Beykoz’da ibret dolu yaşamlar - 2… PAŞABAHÇE

  • Güncelleme: 07.04.2021 19:15
  • Okunma: 24403 kez
  • Yorum: 0
Saadettin Kılıç Yazı Dizisi devam...
Beykoz’da ibret dolu yaşamlar - 2… PAŞABAHÇE

Paşabahçe: Bir semtin, bir fabrikanın, bir sendikanın adı...

Günümüzde Paşabahçe adı camla ve bir zücaciye markasıyla özdeşleşmiştir. Oysa Paşabahçe adını Osmanlı’da idam edilen 44 veziri azamdan biri olan Ahmet Paşa’nın kasrından almaktadır.

Bugünkü Paşabahçe geçmişte incir ağaçlarının bolluğu ve incirin güzelliği yüzünden İncirköy denen bölgedeydi. Evliya Çelebiye göre 17.yüzyılda İncirli, Sultaniye bağının güneyinde, tüm evleri bahçeli, 300 haneli, bir cami bir de mescidi olan küçük bir yerleşmeydi.

Sultan İbrahim’in (1640-1648)veziri azamı olan ve boğularak öldürüldükten sonra cesedi parça, parça edildiği için Hazerpare (bin parça)diye anılan Ahmet Paşa’nın kasrın yapılmasından sonra “Paşam Bahçesi” diye anılmaya başlanmış ve küçük İncirköy yerleşmesi rağbet bularak gelişmeye başlamıştır.

1802 tarihli Bostancı Defterinde 19. Yüzyılın sonunda İncirköy ve Paşabahçe yöresinde güzel bahçeler uzandığı, ancak porselen, taş, cam ve mum imalathanelerinden dolayı sık, sık çıkan yangınlardan köyün bahçeleri zarar gördüğü anlatılır.

Birçok kaynakta sözü edilen şişe haneler zamanla gelişmiş ve porselen, özellikle de cam eşya imalatı gelenekselleşmiştir. Paşabahçe’deki mevcut şişe hanelerin bir diğer etkisi de; Paşabahçe Tekel İçki Fabrikası’nın burada kurulması olmuştur.

1750’li yıllarda İstanbul-Edirnekapı Tekfur Sarayı civarında mesken tutan cam sanayi, 

19. Yüzyılın başlarında Beykoz’a taşındı. Bu dönemde Tanzimat’la gelişen devletçi sanayi hamlesinin ilk fabrikalarından biri olarak bir cam fabrikası kurulmuş ve ürünleri yurt dışı fuarlarda sergilenmiş, saray erkânına sunulmuştur.

Tam olarak ne zaman faaliyetlerine son verdiği bilinmeyen bu fabrikanın ardından yine bölgede 1884 yılında verilen imtiyazla MİŞON LEVİ adında bir tüccar tarafından bir cam fabrikası faaliyetine geçilmiş.

Daha sonra İtalyan kökenli Musevi bir girişimci tarafından “FABRİKA VETRAMI DI D. MODIANO CONSTANTINAPOLI” adıyla işletilmeye devam eden bu fabrikanın da 1913 civarında kapandığı tahmin edilmektedir.

Bununla birlikte arşiv belgelerine göre kesin olan, söz konusu fabrikanın çok sayıda Avrupalı işçi ve yöneticinin de çalıştığı ve önemli işçi hareketlerinin yaşandığı bir fabrika olduğudur.

17 Şubat 1934 tarih ve 2/126 sayılı Bakanlar Kutulu kararının ardından İş Bankası tarafından Beykoz’da Paşabahçe Cam Fabrikasının kurulma çalışmaları başlatıldı.

14 Agustus 1934’de fabrikanın temeli Başvekil İsmet İnönü ve İktisat Vekili Celal Bayar tarafından atıldı. Fabrikanın resmi açılışı 29 Temmuz 1935 günü yine İsmet İnönü tarafından yapıldı.

Üç adet fırının bulunduğu fabrikada çay bardağı, su bardağı, gaz lambası, gemici feneri camı ve sürahi imal edilen ilk ürünlerdi. Zamanla ürün yelpazesi genişleyen fabrikada kristal vazo gibi süs eşyaları ve tıbbı malzemeler de üretilmeye başlandı.Kuruluş yıllarında fabrikada kadrolu işçi bulunmamaktaydı.

Cam işçileri sabah fabrikanın kapısı önüne gelir, burada vardiya ustası tarafından işe alınırlardı. Çalışmalarından memnun kalınan işçi ertesi gün yeniden işe çağrılırdı.

