“Kurtuluş Savaşı’nın esası, Mücâdele-yi Millîyye’dir.
”
Kurtuluş Savaşı’mı, Millî Mücadele mi?
Kurtuluş Savaşı’nın esası, Mücâdele-yi Millîyye’dir.
Nasıl ki Kuvâ-yi Millîye varsa; o kuvvetlerle topyekûn ayağa kalktığımız, yurdun bağrına saplanan işgal hançerini söküp attığımız savaşın adı da Millî Mücadele’dir.
Kavramlar üzerinden bir karmaşa üretmek doğru değildir. Ancak şu hakikati de göz ardı edemeyiz: Kavramlar, oluşların temelidir.
Bir şeyi nasıl ifade ediyorsanız, zamanla onu öyle düşünmeye başlarsınız. Kullanılan kavramlar, bir medeniyetin köklerine uzanan suyolları gibidir. O kavramlar sayesinde köklerle uçlar arasındaki canlılık korunur; hafıza diri tutulur.
Bu sebeple her rejimin, her sistemin bir kodlama dili vardır. Kodlarda yazanlar, zamanla toplumun zihnine ve hayatına akar.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca devletin güç merkezlerine hâkim olan Kemalist zihniyet de tarihi ve toplumsal hafızayı kavramlar üzerinden seküler bir çerçevede yeniden şekillendirmeye çalışmıştır. Bu nedenle “Mücâdele-yi Millîyye” ifadesi fazla İslâmî bulunmuş; yerine daha steril ve seküler bir kullanım olarak “Kurtuluş Savaşı” tercih edilmiştir.
Elbette vatanın işgal altında oluşunu ve Müslüman Türk yurdunun son büyük Haçlı saldırısından kurtuluşunu ifade ettiği müddetçe “Kurtuluş Savaşı” demekte bir beis yoktur. Ancak kavramların derinliği, olayların ifade genişliğini de belirler.
Bugün pek konuşulmayan bir başka gerçek daha vardır:
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecindeki anayasal metinler açık biçimde İslâm vurgusu taşımaktadır.
Türkiye’nin beş temel anayasal dönemi vardır: 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1980.
Bunlardan 1921 Anayasası devletin yeniden teşekkülünü sağlayan kurucu metindir. 1924 Anayasası ise Cumhuriyet rejimini ilan ve tahkim eden anayasal zemindir.
Her iki metinde de devletin dini açık şekilde “Din-i İslâm” olarak kayıt altına alınmıştır.
1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu
Madde 2:
“Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır. Resmî lisanı Türkçedir.”
1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu
Madde 2 (özgün hali):
“Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.”
Laiklik kavramı ise anayasal olarak ilk kez 5 Şubat 1937 tarihinde açık şekilde metne girmiştir.
Bugün sıkça kullanılan “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” tanımıysa daha sonraki dönemin ürünüdür ve 1980 darbesi sonrasında hazırlanan anayasal çerçeveyle bugünkü kalıbına kavuşmuştur.
Buradan laiklik ya da “Kurtuluş Savaşı” kavramına karşıtlık çıkarılmamalıdır. Mesele; tarihî süreçte hangi dönüm noktalarının hangi kavramlarla ifade edildiğini doğru yere oturtabilmektir.
Bu nedenle Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in kullandığı ifadelerde tarihsel açıdan bir hata yoktur.
Buna siyasi niyet okuyarak “gericilik” etiketi yapıştırmak kolaydır. Ancak meseleye daha geniş bir perspektiften bakıldığında amaç; Türk çocuğunun kendi tarihine kendi kavramlarıyla bakabilmesini sağlamaktır.
Son yıllarda Milli Eğitim müfredatında yapılan bazı değişiklikler de bu yaklaşımın ürünüdür:
- Kurtuluş Savaşı → Millî Mücadele
- Ormanlarımız → Yeşil Vatan
- Türkiye’nin deniz yetki alanı → Mavi Vatan
- Türkiye’nin hava sahası → Gök Vatan
- Bizans → Doğu Roma
- Ermeni Meselesi → Asılsız Ermeni İddiaları
- Haçlı Seferleri → Haçlı Saldırıları
- Orta Asya → Türkistan
- Ege Denizi → Adalar Denizi
- Coğrafi Keşifler → Sömürgeciliğin Başlangıcı
- Tehcir Kanunu → Sevk ve İskân Kanunu
- Pontus Meselesi → Asılsız Pontus İddiaları
Peki, hata bunun neresindedir?
Asıl mesele, yıllarca bize ait olmayan kavramlarla kendi tarihimize bakmış olmamızdır.
Türkistan’a sürekli “Orta Asya” dedikçe; Türk’ün asil soyundan gelen boylar birbirinden kopuk, ayrı milletlermiş gibi algılanır. Böylece tarihî, kültürel ve siyasi bağlar zayıflar.
Adalar Denizi’ne sadece “Ege” diyerek baktığınızdaysa; dört asır boyunca hüküm sürdüğünüz coğrafyada oluşan hâkimiyet hafızası silikleşir.
Sömürgeciliğin başlangıcını “Coğrafi Keşifler” gibi romantize edilmiş bir kavramla anlattığınızdaysa; insanlığı sömüren emperyal düzeni medeniyet hikâyesi gibi görmeye başlarsınız.
Oysa bu millet; toprağı şehit kanıyla yoğurarak vatanlaştırdığı gibi denizi Mavi Vatan, göğü Gök Vatan, ormanı Yeşil Vatan haline getirmiştir.
Yanlış olan; her meseleyi tarafgirlik ekseninde tartışmaktır.
Türkiye bugün kendi imkân ve kabiliyetleriyle yeniden güç toplarken; buna paralel bir kimlik inşası ve hafıza tamiri de kaçınılmaz hale gelmiştir.
Çünkü ödünç alınmış kavramlarla ancak günü kurtarırsınız. Bir medeniyet tasavvuru ise ancak kendi kodlarınızla inşa edilir.
Belki de bugün Cumhur İttifakı’nın en önemli ideolojik dayanaklarından biri tam olarak budur:
Bizi biz yapan kavramlarla hafızayı yeniden kurmak ve kimliği asli kodlarıyla ihya etmeye çalışmak.
Tarihimizi yapan bütün kahramanlara saygımız bakidir.
Aziz hatıralarını yaşatacağız.
Fakat tarihi yazarken de aslına sadık kalacağız.
Çünkü kendi kavramlarıyla düşünen bir millet, enerjisini içeride tüketen fay hatlarını kapatır; yönünü geleceğe çevirir.
Ve ancak o zaman, kendi medeniyet yürüyüşünü yeniden başlatabilir.
Vesselâm.
YORUMLAR