“İmar kuralları neden yalnızca "ruhsat evrakı" değildir?
”
Türk Hukukunda İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu
İmar kuralları neden yalnızca “ruhsat evrakı” değildir?
İmar kuralları çoğu zaman vatandaşın gözünde belediyenin istediği teknik belgelerden ibaret sanılır. Oysa gerçekte bu kurallar; şehir planlamasını, altyapı dengesini, deprem güvenliğini, yangın güvenliğini, komşuluk hukukunu ve kamusal yaşam düzenini koruyan temel hukuk kurallarıdır. Bir yapının onaylı projeye, ruhsata ve kullanım amacına uygun olması, yalnızca malikin özel tercihi değil; mahallede yaşayan herkesin güvenliğiyle bağlantılı bir kamusal meseledir. Bu nedenle imar aykırılıkları bazı durumlarda yalnızca belediyeler nezdinde idari bir ceza doğurmakla kalmaz, ceza hukuku bakımından da suç teşkil edebilir.
Nitekim Türk hukuku bakımından bu alanın merkezinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184. maddesinde “Çevreye Karşı Suçlar” başlığı altında düzenleme alanı bulan “imar kirliliğine neden olma suçu” yer alır. Buna göre; Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi ile Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis, yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi ise iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalanadırılacaktır. Halk arasında buna çoğu zaman “kaçak yapı suçu” denir. Ancak hukuki açıdan mesele bundan daha teknik ve daha önemlidir. Elbette her aykırı inşai işlem otomatik olarak suç sayılmaz; buna karşılık bazı aykırılıklar yalnızca idari eksiklik olmaktan çıkar ve doğrudan ceza yargılamasının konusu hâline gelir. Uygulamada en büyük hata da burada yapılır: Vatandaş, belediyenin tutanağını yalnızca idari bir işlem gibi görür; oysa aynı olay daha sonra savcılık soruşturmasına da dönüşebilir.
Yargısal yaklaşım da uzun süredir şu düşünce etrafında şekillenmektedir: İmar düzeni, sadece “izin alınması” meselesi değildir; planlı kentleşmenin korunmasıdır. Bu nedenle özellikle ruhsatsız bina yapımı, ruhsata aykırı esaslı yapılaşma, yapı kullanım izni olmadan belirli kullanım biçimlerinin sürdürülmesi ve kaçak yapılaşmayı fiilen yaşatan işlemler, yalnızca bireysel tercih olarak değerlendirilemez. Kısacası, taşınmaz size ait olsa bile yapılaşma bakımından elbette mutlak serbestlik yoktur.
İdari yaptırım ile ceza yaptırımı arasındaki fark nedir ve neden önemlidir?
Vatandaşların en sık karıştırdığı konu, belediyenin uyguladığı yaptırımlarla ceza mahkemesinde gündeme gelen sorumluluğun aynı şey sanılmasıdır. Oysa bunlar hukuken farklı mekanizmalardır ve çoğu zaman birlikte işler. İdari yaptırım, esas olarak belediye veya ilgili idarenin imar mevzuatına aykırılığı tespit etmesi üzerine devreye girer. Bu aşamada yapı tatil tutanağı düzenlenmesi, mühürleme, para cezası, aykırılığın giderilmesinin istenmesi, bazı durumlarda yıkım kararı veya ruhsat işlemlerinin geri alınması gibi sonuçlar gündeme gelebilir. Buradaki mantık, imar düzenini idari yollarla düzeltmektir.
Ceza yaptırımı ise farklıdır. Burada soru, “belediye kuralı ihlal edildi mi?” sorusundan ibaret değildir. Ceza hukuku, belirli ağırlıktaki eylemlerin kamu düzenini suç boyutunda ihlal edip etmediğine bakar. Savcılık soruşturması, iddianame, ceza mahkemesi, bilirkişi incelemesi, kast değerlendirmesi ve mahkûmiyet ihtimali bu alanda devreye girer. Başka bir ifade ile, belediyenin para cezası vermesi ile kişinin ceza mahkemesinde sanık olarak yargılanması aynı şey değildir; biri idari düzeltme ve yaptırım rejimidir, diğeri suç isnadı ve cezai sorumluluk rejimidir.
