Beykoz’da ibret dolu yaşamlar – 4… SEPET KAFA

  • 22.04.2021 00:38
  • Güncelleme: 22.04.2021 00:41
  • Okunma: 2863 kez
  • Yorum: 2
Saadettin Kılıç yazı dizisi devam...
Beykoz’da ibret dolu yaşamlar – 4… SEPET KAFA

Ali Kılıç ise zayıf, orta boylu, esmer, kestane renkli saçlı ve son derece sakin bir adamdı; oğlunun arkadaşları bu soğukluğundan dolayı ona Buzdolabı Ali lakabını takmıştı. Yine de, Kurban ve Ramazan Bayramlarında, ya da okula giderken çocuklarına dolgun harçlık veren babaların başında gelirdi.

Saadettin, babasından her 25 kuruş aldığında, dondurmacı yaşlı İbrahim Amcadan hemen bir 15’lik, bir 10’luk dondurma alır, 15’liği kendine, 10’luğu yanındakine verirdi. Arada bir tersini de yapardı ama ona bunu yapan hiç kimse olmadı. Herkes 15’liği kendine, 10’luğu arkadaşına verirdi.

Harçlıkları bitince, dondurmacı İbrahim amcanın üç lastik tekerlekli arabasıyla evine dönüş yolunu gözlerlerdi. Yaz sıcağında dikleşen Sultaniye rampasında arabasını iterlerdi; o da evinin kapısına gelince kalan dondurmaları çocuklara dağıtırdı. Dondurma bitmişse, dondurma kazanının altında kalan buzları verir ama evin önüne gelene kadar dondurmanın bittiğini önceden söylemezdi.

Ali Kılıç, dışarıdan bakıldığında belki biraz soğuk ve içe kapanık bir insandı ama fabrikada gececi olduğu bütün haftalarda, her sabah evine sıcacık poğaçalar getirir eşi ve çocuklarıyla pür neşe içinde kahvaltılar ederlerdi.

Eşi Elmas Kılıç ise titizliğine aykırı saydığı davranışlarından çocuklarının yaramazlık yaptığına karar verdiğinde üzerlerinde sık, sık yeni oklavalar kırmayı denerdi. Ama eğer babaları evdeyse o gün kolay, kolay annelerinden dayak yemezlerdi...

Yine böyle annesinin Saadettin için hazırlandığı bir dayak faslında; evde bulunan babası çok sert bir ifadeyle “Ver o oklavayı bu sefer ben döveceğim onu” dedi.  Şaşırmıştı!

Ama babasının içten içe gülen gözlerinden rol yaptığını çok çabuk hissetti. Saadettin’i sertçe yatak odası kapısının arkasına çekip, kulağına eğilerek sessizce; “bağır, bağır, ula bağır” diyordu ama kılına bile zarar vermeden eşinin elinden aldığı oklavayla sadece kapıyı dövüyordu.

Zaten onca zaman hiçbir çocuğuna ve eşine bir tokat bile atmamıştı, sadece bir gün en büyük çocuğu Salih’i ceza olarak bir saatliğine gecekondularının bodrumuna kapatmıştı. O gün Saadettin, en küçük ve en nazlı çocuk olmayı kullanıp, bodrumun kilitli kapısını babasının yanında açmış, abisini yeniden cezalandırmasın diye de rol icabı ağlamıştı.

Annesinin kırmızıçizgileri çok netti: Sokakta oynarlarken, ayakkabıları dâhil üst, başlarının kirlenmesi, komşu çocuklarla kavga edilmesi, evin içindeki oturma yastıkları üzerine çoraplı bile olsa ayaklarıyla basılması, ellerini yıkamadan yemeğe oturulması, yemekli ellerle kapı açılması hepsi için güçlü bir dayak nedeniydi.

Hele anneleri; iki elini yumruk yapıp üst üste vurur, camı tıklarsa ve babaları da o gün ev de yoksa dayak korkusundan akşama kadar evlerine yatıya bir misafir gelmesi için dua ederlerdi.

Şu bir gerçek ki; çocuklar, annelerinden korktuğu kadar hiç kimseden o kadar korkmazlardı…

Dayakçı ve sert bir kadındı ama pek çok zaman komik sözler de ederdi.

Tüm. Karadenizliler gibi o’da düz konuşmaz, bazen söylediğini sadece kendisi anlar, söylediği kişi ise bir zaman sonra belki anlardı.

Bir gün yağmur sonrası güneşli ve çamurlu çıkmaz sokaklarında ayakkabılarının fazlaca kirlendiğini görünce; “Ey Kofin Kafa, Soracağım Sağa” dedi oğlu Saadettin’e…

Kofin, Karadenizlilerin aralıkları fazla olan yaprak sepetine verdiği addır.

