Beykoz'da ibret dolu yaşamlar - 5... GİZEMLİ MÜŞTERİ

  • 27.04.2021 19:18
  • Güncelleme: 27.04.2021 19:25
  • Okunma: 2703 kez
  • Yorum: 0
Saadettin Kılıç yazı dizisi devam...
Beykoz'da ibret dolu yaşamlar - 5... GİZEMLİ MÜŞTERİ

Cila için iki parmağına sardığı bez sürekli avucunda kayıyor, onu mahcup edecek diye heyecanlanıyordu. Müşteri ise “maça yetişicem çabuk ol, çabuk ol” diyordu.

Yine ayağını kendi değiştirdi, ötekini de cilaladıktan sonra fırçalamaya ve parlatmaya başladı. En son parlaklığı arttırmak için kadife bezini çıkardı ki, genç adam ayakkabısını indirdi elini cebine attı ve 1957 yıl basımlı, çok az gümüş alaşımlı ince Bir TL verdi.

 

Üstünü verecek hiç parası yoktu, çevreye bakınıp “bozuk yok, bozdurayım” dedi.

 

Genç adam gülerek başını okşadı ” hepsi senin” dedi ve hızla stat gişelerine doğru yürüdü.

 

Kofin, çok mutluydu hem yüksek fiyatla ilk ayakkabıyı boyamış, hem de ayakkabı nasıl boyanır pratik olarak başarıyla test etmişti.

 

Karşısına çıkan o melek gibi genç adam ona hem moral, hem Bir Türk Lirası, hem de boyacılık diploması vermişti. Artık acemi değildi; etrafına baktı; içinden en yüksek sesle “yaşasın” diye haykırmayı geçirdi ve fabrikanın önüne yeniden yürürken sanki adım atışları da büyümüştü.

 

Şişe Cam Fabrikası önünde kendisinden 5-10 yaş daha büyük boyacılık yapan eski boyacılara katıldı. Onlar da zamanla yaşları ve okulları büyüdükçe boyacılığı terk edip daha büyük işlere yöneldiler.

 

Kısa zamanda Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası önündeki kıdemli yeni boyacılar; Oflu Yılmaz’ın Kofin’le yaşıt kardeşi Hüseyin Aydın, Kofin’in Süt Annesinin çocukları Seyfullah Bayram, Ergün Bayram, Murtaza Bayram kardeşler, kapı komşusu Yusuf Er ve Kofin olmuştu.

 

Ayakkabı boya fiyatı normal ayakkabılarda 50 kuruştu ama pek çok müşteri pazarlık yapıyor,

25 veya 35 kuruşa boyarsan, boyatırım” diyorlardı. Az sayıda, hiç pazarlık yapmadan 50 kuruş ödeyenler de vardı.

 

Paşabahçe Kristal İş Sendika Başkan yardımcısı, işçi babası İrfan Manavoğlu ise ayakkabılarını her boyattığında 150 kuruş verirdi. Ama bir yılda en fazla iki ya da üç kere ayakkabısını boyamak nasip olurdu. Fakat kime boyatırsa boyatsın, orada bulunan her boyacıya, boyamış gibi para dağıtırdı.

Normal olmayan ayakkabılar da temizlik işçilerinin çamurlu botlarıydı.

 

Hem çok kirli, çamurlu, az boyanmış, hem de normal ayakkabılardan çok daha büyüktüler. Pek çok boyacı, bu tür botlar daha çok boya ve cila emer diye pazarlık bile yapmazdı, 50 kuruştan aşağı boyamayı kolay kabul etmezlerdi.

 

Kofin ise hiç şişirmeden temizlik işçilerinin de botlarını boyar ve hiçbir zaman tekliflerini ret etmezdi…

 

Fakat çoğu temizlik işçisi; 30 kuruşa pazarlık eder, boya bitince bazıları 50 kuruş verirdi…

Denize sıfır işçi parkının caddeye açılan kapısında eski boyacılardan kimse kalmayınca en kıdemli boyacı Kofin oldu ve doğal olarak işçi parkı kapısının girişinde ilk sıradaki boyacı oydu.

 

Solunda en yakın arkadaşı Yusuf Er, onun solunda Hüseyin Aydın ve onun solunda da Süt Annesinin Çocukları Bayram kardeşler yer alıyordu.

