Makaleler

Yeni keşfedilen harika organımız

29.02.2016 11:18
| | |
2611

Şu teknolojik asrımızda imkânlarımız geliştikçe yeni yeni keşiflere şâhit oluyoruz.

Oysa yeni keşfedilen hârika gerçekler bile, insanlık tarihi boyunca da vardı. Sadece fark edilmemişti. Geçenlerde, Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta imzalı ilginç bir yazı okumuştum. Hayretler içinde kaldığım için, bu yeni keşfi sizlere de aktarmak istedim. Gerçi birçoğunuz da okumuş olabilirsiniz, fakat biz bu konuya da alışılmışın dışında ve “bir başka açıdan” bakacağız. Yani her türlü ilmimizi, tefekkür ibadeti ile zînetlendirmeye devam edeceğiz, inşallah…

O yazıdan önemli alıntılar: Varlığını yeni fark ettiğimiz; kalp, akciğer, böbrek, beyin veya dalak gibi fiziki ve biyolojik bir “organımız” var. Bu yeni organımızın diğerlerinden en önemli farkı; “anne karnında iken bu organa ait tek bir hücre bile bulunmaması ve dünyaya geldikten sonra gelişmeye başlaması.” Bu, öyle ufak tefek bir organ da değil; onlarca trilyon hücreden oluşuyor, ağırlığı da 2 kilogramı buluyor. Bu yeni keşfedilen organın adı “bağırsak mikrobiyotası”dır…

Açıklama: İnsan vücudunda 100 trilyon hücre bulunduğu tahmin ediliyor; bundan 10 misli fazla miktarda mikrop da vücudun deri, ağız, bağırsaklar gibi çeşitli bölgelerinde yerleşmiş bulunuyor. Bu mikroplar bulundukları yerlere göre daha önce o bölgenin “florası” olarak adlandırılırdı; flora yerine artık “mikrobiyota” tabiri kullanılıyor. “Bağırsak mikrobiyotası” dendiği zaman bağırsaklarımızda yaşayan tüm mikropları anlıyoruz. Bağırsak mikrobiyotasında en azından 1.000 farklı türden bakteri ve bunlara ait 3 milyondan fazla gen (insan genlerinden 150 misli fazla) bulunuyor ve bunların ağırlığı 2 kilogramı buluyor. Bağırsak mikrobiyotası, vücudun çeşitli fonksiyonlarının yerine getirilmesindeki vazifeleri sebebiyle, ayrı bir “organ” olarak kabul ediliyor. En önemlisi de bu organ, dünyaya geldiğimizde sahip olmadığımız bir organdır.

Bebek anne karnında steril bir ortamda gelişir ve ilk mikropları dünyaya gelirken alır. Üç yaşına gelindiğinde bağırsak mikrobiyotası artık belirlenmiş ve erişkinlerinkine benzer bir hâle gelmiştir; mikrobiyota bundan sonra daha yavaş bir değişim gösterir ve bu ömür boyu sürer.

Mikrobiyota; mide ve ince bağırsaklar tarafından sindirilemeyen besinlerin sindirimine yardım eder. B ve K vitaminlerinin yapımını sağlar. Bağırsaklarda hastalık yapabilecek bakterilerin yerleşmesine mani olur. Bağışıklık sisteminin önemli bir elemanıdır; bir bariyer vazifesi görür. Kanserden damar sertliğine, obeziteden diyabete ve alerjilere kadar sayısız hastalığın ortaya çıkmasında rolü vardır. İnsanların bağırsak mikrobiyotasının üçte biri insanların çoğunda aynıdır, üçte ikisi ise insandan insana çevreye ve diyete göre farklılık gösterir. Bağırsak mikrobiyotası, tıpkı parmak izi veya retina gibi kişilere özgü bir kimlik kartı olarak da görülebilir. Bağırsaklarda yaşayan 1000 farklı bakteri türünden 150-170’ i baskın bakteriler olarak bulunur. Bağırsak mikrobiyotası değişikliklere uyum sağlayabilirse de dengesi bazı özel durumlarda bozulabilir; buna “disbiyosiz” denir. İşte bu bozulmalar sonrası çeşitli hastalıklar kaçınılmaz olur.

