Gelişme, karşıtların mücadelesidir

  • 17.08.2019 00:08
  • Okunma: 2797 kez

“Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir.”

(Karl Marx, Kapital)

Tarih boyunca toplumların üretim, yaşayış ve algılayış şekillerinde birçok değişim olduğu gözlemlenmiştir. Bu değişim sürecini etkileyen faktörlerin başında ise, üretim ilişkilerinin ve ekonomik ilişkilerin getirmiş olduğu yenilikler gösterilebilir. Tarih üretim ilişkilerinin beş temel tipine sahne olmuştur. İlk topluluğun, köleciliğin, feodalizmin, kapitalizmin ve sosyalizmin üretim ilişkilerine. İlk topluluğun üretim ilişkilerinden günümüze kadar birçok hiyerarşik düzen hâkimiyeti görmekteyiz. Bakınız; köleciliğe dayalı toplumsal düzende üretim ilişkilerinin temeli köle sahibinin hem üretim araçları üzerindeki hem de köle sahibinin bir hayvan gibi satabildiği, satın alabildiği, öldürebildiği üretici üzerindeki, köle üzerindeki mülkiyeti.

Toplumun zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, tüm hakları elinde bulunduranlar ve hiçbir hakkı olmayan taraflar arasındaki sınıf mücadelesi; köleciliğe dayanan toplumsal düzenin bilançosu tam olarak buydu.

Üretim araçlarının gelişmesi ile birlikte insanlar da değişip geliştiler. İş yetkinlikleri, işi üretme deneyimleri, üretim aletleri üzerindeki hâkimiyetleri ve onu kullanma becerileri de değişti ve gelişti. Elbette bu değişim birçok yeni kavramı da beraberinde getirdi. Artık bu kavramlar hem siyasi hem ekonomik olarak kitlelerin yaşayış ve düşünüş şekillerini değiştirmekle birlikte, karşıt fikirleri, örgütleri de beraberinde getirdi. Yeni ekonomik ilişkiler bambaşka rekabet ortamları doğurdu. Bu ortamda feodal bağımlılıktan kurtulan köylüler ve zanaatkârlar ücretli köleliğe yani kapitalist üretim tarzına geçiş sağlamış oldular.

Kavramların siyasi çıkar sağlaması ve bu çıkarın aynı zamanda ekonomik güç getirmesi devletler arasında en güçlü kim kavgasının başlamasını sağlamıştır. Öyle ki Soğuk Savaş dönemi SSCB ve ABD’nin tüm dünyaya hakim olan tek bir ideolojik kavramı propaganda savaşı doğrultusunda yaymaya çalışması, bu çıkar amacı ile gerçekleşmiştir.

Ekonomik ilişkilerin siyasi çıkara dönüşmesiyle birlikte stratejik konumu itibariyle önemli olan ülkelerin durumu daha elzem hale gelmiştir. Orta Doğu bölgesinde bulunan petrolün tüm dünya pazarına yayılması ve ABD’nin bu çıkarılan enerjiyi en etkin şekilde kullanarak petrol pazarındaki gücü kendi elinde toplaması isteği tamamen coğrafi konumla alakalı değil midir? İslamofobi kavramının tüm dünyaya yayılması, Müslümanların bir tehdit unsuruymuş gibi gösterilmesi, başlatılan kimlik siyaseti boyutunun neredeyse her dönem işlenmesi (Kürt Sorunu, Ermeni Meselesi gibi) hepsinin altında yatan sebep aslında siyasi gibi gözüken ekonomik altyapılı nedenlerdir.

Bu üretim ilişkileri toplumun iktisadi, siyasi, sosyal yapısını değiştirmektedir. Toplumun varlığı ne ise, toplumun maddi yaşam koşulları ne ise, onun fikirleri, teorileri, siyasi görüşleri, siyasi kurumları da ayni şekle sürükleyecektir. Hukuki ve siyasi üst yapı ancak ekonomi sayesinde güçlü temellere tutunabilir. Bu bağlamda değerlendirdiğimiz vakit ülkelerin birbirlerine ticari ilişkiler olarak karşılıklı bir şekilde bağımlı olduklarını söylersek yanılmış olmayacağız. Ve aynı şekilde Wallerstein gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arası ilişkilere Dünya Sistemi Teorisi ile getirdiği açıklamanın gözler önüne serdiği hakikati görmezden gelmeyeceğiz.

İnsanların varlığını belirleyen onları ne yazık ki bilinci değildir, tam aksine, bilinçlerini belirleyen onların toplumsal varlığıdır.

Anahtar Kelimeler:

Yorumlar (1 Yorum)

Alişan Dalçık (1 ay önce)

Tebrik ederim canım kızım. Kalemine sağlık. Yazılarını dikkatle takip ediyorum. Düşüncelerini kimseyi incitmeden, kırmadan aktarmak herkesin harcı değildir. Başarılan daim olsun inşallah.

Yorum Yaz
Yazarın Yazıları