Röportajlar

Zülal ve Rafet Şişmanoğlu ile bir ömür Beykoz

Zülal ve Rafet Şişmanoğlu ile bir ömür Beykoz
04.04.2015 13:43
| | |
29621

Foto galeri Video galeri

Her ikisi de Beykoz'un sevgilisi ve ilçenin onur duyduğu isimler... Dost Beykoz'u evlerinde konuk ettiler...

İsmi Rafet Şişmanoğlu... 24 Mayıs 1940 yılında doğdu. 1942'de yani henüz 2 yaşındayken Beykoz'a gelip yerleşen ailesiyle birlikte tam 73 yıllık Beykozlu...

Rafet Bey'in eşi Zülâl Şişmanoğlu... 20 Şubat 1944 doğumlu... 'Gelin' olarak geldiği Beykoz'da uzun yıllar geçirmiş; nice ünlü ve başarılı genci ülkeye kazandırmış, emektar bir Edebiyat Öğretmeni...

Dost Beykoz, Şehnaz ve Şermin adlarında iki kız çocuğu sahibi olan bu harikulade çiftin evlerine konuk oldu; tarihin tozlu sayfalarını karıştırarak, geçmişe dair yaşananların izlerini takip etti. Beykoz'un gururu Zülâl-Rafet Şişmanoğlu çifti ise anlattıklarıyla kâh sevindi kâh hüzünlendi; hüzünlendirdi.

İşte Dost Beykoz'un Şişmanoğlu ailesiyle gerçekleştirdiği tarihi röportajı...

Sizler harikulade insanlarsınız ve Rafet Hocam izin verirse, ben Zülâl Hocam ile söze başlamak istiyorum. Zülâl Hocam, Rafet Bey'i ilk ve o yakışıklı haliyle ne zaman tanıdınız, ne hissettiniz; oradan başlayalım isterseniz...

"Şimdi ben ilk ve orta eğitimimi İzmir'de yaptım. Sonra 1962 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydımı yaptırdım. O zaman bu kadar bol değildi Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri... Ülke çapından yalnızca 100 öğrenci alınıyordu. O hızla başladım ve geç başlamamı telafi ettim; çok çalışkan bir öğrenciydim. Hocalarım beni tanıdılar... Ancak Rafet dönem kaybetmişti, ben o yıl Rafet'i hiç görmedim. 1962-1963 Eğitim ve Öğretim yılında değil, 1 yıl sonra 1963-1964 yıllarında ve ikinci dönemde görebildim. Aslında ben onu etkilemişim. Ben farkında değilim. Yalnız... İzmir Kız Lisesi mezunu Reyhan diye bir arkadaşım vardı, o beni görünce üniversitede 'Aaa şair Zülâl gelmiş' diyerek boynuma sarıldı; hasret giderdik. Rafet'i tanıyormuş, döndü ona 'Bak Rafet, bu şairdir' dedi. 'Lisenin şairiydi' dedi... 'Kitap bile bastırmıştır' dedi... Biz o günden sonra Rafet'le Reyhan'ı ortamıza alıp oturmaya başladık. Yani normal bir sınıf arkadaşlığı oluştu. Tanışmamız bu şekildeydi..."

O zaman Zülâl Hocam ben izninizle Rafet Abime dönüyorum. Evet, Rafet Hocam... İş sizde bitiyormuş... İlk tanışma hikâyesini sizden dinleyelim mi?

"Efendim, ben Kabataş Lisesi'ni bitirdikten sonra Zülâl gibi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdim. Hiç unutmam, bir gün aşağıda duruyorum; bir bayan geldi... Üzerinde yeşil renkli deri bir manto vardı. Gelip vestiyere üzerindekileri çıkarıp bıraktı ve döndü gitti. İlk orada görmüştüm Zülâl’i... Sonra içimden dedim ki: 'Allah Allah... Bir dönüp de bakmadı bile...' dedim. Sonra öğrendim ki, meğerse aynı sınıftaymışız...

Zülâl’in bahsettiği Reyhan arkadaşımız da kulakları çınlasın... (Bu sırada Zülâl Hocam 'Sağ sağ... Yaşıyor' diye Rafet Hocamı uyarıyor) Evet, sağdır inşallah... Reyhan, Zülâl ve benim Boğaziçi Üniversitesi'nden arkadaşlarım, iyi bir ekip kurduk. Bir gün dedim ki, 1 Mayıs'tı... (Ayrıca bu günün fotoğrafını, aşağıda röportaj sonunda eklediğimiz fotoğraflardan görebilirsiniz)... 'Eğer Beykoz'a gelirseniz, sizi yarın misafir etmek isterim' dedim. Bu arada Görele Mahallesi'nden Allah gani gani rahmet etsin; Fethi Karamahmutoğlu da var... Bestekâr oldu sonra o... Ben eve geldim ama Beykoz'a gelip gelmeyeceklerinden emin değilim. O zamanları Eminönü'nden Beykoz'a bir vapur var: Saat 10.00'da...