Prof. Dr. Küçükusta; Bu açıklamalardan sonra hangi hastalıkların baş gösterdiği, sebepleri, korunma çareleri ve hangi tür gıdalar mikrobiyotayı koruduğu ve güçlendirdiği anlatılıyor. Bizim maksadımız TIB dersi olmadığı için, o kısmı özel araştırmalarınıza havale ediyoruz.

Şimdi ciddi bir şekilde düşünelim: Henüz yeni keşf edilmiş olan bu sistemimiz; yani hücre sayımızın 10 katı olan ve mikrobiyota ismi verilen müthiş kalabalık bir ORDU, tâ Hz. Âdem AS zamanından (binlerce yıllardan) bu yana kusursuzca işleyip (yani işletilip) durduğu kesindir.

Bir gâye ve menfaate yönelik 10 kişilik bir gurup çalışması bile, bir organizatör ve akıllı, şuurlu, tahsilli, tecrübeli ve duyu organları kusursuz olan kişiler gerektirdiği de kesindir.

Peki, bu her birimizin vücudundaki 1000 farklı karakterlere ve uzmanlıklara sahip, hücre sayımızın 10 katı kadar çok “bir gurup”, yani daha doğrusu bir ORDU, (hem de Türk ordumuzun 1 000 000 katı sayıda ve düzenli bir ordu) tam 3 yaşındayken, yani tam ihtiyaç başlamışken, acaba nasıl organize oluyorlar? 10 Kişilik bir gurup çalışması bile organizatörsüz olamazken, bu akılsız, şuursuz, kör, sağır, tahsilsiz gurup çalışmasına, her türlü hastalıklara karşı koyan bu mikropların organizesine, zerre kadar tesadüf karışa bilir mi? Madem ki gerçekler böyle, bizim haberimiz bile olmadan ve tamamen bizim menfaatimiz uğruna ve bu akıl almaz şekilde düzenli olan sistem içinde, sürekli çalışan ordunun Organizatörü KİM?...

Bizim kötü kullanımımız veya zararlı dış etkenler nedeniyle aksayan veya aksattığımız bu sisteme, bir nebze takviyede bulunan doktorlar, bizlerden mutlaka bir bedel istiyorlar. Peki bizim vücudumuzdaki bu hârika sistemi, yıllardan beri her saniye ilgilenerek işleten organizatör ZÂT cc acaba bizlerden ne talep ediyor?...

Şâyet hiçbir şey istemiyor olsa bile, O’nu cc mutlaka tanımamız, O‘na minnettar olmamız ve bizlere her saniye menfaat sağladığı için, EN ÇOK O’NU cc SEVMEMİZ gerekmez mi?...

Bu duygularla şimdi şu İlâhî HİTÂBA pürdikkat kulak verelim: De ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandıklarınız, kesâda uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konutlarınız, size Allah’tan ve Rasûlünden ve O’nun yolunda mücahede etmekten daha sevimli ve değerli ise, o halde Allah’ın (azap) emri gönderilinceye kadar bekleyin!... .. (Tevbe S., 24. Âyet.)

Şimdi lütfen Dikkat: Sadece bu mikrobiyota nimetinin karşılığı olarak bile, O Yüce Yaratıcıyı en çok sevmemiz gerektiği halde, daha binlerce, hatta sayılamayacak kadar diğer nimetleri için, acaba bizler en çok O’nu mu, yoksa başka birilerini mi veya neleri seviyoruz? Eğer Allah’ı sevdiğimizi iddia ediyorsak, hakiki manada O’nun Habibine SAV, niçin tam dâbî olamıyoruz?

Her şeye vaktimiz var, fakat VAKTİ BİZE LÜTFEDENE NİÇİN VAKTİMİZ YOK? Veya gereksiz meşguliyetlere bol bol vakit ayırıyoruz da O’na cc. Bol bol SECDE etmeye ve Habibine SAV tâbî olmaya niçin nazlanıyoruz? Ne kadar ACI ve VAHİM değil mi?...

Anahtar Kelimeler: Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Raif Öztürk

Diğer Yazıları

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"