Kısa zamanda hepside fabrika önünün değişmez boyacıları oldu. Akşamları birlikte paydos ediyor, sandık omuzlarında birlikte neşe içinde eve dönüyorlardı…

 

Aralık ayının son günleri; kuru ayaz, keskin soğuk bir havada Kofin, yine bir temizlik işçisinin çamurlu botunu boyuyordu. İkinci ayakkabının bezle çamur temizliğini yeni tamamlamıştı ki; sürekli ayakkabılarını boyadığı 35-40 yaşlarında orta boylu, koyu takım elbiseli fabrika işçisi müşterisi göründü:

Kofin’e gülümseyerek parkın içinde beklediğini işaret etti. Sıradan bir müşteri değildi hem kibar, hem ayakkabıları her zaman çok temiz, hem de en az 75 kuruş verirdi.

Kısa bir süre sonra Bayram kardeşlerden en küçüğü Murtaza ayağa kalktı boya sandığını omzuna alıp parkta bankta oturan Kofin’in müşterisine ucuza boyama teklifi yapmaya başladı, müşteri Kofin’i beklediğini söyleyerek teklifini nazikçe ret etti. Ardından, ortanca kardeş Seyfullah kalktı o da aynı yanıtı aldı ve geri döndü.

Kofin, yine de acele etmiyor, her zaman olduğu gibi şişirmeden temizlik işçisinin botlarını boyuyordu. Bayram kardeşlerin en büyükleri Ergün’de şansını denemek için parkın içine girdi, ardından yine küçük kardeş Murtaza ona katıldı ve müşteri dayanamadı ayakkabısı üzerine gönülsüz sürülen boyaya teslim oldu.

Kofin, boyasını bitirmiş parkın içindeki son durumdan habersiz sandığını omzuna alıp müşterisinin yanına gitti ki; ikinci ayakkabının da boyanmaya başladığını gördü. Müşterisi, mahcup ve üzülerek “dert etme bir daha ki sefere yine sana boyatacağım” dedi.

Hava ayaz ve gerçekten o yaşta ve her yaşta herkes için çok soğuktu, soğuktan hepsinin elleri morarıyordu. Oturacakları içinde yaktıkları gazete kâğıtlarıyla ısınıyorlardı, Kofin’de morali bozuk bir an önce yerine geçip ellerini ısıtmayı düşünüyordu ki; omzunda bir el onu durdurdu...

50 yaşlarında, tepesindeki saçları dökülmüş kravatlı, iyi giyimli bir bey efendi; “üzülme evladım, herkesin bir kısmeti vardır, sen de benim ayakkabılarımı boyarsın” dedi parkın giriş kapısının iç bölümünde ayakkabılarını sandığı koydu.

Ayakkabıları açık kahverengi, pırıl, pırıl ve kalite bir deridendi. Rengi tutturamazsa açık kahverenginde lekeler çok açık belli olurdu, riskli bir durum vardı, onun için sanki bir ustalık sınavı gibiydi. Kahverengi boyaya badem yağı sürdü, boyayı ayakkabının rengi kadar açtı ve cila sürerken tertemiz bez kullandı, sonuçta başarıyla boyamış oldu ki; yaşlı adam çok memnun olduğunu söyleyip 145 kuruş verdi. İyi müşterisinin, iki, katı...

İşini bitirmiş keyifle yerine giderken yaşlı adam; “sana bir teklifte bulunabilir miyim evladım” dedi. “Buyurun efendim”. “Her pazar bizim bulunduğumuz lojmana gelir misin” dedi.

Hangi lojmana gideceğini ve kim olduğunu bilmiyordu ama çok çabuk “Gelirim” dedi. Yaşlı adam; Pazar sabahı saat 09.00’da İncirköy Camisinin önünde onu karşılayacağını söyledi.

Boyacılar Pazar günü pek çalışmazlardı, tatil günü olduğu için diğer iş günlerine göre çok az müşteri olurdu.

Ve o ilk Pazar sabahı, gece sabaha kadar kar yağmış bütün İstanbul bir gecede bembeyaz olmuştu, annesi ve babası “bu karakışta gitme” dediler.

Söz verdim, gideceğim” dedi.

Sabah 8.30 sularında tipi yağan bir havada 30-40 santim karlı yollarda hiç kimsenin ayakkabı boyatmayacağı koşullarda, sandık omzunda bembeyaz sokaklarda küçük bir karartı olarak yürüyordu.

Sobaları tüten, sıcak odalarındaki pencerelerden karın yağışını seyredenler hüzünlü bakışlarla boya sandığı omzunda sadece onun yürüyüşünü izliyor, ya da ona öyle geliyordu.