Paşabahçe açıldığında kapasitesi üç bin ton ve işçi yevmiyeleri 60 kuruştu, Pazar, tatil yoktu, fabrikada yemek verilmez, işçiler kendi yemeklerini yanlarında getirirlerdi.

Paşabahçe fabrikasının ilk yıllarında yazın, işçilerin bir kısmı malzeme deposu civarında, bir kısmı da kıyıdaki ağaçların dalları üzerine birkaç tahta koyup, biraz da saman serip orada yatarlardı.

Fabrikanın etrafında geceleme, sonraki yıllarda giderek fabrikanın etrafında evler ve mahalleler kurmaya dönüştü.

Böylece İstanbul Boğazının kıyısında işçilerin ve yoksulların yaşadığı bir semt şekillenmeye başladı.

Kitlesel seri üretimin bütün özelliklerini barındıran çok sayıda işçinin çalıştığı bu fabrikada, çalışanların, fabrikanın etrafına yerleşmeye başlaması bölgenin hızla bir işçi semti kimliği kazanmasına yol açtı.

İşçi mahalleleri ve kahveleri kuruldu.

Türkiye Şişe Cam Fabrikaları Anonim Şirketi (Şişe Cam) Bakanlar Kurulu tarafından 17 Şubat 1934 tarihinde İş Bankasına verilen görev ve imtiyaza göre kurulmasına rağmen bir devlet kuruluşu değildir.

Şirket, Türkiye Şişe Cam Fabrikaları Anonim Sosyetesi adıyla 1 Milyon TL sermaye ile kurulmuştur.

Şişecam bir aile şirketi ya da patron şirketi değil profesyoneller tarafından yönetilen Türkiye İş Bankasına ait bir holding şirketidir.

PAŞABAHÇE 1966 Gelenek Yaratan Grev Sayfa 14. /Aziz Çelik- Zafer Aydın

 

Nüfusun diğer bölümü; memur, esnaf, zanaatkâr, balıkçı veya çiftçiydi.

Avrupa yakasında çalışanlar her sabah zifiri karanlıkta; Beykoz, Paşabahçe, Çubuklu, Kanlıca ve A. Hisarı iskelelerinden kalkan vapurlarla işlerine gider, akşam Sirkeci, Eminönü, Karaköy ve Beşiktaş seferleriyle geri dönerlerdi. Bu gedikli emekçilerin kimi bir bankada memur, kimi muhasebeci, kimi bir atölyede işçi, kimi de küçük, orta ve büyük ölçekli yönetici veya esnaftı.

Dört Mevsim her Cumartesi günü Yalıköy’de, her Pazartesi ve Perşembe günlerinde Paşabahçe’de kurulan halk pazarlarında müşteri bolluğundan, iğne atılsa yere düşmezdi.

Gerçek şu ki; İstanbul’un hiçbir ilçesinde bu kadar çok güzellikleri, tarihi ve sosyokültürel zenginlikleri bir arada bulunduran başka bir ilçe yoktu.

Boğaziçi'nin kıyılarına bir yarım ay gibi uzanan Beykoz'da; yılın on iki ayında yeşille, mavinin tüm tonlarını görmek, bakir ormanları, ovaları ve depreme dayanıklı zemininde, oksijeni bol yollarda saatlerce yürümek mümkündür. Hele Karlıtepe’de; muhteşem bir panorama ve muazzam bir ufuk vardır. 

Kurtların sevmediği kadar açık ve güneşli havalarda, kilometrelerce uzakta Topkapı Sarayı ve Sultan Ahmet Camisini bile görebilir, Boğaziçi'nin masmavi sularını, dünyanın en güzel nehir ve gölleri sanabilirsiniz.

Orta yaşın biraz üstünde olanlar daha iyi bilirler...

Yaklaşık 40–50 yıl öncesine kadar, dünyanın incisi İstanbul Boğazı Beykoz'da; bikini, mayo, don, şalvar, entarileriyle denize giren, berrak mavi derinliklerde ki yosunların raksını seyreden, sabah uykusundaki uskumruları elleriyle tutan, palamudun çiftini yirmi beş kuruşa alan ve satan bugüne göre çok daha şanslı Beykozlular vardı.

Ay, Şubat, Mart, Temmuz, Ağustos, Kasım, Aralık mıydı?    Hiç fark etmezdi. İstanbul boğazı, her mevsim bugünden çok daha temizdi. 

Ama sonra; Batıya göre biraz geç de olsa Türkiye’deki sanayileşmenin daha ilk yıllarında ekonomik değerleri insandan ve doğadan daha değerli sayan vahşi kapitalistlerin acemiliği ve sınırsız ihtiraslarıyla kirlendi her şey.