Ertesi günü gittim, iskelede bekliyorum. Baktım vapur geliyor ve ön tarafı dolu! El sallamalar, bağırmalar, çağırmalar... Şu anda Büyükşehir'in olduğu yere geldik..."

Beykoz Koru Tesisleri mi Rafet Abi?

"Evet, Beykoz Koru Tesisleri'ne geldik. Bir şeyler falan aldık, yere yayıldık... Fethi Karamahmutoğlu çalıyor, arkadaşlar eğleniyor. Fakat suyumuz eksik... 'Ne yapim?' diye düşünürken, arka tarafta bulunan Beykoz İtfaiyesi'ne gittim ben... Grup Amiri'ne çıktım. 'Efendim' dedim... 'Ben İstinye İtfaiyesi'nde Boğaziçi motorunun Kaptanı Mansur Şişmanoğlu'nun oğluyum' dedim... 'Bizim suyumuz yok' dedim... 'Ne demek…' dedi. Hemen bir tankeri taktılar cipin arkasına getirdiler. Tabi benim davet ettiğim arkadaşlarım arasında forsum da arttı... İşte Zülâl’in ilk Beykoz'a geldiği tarih 1964 senesi 1 Mayıs'ıdır... Bugünkü Koru Tesisleri'dir"

Sonra evlendiniz mi Rafet Abi?

"Hayır, evlenmedik. 1965 senesinde beni abim Almanya'ya davet etti. Ben trenle gitmiştim. Babam beni uğurlarken, 8-10 kişi kadar arkadaş grubum da gelmişti; o zaman Zülâl de vardı içlerinde... Sonra döndüğümde babam ve annemle de tanıştırdım. Zülâl’i çok sevdiler... Zülâl bir tanedir... Allah ayırmasın... Ondan sonra İzmir'de evlendik..."

(Bu arada Zülâl Hocam araya giriyor)

"Kendi kendimize nişan taktığımızı unutma! 1966 senesiydi!"

(Rafet Hocam, devam ediyor anlatmaya)

"Evet, 1966 senesinde dedim ki: 'Biz nişanlanalım'... Nişan yüzüğü aldık Kapalıçarşı'dan... Sonra Şark Kahvesi'ne gittik... Orada yüzüklerimizi taktık ve eve öyle geldik..."

(Zülâl Hocam yine araya giriyor)

"...ve yağmurlu bir havaydı!"

(Rafet Hocam bu sırada Zülâl Hocamı doğruluyor, 'Evet yağmurlu bir havaydı' diyor ve ilginç bir şekilde Beykoz'da yağmur başlıyor... Camın dışından yağmur sesini duyabiliyoruz. Bu sırada yağan yağmura bakan Rafet Hocam, gülümseyerek anlatmaya devam ediyor...)

"İşte o gün bugündür, hiç kavga etmeden... Ailemin fertlerinden de hiçbirisiyle münakaşa-kavga etmeden bugünlere geldik."

(Zülâl Hocam yine düzeltiyor)

"1967 senesi..."

(Rafet Hocam yine devam ediyor)

"Evet, 1967 senesinden beri... Ve size bir şey söyleyeyim: Okuma yazma bilmeyen bir kadının 22 sene gelini olarak yaşadı Zülal Hanım... Bu az bir zaman değil... Annemin vefatıyla ondan ayrıldı... Zülâl’i çok severlerdi... Bugün Rize'de... Rize'ye hiç gitmemiştir Zülâl... Ama gidip köyde 'Zülâl Hoca' dediğiniz zaman herkes esas duruşa geçer... Hiç gitmemiştir ama o kadar sevilir, tanınır... Bütün yeğenlerim gelmiştir buraya, Zülâl’i ziyaret etmiştir.

Çok mutlu günlerimiz oldu. En güzeli de hiçbir zaman haddimizin dışında bir hayalimiz olmadı! Bugünkü mutluluğumuzu biz buna borçluyuz. Ben Zülâl’den hiç 'Şunu al-bunu al!' diye bir söz duymamışımdır..."

