“Türkiye’de adalet duygusunun hızla erozyona uğramasının temel nedeni, yurttaşların hukuku soyut bir normlar bütünü olarak değil, gündelik hayatlarında işleyen ya da işlemeyen bir pratik olarak deneyimlemeleridir.
”
Türkiye’de adalet duygusu neden hızla erozyona uğruyor?
Türkiye’de adalet duygusunun hızla erozyona uğramasının temel nedeni, yurttaşların hukuku soyut bir normlar bütünü olarak değil, gündelik hayatlarında işleyen ya da işlemeyen bir pratik olarak deneyimlemeleridir. Benzer olaylarda farklı kararların verilmesi, siyasi aktörlerle ilişkili davalarda cezasızlık algısının güçlenmesi ve yargı süreçlerinin öngörülemez hâle gelmesi, “adalet herkese eşit uygulanır” inancını zayıflatmış; hukukun tarafsızlığına dair toplumsal mutabakatı ciddi biçimde aşındırmıştır. Adalet artık kitaplarda yazan bir ilke değil, sokakta, evde, mahkeme koridorlarında sınanan bir gerçekliktir.
Bu erozyonun en görünür ve en sarsıcı alanlarından biri kadın cinayetleridir. Uzaklaştırma ve koruma kararlarına rağmen öldürülen kadınlar, faillerin “iyi hâl” ve “haksız tahrik” indirimleriyle karşılaşması ya da davaların yıllarca sürmesi nedeniyle kamusal vicdanda derin bir kırılma yaratmaktadır. Kadınların defalarca başvurduğu, yardım istediği ve buna rağmen korunamadığı her vaka, adalet sisteminin yalnızca cezalandırma değil, önleyici işlevini de yitirdiği algısını pekiştirmektedir. Bu durum, adaletin geç gelen bir teselliye değil, çoğu zaman hiç gelmeyen bir vaade dönüştüğünü göstermektedir.
Benzer biçimde çocukların şiddet ve istismar sonucu yaşamlarını yitirmesi, adalet duygusundaki çöküşü daha da derinleştirmektedir. Failin aile içinden ya da “tanıdık” biri olduğu vakalarda soruşturmaların ağır ilerlemesi, delillerin tartışmalı biçimde ele alınması ve kamuoyunu tatmin etmeyen kararlar, toplumda “çocuğun yaşamının yeterince korunmadığı” hissini güçlendirmektedir. Çocukların korunmasına yönelik mekanizmaların işlememesi, devletin en temel sorumluluk alanlarından birinde ciddi bir zafiyet yaşandığını ortaya koymakta; adalet yalnızca suçtan sonra değil, suçtan önce de kaybedilmektedir.
Kadın ve çocuk cinayetlerinde ortaklaşan en temel sorun ise cezasızlık kültürünün yaygınlaşmasıdır. Failin tutuksuz yargılanması, kısa sürede serbest kalması ya da infaz düzenlemeleriyle fiilen ceza almaması, “suçun bedeli yok” algısını toplumsal düzeyde yerleştirmektedir. Bu algı yalnızca mağdur yakınlarında değil, toplumun tamamında “hak aramanın anlamsızlığı” duygusunu beslemekte; adaletin caydırıcılığı her yeni vakayla biraz daha zayıflamaktadır.
Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsur, adalet sisteminin siyasal kutuplaşmadan bağımsız düşünülememesidir. Yargının siyasetin diliyle konuştuğu algısı, mahkeme kararlarının hukuki gerekçelerinden çok siyasal bağlamları üzerinden tartışılmasına yol açmakta; bu durum adaletin meşruiyetini tartışmalı hâle getirmektedir. Medya ve sosyal medyada benzer vakalar arasında kurulan karşılaştırmalar, adaletin kişiye ve konjonktüre göre değiştiği izlenimini güçlendirmekte; seçici görünürlük pratiği toplumsal öfkeyi daha da derinleştirmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de adalet duygusunun erozyonu yalnızca yargı kurumlarının işleyişine indirgenemez; bu süreç siyasal iklim, toplumsal eşitsizlikler ve kamusal vicdanın sürekli olarak yaralanmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadınların ve çocukların korunamadığı, faillerin hesap vermediği bir düzende adalet yalnızca hukuki bir kavram olmaktan çıkmakta; toplumun birlikte yaşama iradesini aşındıran derin bir güven krizine dönüşmektedir. Adalet duygusu kaybolduğunda, kaybedilen yalnızca hukuk değil, ortak gelecek fikridir.
YORUMLAR