Onlara göre; ülkelerin gelişebilmesi için üniversitelerin iktisat derslerine bile koydukları öğretilerde, üretimde dikkat edilecek en önemli unsur; hammadde ve işlenmiş malların nakliyesini en ucuza getirebilmekti. En ucuz ulaşım da deniz yoluyla olunca fabrika ve imalathaneler de sahillerdeki yerlerini almayı hiç ihmal etmedi...

Örneğin Haliçteki tersaneler ve Dünyanın İncisi İstanbul Boğazı’nda Paşabahçe Şişe Cam Sanayi… Çubuklu Cam Fabrikası... Paşabahçe, Tekel Rakı ve İspirto Fabrikası… Sümerbank Beykoz Deri Ve Kundura Fabrikası… Hayrı Boran Tersanesi Hami Kaynak Tersanesi…  Çubuklu Petrol Ofisi Tesisleri… İstinye Tersanesi… Büyükdere Tekel Fabrikası… Vaniköy Mısır Özü Yağı Fabrikası… Üsküdar Tekel Tütün Fabrikası…

Küçük, büyük imalathaneler ve iş atölyeleri de uzun yıllar arıtma kullanmayınca buralarda çalışan binlerce insanın atıkları, üretim atıkları ve alt yapısız gecekondulaşmayla yüz binlerce insanın atıkları da birleşince Boğaz-içine etmek kendiliğinden gerçekleşti.

Vahşi kapitalizmin beşiği 16 yıl önceki Amerika Birleşik Devletleri’nde de durum çok farklı değildi.   ABD’de de, hem doğuda, hem batıda göller ve ırmaklar zehirli sanayi, tarım ve insan atıklarıyla büyük ölçüde kirlenmiş durumdadırAna Britanicca–2004-Cilt1- Fasikül 20 Sayfa 600 

Neyse ki, son yıllarda İstanbul’un Boğaziçi’nde bir kaç metre derinliklerin dibi yeni, yeni görülebilir oldu.

Çünkü bir doğa harikası olan İstanbul Boğazı; koyları ve Haliç hariç hem alttan, hem üstten akarak değişmeye, kendi kendini yenilemeye ve akanca gücüyle temizlemeye durmaksızın devam ediyor; Tıpkı zaman gibi...

Ama Kanlıca’ da ki körfez koyu ve Haliç yeterince akıp değişemediği için uzun yıllar yaz sıcaklarında çok pis kokmaya hep devam etti. 

Sanki asırlardır değişip yenilenmeyen, hurafe düşünceler gibi acaba insanların kaderi de benzer mi? 

Peki, kader nedir ki?

Değişebilirliliği hızlandırılıp, yavaşlatılabilir, genetik ve kesintisiz sonsuz bir zaman yolculuğu değil mi?

Bu yolculukta dini, dili ve cinsi ne olursa olsun değişimine neden olduğumuz iyi işler için, iyi sonuçlar, değişimine neden olduğumuz fena işler için fena sonuçlar ilkeleriyle yaşamaz mıyız?

Ve insan; bu değişim koşullarını hızlandırıp, yavaşlatan kendisi ve başka şeyler için faydalı veya zararlı işlere dönüştüren en üstün yetenekli canlı değil mi?

Örneğin bir kedi; kumu, suyu, çimentoyu oluşturan atomları birleştirip içinde asansör ve jakuzi olan bir gökdelen yapabilir mi? 

Fil, deve, ağaç veya rüzgâr evrimsel süreci yani doğal dönüşümü hızlandırıp, yavaşlatabilir mi?  Ve insan; evrimsel süreci, devrimsel sürece dönüştüren yegâne canlı değil mi? 

Ve her şey; gücü oranında kendisinden başka şeylere etki ederek varlığını sürdürmez mi? 

Ve dünya; mucize sandığımız, aslında ektiğimizi biçtiğimiz sınırsız sonsuz ödüller ve sınırsız sonsuz cezalarla dolu değil mi? 

Yoksa hala, mısır ekip maydanoz biçmeyi mi düşünüyor insanlar?

Ya da; “ben bugün hiç fena bir şey yapmadım, uygunsuz yerlere pislik bırakan hayvanların dışkısına bile karışmadım, o dışkılar kolibasili, virüs, sivrisinek olmuş; olsun ben yapmadım, bu yüzden,  bu dünya için yapmadıklarımdan dolayı kötülük etmedim ” mi sanıyorlar?

Dışkı bile en az iki şeye dönüşür.   Ya kolibasili, virüs, sivrisinek, ya gübre, başak, ekmek olup insanlığa ve doğaya hayat verebilir.