Sevgili Zülâl Hocam… Bu evlilik işinde özellikle de eğitimli insanlar isteksiz görünüyorlar. Siz ise fark edileceği gibi çok mutlu ve güzel bir evlilik yaşıyorsunuz. İşin sırrı nedir, biraz anlatır mısınız?

“Biz, gayri müsait şartlarda evlendik. Anarşi zamanlarıydı... Ben haftada iki kez okula giderdim, Rafet bankada çalışırdı. O zaman fotokopi falan yok! Bütün Hocaların makalelerini yaz babam yaz... Yaza yaza hâl olurduk... Baktık ki, üniversite böyle bitmeyecek! Bir kapalı bir açık; bir kapalı bir açık... Ne yaptığımız belli değil. Sonra biz evlenmeye karar verdik. Yani sevgi bir yana ama bir de geleceğimiz var... Bir de Rafet o zamanlar okulu ve işinden dolayı, asker kaçağı durumlarına da düşüyordu... Gayri müsait şartlarda, elimizdekilerle yetinerek, evlendik. Hatta onun tezini ve ben kendi tezimi lambanın altında yazdım. Elektrik yoktu, yukarıdaki evde oturuyorduk..."

Gaz lambasıyla mı Zülâl Hocam?

"Evet canım! Gaz lambası! Bir tane daktilo almıştık, taksitle... Hatta benim tezim çok uzun sürmüştü; işaret sözlüğü hazırlamıştım Muallim Naci'nin... Sağ bileğim mafsal romatizması oldu. Sonra mezun olunca eşim askere gidecek... Ben de Merkez Milli Eğitim'e müracaat ettim. Beykoz Ortaokulu var o zaman Ziya Ünsel... Bizim ilk Baş muavinimiz Mustafa Çiçek Bey, Edebiyat Öğretmeni lazımken bir de bakıyor; Beykoz Sultaniye'de oturan bir Öğretmen adayı Ortaokul'dan ders istiyor... Eve bir yazı geldi... İşte '21 saat' dediler... Ne 21'i; 27 saat ders verdim... Rafet araştırmış; meğer Çiğdem İlkokulu'nda eğitime başlayan bizim lise yeni binasına taşınmış. Rafet dedi ki: 'Ne dersin? Bak, yürüyerek bile gidebilirsin?' dedi. Ben tabi Edebiyat Hocalığı yapacağım için göklere uçtum... Eylül ayında, bütünlemelerde, göreve başladım. Çiçek Bey'in odasına gittim... Bir aile ortamı gibi geldi bana... Ve yıllarca da o ortamı kurduk. Ben ilk Müdürümden, Çiçek Bey'den o kadar çok şey öğrendim ki... Kırtasiyeyi, yani mesleki kırtasiyeyi, Elif'inden Cim'ine kadar sapasağlam tutmayı öğrendim."

Rafet Hocam, size de dönelim... Siz de tam bu sıralarda Akbank'ta çalışıyordunuz. Avrupa Yakası'nda mıydınız?

"Yok, yok hayır. Burada başladım. Beykoz'da... Stajyer olarak girdim. Çok çalışkandım. Bir de insanın yüzü gülüyorsa, başarı oranı çok yüksektir. Hatta Perşembe Pazarı'nda ben bankaya müracaatımı yapmıştım. O sırada telefonla görüşülüyor benim hakkımda... Askerliğimi soruyor karşı taraftaki; benimle konuşan da yanıt veriyor: 'Efendim, askerliğini yapmamış ama çok yüzü gülüyor' diyor. Bir şey anlatayım:

Biz Zülâl’le sinemaya çok giderdik. Kanlıca'da bir filme gittiğimizde bir arkadaşım var Meriç Önder... Kulakları çınlasın... O geldi, böyle enseme vurdu. 'Yahu bizim tayinimiz çıktı, sen daha işe başlayacaksın' dedi. 'Nereye tayinim çıktı?' dedim; 'Akbank Beykoz'a' dedi... Hiç unutmuyorum: Tarih 17 Temmuz 1966... (Bu sırada Zülâl Hocam 16 Temmuz diye düzeltiyor) 16 Temmuz da olabilir... Bu nasıl banka dedim; baktım masanın üzerinde Akbank sigaraları var... O zaman dedim ki içimden: 'Demek ki sigara da veriyorlar'... Orada çok başarılı oldum. Fakat beni hep arıyorlar, askerlik için... O zaman karakol da Beykoz Akbank'ın biraz ilerisindeydi... Sonra mezun oldum, Erzurum'a Yedek Subay olarak gittim. Erzurum Kandilli'deydi. Eşimi de aldırdım. Çok güzel şeyler de yaşadık. Yani ben size anlatamam: Eksi 55-60 dereceleri gördük... Evde suları kesmezdik; sular donar diye...