Yani annesi, oğlu Saadettin’e, “sepet kafa” demek istemişti. Bunu duyan arkadaşları da Kofin sözünün ne olduğunu bile bilmeden artık ona her zaman “Kofin” yani sepet kafa dediler.

Aslında her insanın bir sepet kafalı yanı vardır ve herkes bunu bilir de, başkası söylerse hakaret sayarlar. Kofin ise otomatiğe bağlanmış gibi her gün arkadaşları ona bilerek, ya da bilmeyerek defalarca sepet kafa diyorlardı.

Bu lakabından hiçbir zaman kompleks duymadı, çünkü ilk söylendiği anda tüm arkadaşları gibi o’da annesinin ne demek istediğini anlamamıştı. Yıllar sonra öğrendiğinde de umursamadı, hatta sıra dışı bir lakap olmasından hoşlandı bile.

Annesi, lakap yakıştırma konusunda da becerikliydi, çocukluk arkadaşı Yusuf Er’e de; kumral, ipek saçları ve masmavi gözlerinden dolayı BONCUK lakabını takmıştı, ona da arkadaşları; yıllar boyu Boncuk, aşağı, Boncuk yukarı diye hitap ettiler. Yusuf deseler pek tanıyan çıkmazdı…

1962 yılında beşinci sınıfı bitiren Salih abisi ve abisinin yaşıtı arkadaşları Keçi Nihat, Saka Mustafa ile doğduğu tarihte yapılan Sultaniye ’deki Fatin Hoca İlkokuluna yazıldı. 

Okulun ilk günü kaçmasın, ağlamasın diye abisinin arkadaşı Saka Mustafa eline plastik bir düdük tutuşturdu, “canın sıkıldıkça çalarsın sakın kaçma, ağlama” dedi…

İçi kıpır, kıpır, garip bir heyecan duyuyor ve artık çevresinde farklı nefesler kokluyordu yeni arkadaşlarıyla bir an önce büyümek için okuma yazma öğrenecekti, niye ağlayacak veya okuldan kaçacaktı ki? Bu nasihat ona çok anlamsız gelmişti.

Kolalı beyaz yaka ve simsiyah parlak önlüğüyle, 1-B sınıfa barakada öğlenci olarak başladı, en ön sıradan ikinci masada oturuyordu, öğretmeni Salih abisinin beşinci sınıftaki son öğretmeni Dündar Bey’di; aktör gibi uzun boylu yakışıklı ve şefkatli bir insandı.

Sınıfta hepsinden 4-5 yaş daha büyük ve daha yapılı, daha uzun bir öğrenci olan (Günşiray) Nihat’ı sınıf başkanı seçmişti. Sınıftan çıkarken, Sınıf Başkanını dinlemelerini ve aşırı gürültü yapmamalarını söyledi.

Kıdemli öğrencilerden Hasan Kasap ve Nihat’ın ilkokul birinci sınıfta ikinci yıllarıydı, Nihat, her yıl 15-20 gün kadar devam ediyor, sonra okulu terk ediyordu, o yıl da 15 günü bile tamamlamadan okulu terk etmiş sınıf başkanlığı da ortada kalmıştı.

İlk dersleri “kim 10’a kadar sayabilir parmağını kaldırsın, ayağa kalksın ve saysın” dersi oldu…

Salih ağabeyi Ortaokul bir, Saadet ablası İlkokul üç, Kofin’de, Seyfullah Kılıç resmi adıyla ilkokul birinci sınıfa başlamıştı.

Abisi, 12 yaşında Ortaokula geçtiği için artık kendisini büyümüş öğrenciler statüsünde sayıyor, beyaz yaka, parlak veya mat kara öğrenci önlükleri yerine, Beykoz Ortaokulu armalı takım elbisesi ile kravat takıyordu.

Yıllarca ailesine katkı sağladığı ayakkabı boya sandığını da çatıya kaldırmıştı. Bundan sonra boyacılık yapmayacak, ortaokuldaki sınıf arkadaşlarının kendisini küçümsemelerine meydan vermeyecekti.

Anne ve babası bu kararına hiç itiraz etmedi, annesi sadece; “onun yerine Saadettin- devam eder” dedi…

Babası şaşırdı; “biraz daha büyüsün, seneye başlasın” dedi ama annesi kararlıydı, kaşla, göz arasında boya sandığını çatıdan indirtti bile.

Çünkü annesine göre;  geçen yıl altı yaşındayken, sabah 06.da zifiri karanlıkta kalkıp kapı komşunun çocukları ile Paşabahçe simitçi fırınından, kilolarla aldıkları galetaları mahallelerde satan aynı çocuktu.