Çünkü yaşamda hiçbir şey yüzde yüz faydalı ve hiçbir şey yüzde yüz zararlı değildir.

Her fena şeyin içinde iyi bir şey, her iyi şeyin içinde de fena bir şey vardır.

İnsanlığın gereği de; fena şeylerin içindeki iyi şeyleri ortaya çıkarmak, iyi şeylerin içinde ki fena şeyleri de izole etmek, yani zararsız hale getirmeyi başarmak değil midir?

İstanbul’a göç ettiklerinde; Ali Kılıç’ın hamile Eşi, Elmas Kılıç, üç ay sonra kirada yaşadıkları evlerinde ikinci çocuğunu kız olarak dünyaya getirdi. (Saadet-Saide) Baba Ali Kılıç 24 yaşında; üç yaşında bir erkek ve yeni doğmuş bir kız bebekle dört kişilik ailenin reisi olmuştu ama 22 yaşındaki eşi Elmas Kılıç, ne derse genellikle onun dediği oluyordu...

Ali Kılıç’ da ailesiyle geleceklerini İstanbul-Beykoz’da sürdürebilmek için fabrikada çay molalarında bile akort çalışıyor, (maaş artı yaptığı üretime göre prim) emsallerine göre her ay birkaç yüz lira daha fazla kazanıyordu.

İki yıl içinde fabrikada kazandıklarından sıkı bir tasarruf yaparak kirada oturdukları eve yüz metre kadar içerde, Gümüşsuyu Mahallesi, Sultaniye Üstü, Şehitlik çıkmazı (2015 yılında Sabır Çıkmazı Oldu) toprak yol kenarında yine Rize Eşrafından Osman Kurtuluş’tan 250 metre kare arsa satın aldı.

Bir süre sonra bu arsa üzerinde gecekondu yapmak için inşaat malzemelerini de satın aldı ama gündüzleri gece kondu yapmak suç olduğu için uzun süredir uygun bir zaman bekliyordu.

Eşi Elmas Kılıç, ona göre daha tez canlı ve daha atılgandı, gecekondunun yapılması için ısrar ediyor bir an önce kiracılıktan kurtulmak istiyordu kocası ise ağırdan alıyor ve gecekondu kanunlarına karşı çekingen davranıyordu.

İnşaat erkek işiydi ama eşi Elmas Kılıç, köyde yaşarken İMECE usulü çalışmalarda çok bulunmuş ve aynı yöntemi burada da uygulamıştı. Kocası, gece vardiyasında olduğu bir hafta ona haber vermeden, gündüzden içlerinde inşaat işlerini de bilen İMECE çalışmalarına katılacak komşularını gizlice organize etmişti.

Ali Kılıç, sabah karanlığında işten çıkıp 06.20 sularında kiralık oturdukları eve döndüğünde, eşi Elmas Kılıç ile birlikte satın aldığı arsaya gitmiş ve tuvaleti dışarıda, iki oda, bir sofalık gecekondularını büyük bir şaşkınlıkla görmüştü. Hem çok mutlu, hem de çok tedirgin olmuştu…

Ali Kılıç’ın tapusuz arsasına gece kondu yaptığı 1955 yılında, Sultaniye Çayırında Fatinhoca İlkokulu yapılmış, Paşabahçe Spor Kulübü kurulmuş ve oğlu Saadettin-Seyfullah-Kofin de aynı yıl dünyaya gelmişti.

Kaçak inşaattan dolayı olası şikâyetler üzerine her an ziyaretine gelebilecek polis veya zabıta aracı gözetlemeye başlamıştı. Devletle çatışmaktan çok çekiniyordu, çünkü eğer bir suçtan dolayı ceza alırsa fabrikadaki işinden atılma korkusu vardı…

Kaygı içinde olduğu o günlerde bir gece vakti İstanbul Emniyet Müdürlüğünden polis ekibi gecekondularına geldi. “Ali Kılıç burada mı oturuyor” deyip apar, topar ekip arabasına bindirdiler ve Sirkeci’deki İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 2. Şubeye götürdüler.

Mahalleli şaşkındı! Bir gecekondu için semt karakoluna değil de, Sirkeci’deki 2. Şubeye götürülen ilk insan Ali Kılıç idi herhalde?

Oysa aranan suçlu Ali Kılıç değil, sonraki yıllarda Türkiye çapında yer altı dünyasında ünlenen Ünlü Kabadayı Ali Dündar Kılıç’tı, o’da Trabzonluydu ve suçu gece kondu yapmak değil adam yaralamaktı. Gerçi baba tarafından hısımdılar ama hiçbir ilişki ve tanışıklıkları yoktu. O geceyi Sirkeci’deki İkinci Şube Müteferrikasında geçirdi.