Sonra buraya geldim; tekrar bankaya girdim. Beykoz Akbank'ta Müdür oldum. Burada 5 sene kaldım. Beykoz'da başladık, sonra Zincirlikuyu'ya tayinim çıktı. Sabancı'nın eli omzumda gezerdik..."

Sakıp Sabancı değil mi Rafet Hocam? Tanışır mıydınız?

"Tabi tabi... Güler Hanım o zaman Şef'ti. Aynı binadaydık. Dedim ki: 'Güler Hanım, burada çok yer var, bir küçük bahçe yapalım buraya' dedim. 'Yapalım Rafet' dedi. Oraya çiçek bahçesi yaptık; ben Beykozlu olduğum için oraya bir tane de Ceviz Ağacı diktim! Hiç unutmam, Sabancı geldi... 'Buyurun' dedim. 'Dışarıda oturalım, dışarıyı güzel yapmışsın' dedi. Dışarıya oturduk ama onun eli benim omzumda... Konuşurken bir ara hapşırdı ben de 'Çok yaşayın Ağam' dedim. Hiç unutmam: "Hep beraber yaşarsak daha iyi olur" dedi, ben şimdi birisi bana 'Çok yaşa' dese, Sabancı'nın bu yanıtını veririm. Bu sırada biz otururken, caddenin karşısındaki Mali Müşavirler yeni bir fotoğraf makinesi almışlar; bizi çekmişler. Sene 1979 falan... O sırada da şöyle demişler: 'İşte bir bankanın büyüklüğü böyle ortaya çıkar. Patronla çalışanın şu oturuşuna bakın' diye konuşmuşlar. Bana da sonradan anlattılar.

Biz orada Sabancı'yla otururken, ben şunu sordum: 'Ağam' dedim... 'Şimdi ne isterdin?' dedim. Dedi ki: 'Sen Beykozlusun, oraya ceviz de dikmişsin... Şimdi o ceviz büyümüş olsa, çapı 1 metre olsa, dibinden dere aksa; ayakkabılarla çorapları çıkarsak, pantolon paçalarını kıvırsak, ayaklarımızı oraya soksak; başka bir şey istemem' dedi... Ben Sakıp Sabancı'yı kaybettiğimiz gün çok ağlamıştım. Bizim hiçbir zaman çok büyük hayallerimiz olmamıştır. Biz hep etrafımıza bakıp, onlara göz kulak olmaya çalışırız. Onlar mutluysa, biz de mutluyuz."

Zülâl Şişmanoğlu ve Rafet Şişmanoğlu... Röportajımızda saatlere sığmayan lezzetli sohbetimizi, her saniyesiyle buraya ekleyebilmek keşke olanaklı olsa... Dost Beykoz, bir de eklediği videoyla, yaptığı bu tarihi röportajı ölümsüzleştiriyor...

Rafet Hocam, evi gezdiriyor ve duvardaki fotoğrafları gösteriyor. Boğaz'daki bir yangının önünde namaz kılan adamı gösteriyor:

‘Rafet Hocam, Yılın Fotoğrafı’nın hikâyesini anlattı…’

"Bu fotoğrafta babam var. Yılın fotoğrafı seçilmiş bu... Fotoğrafı çeken kişiye gittik Zülâlle birlikte... Tercüman Gazetesi'ne... Bize gazetecilik hikâyesini de anlattı. Genç bir gazeteci o zamanlar... İlk girdiğinde buna 'Yarın Cemre düşecek Taksim'e git onun fotoğrafını çek!' demişler. Bizimkisi de gitmiş ve akşama kadar bekleyip, üzüntüyle geri dönmüş. Herkes biliyor tabi gazetede çalışanlar... Kıs kıs gülüyorlar... Müdürün odasına girmiş ve ardından sevinçle dışarıya çıkmış ve şöyle bağırmış: 'Tamam tamam. Taksim'e değil, Beyazıt'a düşmüş. Ben yanlış yere gitmişim' demiş. Sonra da işte babamın olduğu bu fotoğrafla birinci seçilmiş. O zamanlar babam İtfaiye'de çalışıyor. Bu Boğaz'daki yangın da günlerce söndürülemiyor..."

