanyalarını tam olarak bu farklı toplumsal korkular ve beklentiler üzerine kuruyor.
Bugün genç seçmenin önemli bir kısmı siyaseti sosyal medya üzerinden takip ediyor. Bu durum siyasal iletişimin biçimini de değiştiriyor. Artık uzun miting konuşmalarından çok, viral olan kısa cümleler ve gündem yaratan çıkışlar etkili oluyor. Siyaset de giderek daha hızlı tüketilen bir alana dönüşüyor.
Muhalefetin en büyük sorunlarından biri de burada ortaya çıkıyor. Sadece ekonomi anlatarak seçmeni ikna etmeye çalışmak artık yeterli olmuyor. Çünkü seçmen yalnızca rakam dinlemiyor; kendisini anlayan bir dil arıyor. İnsanlar görülmek, duyulmak ve temsil edilmek istiyor.
Aynı şekilde iktidar açısından da yalnızca geçmiş başarı hikâyeleri artık tek başına yeterli olmayabilir. Çünkü toplum değişiyor. Özellikle genç kuşakların beklentileri önceki nesillerden farklılaşıyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe seçmenin siyasal talepleri de çeşitleniyor. Bu nedenle Türkiye’de siyasetin dili ve yöntemi de dönüşmek zorunda kalıyor.
Bugün Türkiye’de seçim kazanmak sadece iyi bir ekonomi programı hazırlamak anlamına gelmiyor. Toplumun sosyolojik yapısını okumak, seçmenin korkularını, kimliklerini ve aidiyetlerini anlayabilmek gerekiyor. Çünkü artık sandıkta yalnızca oylar değil, kimlikler de yarışıyor.
Ve belki de Türk siyasetinin geleceğini belirleyecek en önemli soru şu: Toplumu gerçekten anlayan mı kazanacak, yoksa toplumun korkularını daha iyi yöneten mi?
Yüzeysel bir analiz. Yazar demokrasiyi 150 yıldır deneyimleyen Türk halkını rencide etmekle kalmıyor, 1946 ve 1950 yıllarındaki seçimlerde güçlü lider profillerinin sarsıldığını da unutuyor. Yazarlar konuları bilimsel veriler ve tarihsel gerçeklerle analiz etmeyi öğrenmeli. Aksi halde bir tarafı memnun etme kaygısıyla saçmalıyorlar.
Nedeni o dur ki ülkemizde saçmalama özgürlüğünün bulunduğunu da unutmamak gerek.