Bu olaydan sonra Ali Kılıç’ın gece kondu için devlet çekincesi ortadan kalktı artık İstanbul’da kiracı değil kendi gecekondusunda gözaltına alınıp, serbest kalan meşru adresli ailelerden biri olmuştu.

Ama satın aldığı arsanın tapusu ve imar planı hala yoktu…

Ali Kılıç’ın, dört kişilik ailesine göre gecekonduları küçüktü ama mutlulukları büyümüştü; en önemlisi her ay kira ödemiyor, tuvaleti dışarıda, fosseptik çukuru avluda da olsa kendilerine ait bahçeli evlerinde yaşıyorlardı.

İş yeri çok yakındı, Ali Kılıç işe başlamadan beş yıl önce, 1947 yılında 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında çıkan kanunla sendikalı çalışmaya geçen ilk işletmelerden biri de Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasıydı. Sendika sayesinde tüm işçilerin sosyal ve ekonomik standartları her geçen gün daha iyiye gidiyordu...

Bu mutlu günlerde eşi Elmas Kılıç Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasında SSK’lı çalışanlar için yapılan iki katlı,  kâgir, her yanı sarmaşıklarla kaplı Beykoz İlçesinin ilk sigorta hastanesinde üçüncü çocuğu Saaddettin-Seyfullah!ı dünyaya getirdi. İki erkek, bir kız çocukları oldu…

Elmas Kılıç, sabah erken saatlerde başlayan doğum sancılarıyla aceleyle hastaneye getirildiğinde doğum masasına ulaşamadan karnındaki çocuğunu hastane koridoruna taşa düşürmüştü. Halk arasında bu tür doğumlarla dünyaya gelen bebeklere “fırlama” denir. Annesi taşa düşürdüğü bu (fırlama) çocuğunun adını Saadettin, “Mutluluk Dağıtan” koydu.

Hem S ile başlayan isim serisini sürdürmek, hem de ablası Saadet ile kafiye olsun diye Saadettin koymuştu ama nüfusa kaydını yaptıran eşi Ali Kılıç, muhafazakâr dindar pansumancı Fettullah Beyin ısrarına dayanamayıp Seyfullah olarak yazdırmıştı. Seyfullah da; “Allah’ın Adaletli Kılıcı” demekti…

Saadettin, ele, avuca sığmaz yaramaz bir çocuktu; bir yaşlarındayken sıcak bir yaz günü çok susamış, oturma odasında annesi ve misafir komşuların yanında kaşla, göz arasında su yerine benzer şişeden yarım litre kadar gaz içmiş ve kısa bir süre sonra bulunduğu yere hiç hareketsiz yığılmıştı. Kalbi atıyor, nefes alıyordu ama vücudunun hiçbir uzvunda canlılık belirtisi yoktu. Bir robot gibi hareketsiz kaldı.

Yanındaki şişeden gaz içtiğini anlayan annesi ve komşuları büyük bir panikle onu hemen acil hastaneye kaldırdılar. Hastanede midesi yıkandı ama gaz içme süresi yarım saatten fazla olduğu için kana çoktan karışmıştı durumu çok kritikti.

Üç gün boyunca kendine gelemedi ve yüksek ateşi hiç düşmedi. Hastanede doktorların yapacağı bir şey kalmamış ve eve gönderilip dualara bırakıldı.

Doktor, ; “Biz yapmamız gereken her şeyi yaptık; yine de Allah’tan umut kesilmez kızım” gidin evinizde dua edin “ dedi.

Eve döndüklerinde, komşular başucunda, iki gözü iki çeşme annesi ile dualar ederlerken, yaşlı bir kadın; annesinin kulağına eğilerek sessizce; “ağlama kızım inan bana, itikat et, Allah bu güzel oğlunu senden almayacak göreceksin,” diye teselli etti. Bir eliyle de hareketsiz yatan bebeği sevdi…

Elmas Kılıç, üzüntüsünden ağlamaya ve dua etmeye devam etti. Ama o akşamın sabahı, yaşlı kadının dediği çıktı ve dört gündür hiç sesi çıkmayan yüksek ateşli bebek sabaha karşı birden ağlamaya başladı. Bu olaydan sonra üzüntüsünden Elmas Kılıç’ın sütü kesildi, aynı sokaktaki komşuları ve hısımı olan Emine Bayram, bir yıla yakın, iki yaşına kadar Saadettin’e sütanneliği yaptı…

Devam edecek…

Anahtar Kelimeler: Beykoz, Grev, Paşabahçe