Ayakkabıları köseleydi, çorapları çok çabuk ıslanmış, ayak parmak uçları donmaya başlamıştı daha fabrikanın yanına gelmeden yüzüne karşı çok sert esen rüzgâr ve tipiye karşı yürümekte zorluk çekiyordu. Beykoz-Üsküdar Ana Arter yolu dâhil etrafta hareke halinde hiçbir karartı yoktu, hem Pazar sabahı çok erkendi, hem de her yer bembeyaz, tipi kar yağıyordu, bu havada ve bu saatte kimse çok zorunda olmadan sokağa çıkmazdı zaten…

Kendi, kendine “ya gelmezse, boşu, boşuna mı bu soğuğa çıktım?” diyordu…

İncirköy camisine yaklaştığında hala etrafta ve uzakta hiç kimse yoktu. İncirköy camiinden Köybaşı’na giden ara sokakta 50 metre kadar uzakta tipi altında sallanan bir karartı gördü, o olduğundan emin değildi ama yine de sevindi. Yanına yaklaştığında; “aferin delikanlı, sözünde durdun” dedi.

Büyük ahşap kapılı bir bahçeye girdiler, karlarla kaplı çam ağaçları ve diğer bahçe bitkileriyle her şey çok güzel görünüyordu, 25-30 metre kadar yürüdükten sonra üç katlı, kâgir, kaloriferli, sımsıcak bir binadan içeri girdiler. Yaşlı adam, cam ağırlıklı giriş kapsının içinde en son gücüyle yanan kaloriferin yanına boya sandığını koymasını sonra onu takip etmesini söyledi.

Birinci, ikinci ve üçüncü katın zillerine tek, tek bastı; dışarı çıkanlara “Boyacımız Saadettin” deyip takdim etti. Sonra babacan tavrıyla gülümseyerek nelere dikkat etmesi gerektiğini anlatıp kendi dairesine girdi.

Her katta iki daire vardı; boyanacak ayakkabılar kapılara konuldu özellikle kadın ayakkabılarının hepsi ayakuçları pudralı,  mis kokuyor, sanki hepsi de yeni boyalıydı.

Aldığı ayakkabıları tek, tek boyadıktan sonra dairelerin zilleri çalıp geri verdi. Çok kısa sürede boya başı ortalama iki liraya gelen 10 çiftin üzerinde ayakkabı boyadı. Bir saat bile olmadan 20 liraya yakın para kazanmıştı.

Fabrika önünde boyacılık yapan arkadaşlarının akşama kadar yaptıkları hâsılatın iki mislinden fazlaydı. Kullandığı boya ve cila da tam tersine çok azdı…

Yüksek derecede yanan kaloriferle ayak parmakları da ısınmış, tipi ve fırtınalı karlı bir günde, karlı bir iş yapmanın coşkusuyla evine döndü. Merakla yolunu gözleyen anne ve babası gelir, gelmez nereye gittiğini sordular.

Kasıla, kasıla; “Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası Müdürü Avni Kahyaoğlu, eşi Nezahet Hanım, Remzi, Bey, Ahmet Bey ve Yekta Bey” dedi.

Birkaç yıl sonra yaşlı lojman bahçıvanı onun yerine kendi oğlunu aldırmak için ipe, sapa gelmez iftiralar atmaya başladı. Üstelik oğlu boyacı bile değildi, anlaşılan Kofin’in kolayca kazandığı para da gözü vardı; her gördüğünde bahçedeki çiçekleri kopardığını veya çevreyi dağıttığı söylüyordu.

Oysa ayakkabılarını boyadığı o zengin insanlar; iki ve üç tekerlekli bisikletler dâhil ona neler vermişlerdi de, gurur yapıp hiç birini almamış ve bahçedeki çiçeklere belki de yarım metre bile yaklaşmamıştı. Bahçıvanın tüm entrikalarına rağmen burada iki yıla yakın her hafta Pazar günü sıfır sorunla ayakkabı boyacılığı yaptı ve her Pazartesi gününe diğer boyacı arkadaşlarından çok daha yüksek moralle başladı.

Üçüncü sınıfa geldiğinde, öğretmeni değişti birinci ve ikinci sınıf öğretmeni Dündar Bey, başka bir okula tayin oldu yerine kumral, kısa, kıvırcık, saçlı, balıketli ve sevgi dolu çok güzel bir kadın öğretmen geldi. (Fatma Üstünger)

Bütün çocuklara bir anne şefkatiyle yaklaşan bu güler yüzlü öğretmen henüz üçüncü sınıfta olmalarına rağmen arada bir ortaokul problemleri çözdürürdü.