Yargısal uygulamada önemli olan nokta şudur: Her idari aykırılık mutlaka ceza mahkûmiyetine dönüşmez; ama ceza dosyasının temel delilleri çoğu zaman idari süreçte oluşur. Belediye tutanağı, imar dosyası, ruhsat kaydı, onaylı proje, keşif, mühürleme işlemi ve fen bilirkişi incelemesi, ceza yargılamasında belirleyici olabilir. Dolayısıyla vatandaşın “zaten sadece belediyeyle aramda bir mesele” diye düşündüğü aşama, aslında ileride ceza dosyasının omurgasını oluşturabilir.
Bir başka kritik nokta da şudur: İdari yaptırımlarda amaç çoğu zaman aykırılığı ortadan kaldırmaktır; ceza yaptırımlarında ise geçmişte işlenmiş fiilin suç oluşturup oluşturmadığı değerlendirilir. Bu nedenle sonradan ruhsat başvurusu yapılmış olması, idari süreçte önemli bir gelişme olabilir; fakat ceza dosyasında bunun etkisi ayrıca ve dikkatle incelenir. Başvuru yapılması ile yapının gerçekten hukuka uygun hâle gelmesi aynı şey değildir. Yargı makamları genellikle şekli başvuru ile maddi uygunluk arasındaki farkı önemser.
Yargısal uygulamaya göre hangi işlemler daha risklidir?
İmar kirliliğine neden olma suçu bakımından halk arasında “küçük tadilat” sanılan birçok işlem, gerçekte ciddi risk taşıyabilir. Özellikle yapının taşıyıcı sistemi, hacmi, bağımsız bölüm sayısı, kullanım amacı veya ortak alan statüsü üzerinde etkili olan müdahaleler daha yüksek hukuki risk doğurur. Yargısal yaklaşım genel olarak, “binanın niteliğini, kullanımını, kapsamını ve projeye uygunluğunu esaslı biçimde değiştiren” işlemlere daha ağır bakmaktadır.
Birinci risk grubu, ruhsatsız yeni yapı inşa edilmesi veya mevcut yapıya fiilen yeni bir yapı kütlesi eklenmesidir. Arsa üzerine doğrudan yapı yapılması, mevcut yapının yanına eklenti niteliğinde ama fiilen bağımsız kullanım sağlayan bölüm inşa edilmesi, kaçak kat çıkılması veya projede bulunmayan kapalı alan oluşturulması bu gruba girer. Yargısal değerlendirmede burada en çok bakılan husus, yapılan şeyin gerçekten “bina” veya bina niteliğini değiştiren kalıcı bir yapı olup olmadığıdır. Geçici, sökülebilir ve hafif nitelikli bir unsur ile kalıcı yapılaşma aynı şekilde ele alınmaz.
İkinci risk grubu, ruhsata aykırı esaslı değişikliklerdir. Örneğin onaylı projede bulunmayan ilave kat yapılması, terasın kalıcı biçimde kapatılarak bağımsız kullanım alanına dönüştürülmesi, çatı arasının daireye çevrilmesi, ortak alanın bağımsız bölüme katılması, bina çekme mesafelerini ihlal edecek şekilde genişletme yapılması, bodrumun projedeki niteliğinden farklı kullanıma açılması gibi işlemler çok ciddi risk taşır. Uygulamada mahkemeler, aykırılığın yalnızca estetik bir farklılık mı yoksa yapının fiziksel ve hukuki niteliğini değiştiren esaslı bir müdahale mi olduğuna dikkat eder.
Üçüncü risk grubu, kullanım amacının projeye ve izinlere aykırı biçimde değiştirilmesidir. Her kullanım değişikliği doğrudan bu suçun kapsamına girmese de, yapı kullanma izni ve ruhsat sistemi bakımından ağır sonuç doğuran kullanım dönüşümleri idari ve bazen cezai risk yaratabilir. Örneğin depo olarak planlanan yerin işyeri gibi kullanılması, ortak alanların özel ticari kullanıma açılması, yapı kullanma izin koşullarını bozan şekilde işletme faaliyeti yürütülmesi gibi durumlar, dosyanın niteliğine göre yalnızca belediye sorunu olmaktan çıkabilir.