Fotoğraflar albümleri karıştırılırken, hüzünleniyor Şişmanoğlu çifti... Hem kendilerinin hem de sevdiklerinin pek eskiden bu yana yaşadıkları anıları hatırlıyorlar... Rafet Hocam, neredeyse tüm fotoğrafların arkasına kendince kısa kısa notlar almış. Tarih atmayı da unutmamış. Fotoğraf albümüne bakmayalı da uzun zaman olmuş hani... Dost Beykoz olarak da bu 'nostalji' alışkanlığını gülümseyerek anımsıyoruz. Rafet Hocam, arkadaşlarıyla çekindikleri, Akbank günlerinde personeliyle çekindikleri fotoğrafları gösteriyor. Durmadan anlatıyor... O kadar dolu ki anılarla...

‘Zülâl Hocam, Rafet Hocama gösterdiğimiz ilgiyi sanki azıcık kıskandı…’

Hiç bitmesin istediğimiz anlara tanık oluyoruz. Bu sırada Zülâl Hocam da kendi fotoğraflarını gösteriyor. Küçüklük ve genç kızlık fotoğraflarını... Sanırım azıcık da kıskanıyor Rafet Hocamıza ve fotoğraflarına gösterdiğimiz ilgiyi... Bu kez Zülâl Hocamızı dinliyoruz... Zeki Müren'in fotoğrafını gösteriyor gururla... Aile fotoğraflarını, kızların küçüklük fotoğraflarını... Rafet Hocamla birlikte tatil fotoğraflarını... Bu sırada kimi zaman bizi yalnız bırakıyor Zülâl Hocam... Biz de ondan gizli azıcık Rafet Hocamla biraz daha bakınıyoruz fotoğraflara... Bu sırada Rafet Hocam, anlattıkça anlatıyor yine... Beykoz'a dair, Kabataş Erkek Lisesi'ne dair; askerliğe dair öyle çok anısı var ki...

Askerlik anılarının birinde Kandilli'yi anlatıyor. Tuzla'da yapmış acemiliğini ve kuralar çekildikten sonra pek çok asker Rafet Hocama takılmış: "Hadi yine iyisin, Kandilli çıktı, İstanbul'da kalmışsın" diye... Ancak Rafet Hocam biraz umutsuzmuş zaten... Sanki Erzurum Kandilli'yi tahmin etmiş gibi "Yahu arkadaşlar, ben Kandilli'de tek bir asker görmedim! Burası neresi ki?" diyecek olmuş. Sonra anlaşılmış durum... Üsküdar Kandilli değil, Erzurum Kandilli'ymiş ustalık yeri...

‘İşte Şişmanoğlu çiftinin Beykoz’daki İLK YUVALARI…’

Kızlarından Şermin Şişmanoğlu evin içerisinde ancak bizi yalnız bırakıyor, rahat konuşmamız için... Bir ara sıcak kahve ve kurabiye ikramında bulunuyor; sonra kayboluyor. Giderken üçüyle de bir fotoğraf karesi alıyoruz son kez. Bu sırada diğer kızları Şehnaz Şişmanoğlu'nun Kadir Has Üniversitesi'nde Edebiyat Doktoru olduğunu öğreniyoruz. Kızlardan birisi Annenin izinde ilerliyor... Sonra Zülâl-Rafet Şişmanoğlu'yla boğaz manzaralı balkona çıkıyoruz. Zülâl Hocam bu ara biraz rahatsız. Fazla ayakta tutmuyoruz ve içeriye geçiyoruz. Bu sırada Rafet Hocam bize eski oturdukları evi de gösteriyor balkonun ucunda: Hani şu kocaman çam ağacının yanındaki sarı ev... İşte orası Şişmanoğlu çiftinin Beykoz'daki ilk yuvaları...

Muhabbetle, sevgiyle biten sohbetimiz sonrası evden ayrılacak oluyoruz. Zülâl Hocamızın ellerini öpüyoruz; ona olan sevgimizi haykırıyoruz. Kızları Şermin Hanıma teşekkür ediyoruz emekleri için... Rafet Hocamla birlikte arabaya binip, kısa bir Boğaz turu yapıyoruz. Tabi ne sohbetimiz bitiyor ne de kahkahalarımız...

Dost Beykoz olarak Şişmanoğlu Ailesi'ne güzel ve uzun geçecek bir ömür diliyoruz...

Dost Beykoz / Özel Röportaj

Anahtar Kelimeler: Beykoz Yerel Gazete, Röportaj, Zülal Şişmanoğlu, Rafet şişmanoğlu, Öğretmen, Ferit İnal Lisesi, Paşabahçe, Akbank, Sakıp Sabancı, İstanbul Üniversitesi, Fethi Karamahmutoğlu, Mansur Şişmanoğlu, Rize, Ziya Ünsel, Mustafa Çiçek, Meriç Önder

reklam
0 Yorum

Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı

Yorum yaz

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"