Galetaların tanesi 10 kuruştu, ama o üç tanesini 25 kuruşa satıyor ve diğer arkadaşlarından daha çabuk bitiriyordu, ertesi güne de bayat galeta bırakmıyordu. Bu yıl yedi yaşındaydı ve bir yıl daha büyümüştü, pek ala artık boyacılık da yapabilirdi. 

Kofin’de galeta satıcılığından boyacılığa terfi etme fikrini çok sevdi, hiç itiraz etmedi, hatta büyüdüğünün somut kanıtıdır diye sevindi bile…

Boyacılar bu tür havalarda genellikle işe çıkmazlardı ama ilk acemilik denemesi olacağı için puslu bir günden daha iyisi olamazdı. En azından hatalarını çok fazla insan görmeyecekti, hava kapalı ve karanlıktı, sokaklarda dolaşan insanlar azdı. Abisi de hangi sıralamaya göre ayakkabıları boyayacağını ona tek, tek anlatmıştı.

Boyacıların sürekli oldukları yer Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasında, parkın giriş kapısıydı.

Aralarında kapı komşuları Oflu Yılmaz’ın da olduğu yaşları biraz daha büyük eski boyacılar vardı.

Oflu yılmaz, orta boylu minyon tipli Kofin’den üç yaş daha büyük 10 yaşında, cesur, ele, avuca sığmayan, kendisinden daha büyük insanlarla kavga etmekken çekinmeyen ve çok çabuk parlayan biriydi.

Kofin ise tam tersi kavga yerine her zaman emsalleri veya birkaç yaş büyükleriyle güreş etmeyi seçen bir çocuktu, kavgayı sevmezdi. Ama o gün Pazar’dı, çalışan boyacılar da, fabrikadaki potansiyel müşteri olabilecek işçiler de azdı…

Evlerinden 200 metre kadar aşağıda Sultaniye’ de, Paşabahçe Stadyumu önünden Şişe Cam Fabrikası yönüne yürürken, ince uzun boylu, temiz giyimli genç bir adam “hey genç” diye bağırdı.

Kofin, sağına soluna baktı, etrafta ondan başkası yoktu; durdu, hareketsiz adama bakıyordu; yedi yaşındaydı, genç mi, çocuk mu sayılırdı kavrayamıyordu. Genç adam üzerine doğru yürümeye başladı, gülümseyerek; “hadi indir sandığını, boya ayakkabılarımı” Dedi.

Heyecanlanmıştı, açıkçası ilk boyasını yolun ortasında yapacağını düşünmemişti, nereden ve nasıl başlayacaktı?  Genç adamın ise telaşı vardı; Paşabahçe stadındaki maça yetişecekti kaliteli ama çamurlu ayakkabılarını sandığın ayaklığına koydu.

Oturağının altından çıkardığı kuru bezle hemen ayakkabısındaki ıslak çamurları temizlemeye başladı ve ardından Nuri Laf Lef boya kutusundan ezerek düzleştirilmiş çay kaşığı ile çıkardığı ilk boyayı, ilk müşterisinin ayakkabısına sürdü. 

Boya süngeriyle ayakkabının dış görünür her yerini eksiksiz boyadı. Genç adam ayağını bulunduğu yerde sağa, sola esneterek boyasız yer kalıp, kalmadığını baktı. Emin olunca ayağını kendiliğinden kaldırdı, Kofin’e kalsa biraz daha boyasız yer var mı diye bakmaya devam edecekti.

Öteki ayakkabısına da aynı uygulamayı yaptı, onu da genç adam kendisi değiştirdi, değişen ayakkabıyı önce fırça ile temizledi ardından yine Nuri Lef, Lef markalı cilasını çıkardı. En kaliteli ve en pahalı ayakkabı boya- cilası ile badem yağı Nuri Lef, Lef ’ti, Atlas markası daha ucuzdu ama kalitesizdi.

Cila için iki parmağına sardığı bez sürekli avucunda kayıyor, onu mahcup edecek diye heyecanlanıyordu. Müşteri ise “maça yetişicem çabuk ol, çabuk ol” diyordu.

Devam edecek…

Anahtar Kelimeler: Sadettin Kılıç, Sepet Kafa, Kofin, Beykoz

Yorumlar (2 Yorum)

Alaattin Kılıç (3 ay önce)

Tarihin soğukluğuna can verip ısıtan güvercin kanadından yeryüzüne süzülen bir bakış gibi... Eline, beynine sağlık...

Beykozlu (4 ay önce)

eee devamı gelsin :) bu seri çok güzel olmus.hepsini okudum.

Yorum Yaz