Dördüncü risk grubu, şantiye veya bitmemiş yapıların hukuka aykırı şekilde fiilen kullanıma açılmasıdır. Vatandaşlar çoğu zaman “oturuluyor, demek ki sorun yok” varsayımıyla hareket eder. Oysa yapı kullanma izni alınmadan fiilen kullanıma geçilmesi, bazı alanlarda elektrik, su, doğalgaz benzeri bağlantı süreçleri ve belediye denetimleri bakımından ayrıca hukuki risk yaratabilir. Belirtmek gerekir ki, yargısal yaklaşım da çoğu zaman salt fiilî kullanımın varlığını değil, bu kullanımın hangi hukuki zeminde gerçekleştiğini inceler.
Yargısal mantıkla somutlaştırılmış örnekli risk analizi
Yargı uygulamasında sık rastlanan yaklaşım şudur: Bir apartmanda projede açık teras olarak görünen alanın sonradan duvar ve çatı sistemiyle kapatılıp bağımsız yaşama alanına dönüştürülmesi, çoğu durumda basit tadilat olarak görülmez. Çünkü burada yalnızca bir kapatma işlemi değil, kullanım alanını ve yapı hacmini artıran kalıcı bir müdahale vardır. Bu tür dosyalarda bilirkişiler genellikle yapının projedeki durumu ile fiilî durumu karşılaştırır; esaslı alan artışı varsa risk büyür. Benzer biçimde, çatı arasında depo veya teknik alan görünmesine rağmen buranın merdiven, mutfak, banyo veya oda eklenerek daireye çevrilmesi de uygulamada yüksek riskli kabul edilir. Çünkü mesele sadece iç düzenleme değildir; yapının hukuki kullanım rejimi değişmektedir. Yargısal değerlendirmede burada “bağımsız ve sürekli kullanım imkânı sağlayan yeni bir yaşam alanı” yaratılıp yaratılmadığı önem taşır. Bu nedenle vatandaşın “yalnızca çatı katını düzenledim” şeklindeki savunması her zaman itibar görmeyeceği gibi yeterli de olmaz.
Kaçak kat ilavesi ise en açık risk örneklerinden biridir. Projede öngörülmeyen bir katın inşa edilmesi, çoğu durumda hem idari yaptırımı hem de ceza soruşturmasını beraberinde getirir. Burada savunmada en çok başvurulan argümanlardan biri, yapının henüz tamamlanmadığı veya kullanımda olmadığıdır. Ancak yargısal değerlendirme, fiilin tamamlanma aşamasını teknik raporlarla belirler;
kaba inşaat düzeyi, taşıyıcı sistemin kurulmuş olması, kullanım potansiyeli ve kalıcılık gibi unsurlar dikkate alınır.
Balkon kapatma işlemleri ise dosyanın niteliğine göre değişir. Her balkon kapatma ceza sorumluluğu doğurur demek doğru değildir. Fakat kapatma işlemi geçici ve hafif bir düzenleme sınırını aşıp yapıya kalıcı kapalı alan ekliyorsa, özellikle projeye aykırılık esaslı boyuta ulaşmışsa, risk büyür. Yargısal mantık burada yine aynı soruya döner: Yapının ruhsat ve projedeki niteliği esaslı biçimde değişmiş midir? Basit doğrama işlemi ile yeni yaşam alanı yaratılması arasında ciddi fark vardır.
Ortak alanların bağımsız bölüme katılması da ayrıca önemlidir. Apartman koridoru, ortak teras, sığınak, merdiven boşluğu, bina giriş alanı veya ortak kullanım bölümlerinin bir daireye veya işyerine katılması, yalnızca kat mülkiyeti sorunu değildir; imar ve yapı güvenliği bakımından da ciddi sonuç doğurabilir. Bu tür durumlarda vatandaş çoğu zaman yalnızca apartman içi uyuşmazlık
olduğunu düşünür; oysa belediye denetimi ve teknik rapor devreye girdiğinde daha geniş hukuki sonuçlarla karşılaşılabilir.
