“Dünya bugün Amerika–İran hattındaki gerilimi konuşuyor. Füze menzilleri, caydırıcılık stratejileri, bölgesel güç dengeleri…
”
Bu bir çöküş hikâyesi
Dünya bugün Amerika–İran hattındaki gerilimi konuşuyor. Füze menzilleri, caydırıcılık stratejileri, bölgesel güç dengeleri… Türkiye’de ise siyaset, ara seçim ihtimali etrafında yeniden şekilleniyor; ittifaklar kuruluyor, senaryolar yazılıyor, gündem sürekli yeniden üretiliyor.
Ama bütün bu “büyük siyaset” tartışmalarının ortasında, görmezden gelinen bir gerçek var:
İki çocuğun, kendi okullarında bir katliam gerçekleştirmesi.
Bu bir haber değildir. Bu bir kırılmadır.
Ve daha da önemlisi, bu bir alarmdır.
Üstelik bu ilk değil.
Daha geçen ay, öğrencisi tarafından öldürülen Fatma Öğretmeni unutmadık mı?
Unuttuk.
Çünkü bu ülkede şiddet artık istisna değil; sıradanlaşan bir gerçekliktir.
Okul dediğimiz yer, bir toplumun en güvenli olması gereken alandır. Eğer çocuklar okullarında katliam yapıyor, öğretmenler öğrencileri tarafından öldürülüyorsa, burada bireysel bir sapma değil, açık bir toplumsal çöküş vardır.
Ve bu çöküş tesadüf değildir.
Yıllardır biriken ihmallerin, yanlış politikaların ve görmezden gelinen sosyal kırılmaların sonucudur. Bu yüzden meseleyi yalnızca bir güvenlik sorunu olarak görmek, gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.
Çünkü sorun daha derindedir:
Şiddeti üreten bir toplumsal iklimde yaşıyoruz.
Ekranlarda şiddeti estetize eden, suçluyu kahramanlaştıran diziler…
Hayatı zahmetsiz ve sorunsuz gösteren sosyal medya dünyası…
Gerçeklikten kopuk başarı hikâyeleri…
Ve en acısı; çocuklarıyla temas kurmak yerine ekranlara gömülen anne babalar…
Bu sadece bireysel bir zaaf değil, kolektif bir kopuştur.
Çocuklar artık şiddetin sonucunu değil etkisini görüyor; hayatın zorluklarını değil, yapay bir kolaylığı izliyor. Ve en önemlisi, yalnız büyüyorlar.
Yalnız büyüyen çocuklar ise öfkeyle büyür.
Peki siyaset ne yapıyor?
Dış politika gerilimlerini analiz eden, seçim hesapları yapan siyaset, bu tablo karşısında suskun. Çünkü bu mesele, doğrudan sorumluluk ve yüzleşme gerektirir.
Eğitim sistemiyle…
Aile yapısındaki çözülmeyle…
Sosyal devletin zayıflamasıyla…
Ama bugün Türkiye’de siyaset, çözüm üretmekten çok gündem yönetiyor.
Ara seçim tartışmaları, ekonomik krizler, dış politika başlıkları…
Hepsi önemli.
Ama hiçbiri, çocukların şiddete yöneldiği bir toplumu açıklamıyor.
Çünkü asıl sorun şudur:
İnsanın değersizleşmesi.
Aileler baskı altında, eğitim sistemi sıkışmış, dijital dünya şiddeti normalleştiriyor. Siyaset ise bu süreci izlemekle yetiniyor.
Tepkiler kısa sürüyor, hafıza hızla siliniyor.
Ama sonuç değişmiyor:
Çocuklar ölüyor.
Öğretmenler ölüyor.
Şiddet kalıyor.
Bugün artık şu soruyu sormak zorundayız:
Bir ülkede çocuklar okullarında katliam yapıyorsa, biz hâlâ neyi tartışıyoruz?
Bu meseleyi bireysel psikolojiye indirgemek bir kaçıştır. Çünkü sorun sistemseldir.
Sosyal devlet işlemiyor.
Eğitim sistemi çözüm üretmiyor.
Toplumsal bağlar zayıflıyor.
Ve siyaset, bu çöküşü onarmak yerine gündem değiştirmeyi tercih ediyor.
Amerika–İran gerilimi elbette önemli. Türkiye’deki ara seçim tartışmaları da öyle. Ama eğer bir ülke, kendi çocuklarının şiddet üretmesini engelleyemiyorsa, en büyük güvenlik sorunu dış politika değil, kendi iç çürümesidir.
Artık ihtiyacımız olan yeni bir gündem değil.
Yeni bir yüzleşmedir.
Çünkü mesele artık çok net:
Ya bu çöküşü ciddiye alacağız
ya da her olaydan sonra biraz daha unutacağız.
Ve her unuttuğumuzda, bu karanlık biraz daha büyüyecek.
YORUMLAR