“Merhaba sevgili okur!
”
Bir varmış bir yokmuş diyelim mi beraber? Zira anlatmak istediğin şey derin ve çirkin ve sinir bozucuysa, dilden ve kalemden zehir zemberek sözler çıkması kaçınılmaz. Bundan kaçınmak için en iyisi mi mesellerin çelikten ama yumuşak diline sığınalım biz yine:
Bir varmış bir yokmuş…
Büyük bir bahçenin tam ortasında asırlık, devasa bir çınar ağacı varmış. Yanındaki konağın çatısında ise süslü, parlak bir rüzgârgülü dönüp dururmuş. Rüzgârgülü, çınarın fırtınalarda zorlanmasını izler ve onunla eğlenirmiş.
Bir gün çınara yukardan seslenmiş:
“Bak bana! Ne kadar rahatım. Doğu esiyor doğuya dönüyorum, batı esiyor batıya dönüyorum. Hiç yorulmuyorum, hiçbir rüzgâr beni kıramıyor. Sen ise inatla dik durmaya çalışıyor, her fırtınada acıyla gıcırdıyorsun. Esen güce ayak uydursana!”
Çınar ağacı derin bir uğultuyla cevap vermiş:
“Sen rüzgâra boyun eğdiğin için kırılmıyorsun doğru, ama hiçbir zaman kendi yönün de olmuyor. Bugün doğuyu översin, yarın batıyı. Rüzgâr dindiğinde ise sadece durursun. Benim fırtınalara karşı dik duran bir gövdem, toprağa bağlı köklerim var. Yorulurum, hırpalanırım ama rüzgâr bittiğinde hala olduğum yerde, kendi kimliğimle dimdik kalırım.”
Anlayan anladı anlayacağını.
Fizik kurallarına göre katılar erir, gazlar uçar; bu masaldaki gibi rüzgârgülleriyse, kabın şeklini alır.
Çevremiz ilkesiz, omurgasız insanlar ile dolu.
Gelgelelim, omurgasız insanların suçu yok. Yani asıl suçlu onlar değiller. Asıl suçlu bu omurgasızlığı görmezden gelenler. Umursamayanlar ya da umursasa da belli etmeyenler. İşine öyle gelenler. Çıkarı öyle buyuranlar. Asıl sorun bu insanlarda. Zira omurgasız zaten omurgasız. Tepki göstermemek asıl şeytanlık.
Oysaki “Her canlı ölümü tadacaktır…” yazar Karaca Ahmet Mezarlığı’nın giriş kapısında.
Ve “Mal da yalan mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan…” şeklinde bir sözü çocukluğumuzdan beri duyarız.
Üstelik beş vakit ezan okunur bu ülkede… Ölümü bize bu vesileyle sürekli hatırlatır. Dünya fani demeye getirir. Ayağını denk al, demeye getirir.
Ama yok…
Biz dünyayı güzelleştirmeye bakmayız. Yorulmayız. Hak edene dersini vermeyi bilmeyiz. Biz arkadan konuşmayı, eleştirmeyi ama yüzüne gelince sırtını sıvazlamayı, yüzüne gülmeyi biliriz.
Her geçen gün daha da kötüye gidiyor sosyolojik göstergelerimiz…
Haksız kazanç, adam kayırmacılık, ihalede fesatçılık, oy çalmacılık, iftira, rüşvet, adama göre iş, işini iyi yapmama, hayvana eziyet, saygısızlık, kibir, makamını kötüye kullanma… kısacası her bir rezillik var bizde.
Oysa, Hz. Ali: “Dünya geçici bir gölgedir.” der.
Ne çok gölge sevici var. Yazık…
Öleceksin. Yanında hiç bir şey götüremeyeceksin. Sadece yaptığın iyilikler kalacak geride. Onlarla anılacaksın. Ya da yaşattığın rezilliklerle.
Ne çok tapan var şu göstermelik dünyaya. Asıl tanrısı para olmuş, güç olmuş; farkında bile değil çünkü artık normali olmuş bu. Ağzında “Allah” ama ne eline güvenilir, ne diline, ne beline.
Bu sorunlu ekonomi düzelir bir gün… Düzelir de…. Bu ahlaksızlığın düzelmesi ne kadar zaman alır?
Neyse… bu yazıyı kısa bir mesel ile bitirelim mi yine?
Eski zamanlarda bir kral, patlıcan yemeğini çok severmiş. Bir gün saray baş dalkavuğunu yanına çağırıp patlıcan hakkında ne düşündüğünü sormuş. Dalkavuk hemen övmeye başlamış:
“Sultanım, patlıcan öyle mübarek bir yiyecektir ki tadı cennetten gelmiş gibidir. Şifadır, her yemeğe asalet katar.”
Aradan aylar geçmiş, kral patlıcan yemeğinden zehirlenmiş ve ölümden dönmüş. Öfkeyle dalkavuğa dönüp, “Bu patlıcan ne lanet, ne kötü bir sebzedir böyle!” demiş.
Dalkavuk hiç bozuntuya vermeden hemen atılmış:
“Haklısınız sultanım! Zaten rengi kapkara, tadı buruk, içi çekirdek dolu uğursuz bir sebzedir. Yasaklanması gerekir!”
Orada bulunan vezir dayanamayıp dalkavuğun kulağına fısıldamış: “Daha birkaç ay önce patlıcanı yere göğe sığdıramıyordun, şimdi ne oldu da bu kadar kötüledin?”
Dalkavuk pişkin bir şekilde gülümsemiş:
“Ben patlıcanın değil, kralın dalkavuğuyum. Benim omurgam patlıcana göre değil, kralın keyfine göre bükülür.”
Dalkavukların dünyası bu dünya…
Çınar gibi dik duranlara selam olsun!
YORUMLAR