“Malik benim, sorumluluk da bana mı ait?” sorusunun yanıtı uygulamada en önemli tartışmalardan biri, taşınmaz malikinin otomatik olarak cezai sorumlu kabul edilip edilmeyeceğidir. Yargısal yaklaşım genel olarak sırf tapuda malik olmanın tek başına yeterli sayılmaması gerektiğini kabul eder. Ceza sorumluluğu kişiseldir; bu nedenle mahkemenin, yapıyı fiilen kimin yaptığı, yaptırdığı, finanse ettiği, yönettiği veya onayladığı üzerinde durulması gerekir. Malik, yüklenici, müteahhit, kullanıcı, kiracı ve teknik uygulama sorumlusu arasındaki fiilî ilişki araştırılmalıdır. Ancak bu durum, malik açısından hiçbir risk olmadığı anlamına gelmez. Eğer malik yapım sürecini organize etmiş, talimat vermiş, masrafı karşılamış, fiile açık irade koymuş veya yapılan aykırılıktan haberdar olarak bunu benimsemişse, sorumluluk gündeme gelecektir. Bu nedenle “tapuda ben varım ama inşaatı başkası yaptı” şeklindeki savunma, her somut olayda salt tek başına karşılık bulabilecek bir savunma değildir. Ceza hukukunda mahkeme, biçimsel unvandan çok fiilî katkıya bakar. Hülasa, bir yapının hukuka aykırı şekilde büyütülmesi yahut dönüştürülmesi, sanıldığı gibi, yalnızca “usta yapmış, ben karışmadım” denilerek kolayca bertaraf edilebilecek bir husus değildir. Özellikle ödeme, talimat, fiilî kullanım ve yapıdan yararlanma unsurları birlikte değerlendirildiğinde dosyanın yönü değişebilir.
Sonradan ruhsata uygun hâle getirme her zaman kurtarır mı?
Vatandaşların sık başvurduğu bir diğer düşünce, aykırılığın sonradan bir şekilde belediyede çözülebileceği ve böylece ceza riskinin tamamen ortadan kalkacağı yönündedir. Gerçekte mesele bu kadar basit değildir. Evet, imar mevzuatında ve ceza uygulamasında sonradan hukuka uygun hâle getirmenin bazı durumlarda önemli etkileri vardır. Gerçekten de, TCK 184/5. maddesi; ”Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, mezkur maddenin bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.” hükmünü havidir. Ancak burada belirleyici olan, sadece başvuru yapılmış olması değil, yapının gerçekten ve hukuken uygun hâle gelmiş olmasıdır.
Yargısal yaklaşım çoğu zaman şu ayrımı yapar: Bir dilekçe verilmesi, bir proje hazırlatılması veya bir af beklentisine girilmesi ile, yapının fiilen ve hukuken ruhsata bağlanmış olması aynı şey değildir. Eğer aykırılık giderilemeyecek nitelikteyse veya belediye tarafından uygun bulunmuyorsa, salt girişimde bulunulmuş olması sanığın lehine otomatik sonuç doğurmaz. Bu nedenle vatandaşın
en doğru hareket tarzı, sorun ortaya çıktıktan sonra değil, inşaata başlamadan önce hukuki ve teknik denetim yaptırmaktır.
İmar meselesi aslında bir yaşam güvenliği meselesidir
Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, imar kirliliğine neden olma suçu çoğu zaman sadece “kaçak bir kat” veya “belediyelik bir evrak sorunu” gibi algılanmaktadır. Oysa bu konu, planlı kentleşmenin, deprem güvenliğinin, yangın tahliyesinin, altyapı dengesinin ve komşuluk düzeninin doğrudan önemli bir parçasıdır. Bu yüzdendendir ki, hukuk düzeni de, bazı ihlalleri yalnızca para cezası ile geçiştirmemiş, hapis cezası yaptırımıyla da karşılamıştır.
Vatandaş açısından en güvenli yol bir inşaata başlamadan önce imar durumu öğrenilmeli, mümkünse mimar ve hukukçu desteği alınmalı, mevcut projeye aykırı hiçbir kalıcı müdahale “nasıl olsa sonra çözülür” anlayışı ve mantığıyla yapılmamalıdır. Kısa vadede kazanç gibi görünen kaçak yapılaşma, uzun vadede hem maddi kayıp hem de cezai sorumluluk doğurabilir. Unutulmamalıdır ki, şehirler hepimizin ortak yaşam alanıdır; imar kurallarına uymak da sadece kanunlara karşı değil, birbirimize karşı da sorumluluğumuzdur.
“Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşımakta olup, somut uyuşmazlıklarda bir hukukçudan birebir destek alınmalıdır.”
YORUMLAR