Dördüncü sınıfta da öğretmeni değişti, genç, ince, uzun, Ayşe Hanım adında çok narin, ressam bir öğretmenleri oldu. İlk gün kara tahtaya, matbaada basılmış gibi manzara resimleri çiziyordu fakat o’da bir hafta içinde başka bir okula tayin oldu, yerine ise tam zıttı; Nesrin Hanım adında kilolu, kısa boylu sert ve dayakçı bir öğretmen geldi, önüne gelen öğrenciyi çarpıyordu. Kofin’i, ilk ve son kez döven tek öğretmen oydu; üstelik öğretmen haklı, Kofin’de suçlu değildi…

Dayakçı öğretmenden olumsuz etkilenince, okul yerine Beykoz Kışlık Zafer veya Paşabahçe Yeni Sinemaya kaçmaya başladı, kendisinden iki yaş büyük, kapı komşusu Selahattin Er’i de ayartmıştı. Onun bir Tamer Yiğit hayranı olduğunu biliyor; “Seveceksen Yiğit Sev” filmini de mutlaka beğeneceğini söylüyordu. İkisi birlikte “Yedi Dağın Aslanı (Yılmaz Güney-Nebahat Çehre) ve Çanakkale Aslanları  (Tanju Gürsu-Ajda Pekkan)“ filmlerine defalarca gittiler…

Kofin, sabahçı olduğunda öğleden sonra, öğlenci olduğunda sabahtan öğlene kadar boyacılık yaparken, kazandıklarından sinema parası ayırıp artık okul yerine daha çok sinemaya gidiyordu.

Beykoz Zafer Kışlık Sineması ile Paşabahçe Yeni Sinemasının önü özellikle gündüz 14.30 matinesinde bayram yeri gibiydi.

Resimli romanlar, Teksas, Tom Miks, Tex Viller, Zagor, Tom Braks kitapları ellerde veya yerlerde ikinci el fiyatlara satılır, hiç parası olmadan yarım saat önce sinema kapısına gelenler yanlarında getirdikleri bu kitaplardan sattıklarıyla bilet parası çıkarırdı, artan paralarıyla da, sinemanın içinde Eskimo dondurma ya da Beykoz gazozu içerlerdi.

Kofin, okulun başarılı öğrencilerinden biri olmasına rağmen o yıl devamsızlıktan dolayı Dördüncü Sınıfta Tarih, Coğrafya ve Sosyal Bilgilerden ikmale kaldı. Selahattin Er’de, başka bir sınıfta tıpkı onun gibi aynı derslerden sanki anlaşmalı ikmale bırakılarak cezalandırılmıştı.

Okula küstü, ikmale kadar da hiç ders çalışmadı ama imtihanlara girince çok şaşırdı, sorular ona çok basit gelmişti: İmtihan beş dakika bile sürmemişti…

Sınav heyetindeki üç öğretmen; “Türkiye’nin Başkenti Ankara’nın haritadaki yerini ve hangi illerde hangi kaynaklara sahip olduğumuzu göster” deyip;  hatasız verdiği cevabıyla üç dersten geçmiş olduğunu söylediler

Beşinci sınıfta öğretmeni yine değişti, Nesrin Hanım gitti, İhsan Bey geldi; orta boylu, hafif göbekli, siyasi parti Genel Başkanları kadar ciddi bir öğreticiydi. Bu öğretmeniyle ne sıcak, ne de soğuk duygular içinde olamadı ve iyi derece ile İlkokul beşinci sınıfı tamamladı…

1965 yılında en küçük ve son kardeşleri Alaattin Kılıç doğdu.

Çok güzel bir bebekti, onu sevmek için tüm kardeşler evde sıraya girer daha çok kucağa almak için birbirlerine para verirlerdi.

Belki de kardeşler içinde en çok kişi tarafından, en çok sevilen oydu.

Kofin, kendisinden 10 yaş küçük olan kardeşini o kadar çok seviyordu ki; boyacılıktan, ya da okuldan her eve döndüğünde Annesi; “aha uşağım, anan geldi” derdi.

Alaattin henüz bebek; anne ve babası ile aynı odada salıncakta büyürken, Kofin’de yer yatağında onlarla aynı odada yatıyordu; bebek kardeşi geceleri uyku arası küçücük bir çıt çıkarsa uykudan hemen ilk o uyanır, salıncağını ilk o sallardı.

Sanki onun sesine göre kurulmuş otomatik bir saat gibiydi. Belki ona öyle geliyordu ama kardeşi Alaattin onun için dünyanın en değerli, en güzel ve en zeki çocuğuydu…

Birinci bölümün sonu

Anahtar Kelimeler: Saadettin Kılıç

Yorumlar (0 Yorum)

Bu içeriğe yorum yapılmadı, yorum yapmak ister misin?

Yorum Yaz