Makaleler

Sosyal Medya / Yalanın Şatafatlısı

17.09.2015 19:42
| | |
4441

Ne de güzel kızlardık...

Mesaj çekmez, fotoğraf çekmez;

Kredi çekmezdik!

'Zincir' çekerdik...

Ahh çocukluğum...

Sararmış bir fotoğraf karesi gelsin, gözlerinizin önüne... Altında da üstte yazdığım şu yazı olsun... Yaşları, 10 ila 12 arasında değişen, birkaç kız çocuğu düşünün... Yıkık bir duvarın üzerine oturmuşlar... Başlarında minicik birer eşarp; ayacıklarında kara lastik... Ellerinde şişler-tığlar... Kimisi kazak, kimisi çorap örüyor; belki de oya işliyorlar... Birbirleriyle yarışırcasına... ‘Ha babam, de babam’ örüyorlar... Kutsal bir iş yapıyormuşçasına...

Birbirleriyle konuşuyor küçük kızlar... Duvarın üstünden sarkıttıkları ayaklarını, neşeyle sallıyorlar. Bazen türkü yakıyor, kimi zaman da bir ezgi mırıldanıyorlar. Fakirlik var, fukaralık var ama belli ki, gönülleri zengin... Dilleri zengin... Güleç yüzleriyle, mahalleyi ikinci kez aydınlatıyorlar... Güneş bile kıskanıyor onların saçtığı ışıkları... Sanki "Ben Anadolu'yum" diyorlar; "Ben buyum" diyorlar... İçtenlikleriyle sizleri sımsıkı sarıp, sarmalıyorlar...

İçimden derin bir 'offf' çekmek geldi şimdi... Bir de günümüzdeki manzarayı düşündüm: Yine birkaç genç, bir masa etrafında toplaşmışlar... Ellerinde cep telefonu ve birbirlerinin yüzüne bile bakmadan, ‘ha babam’ mesajlaşıyorlar... Yüzleri gülmüyor; asık! Gergin ve tedirginler... Elleri tuşlarda ve sürekli bir şeyler yazıyorlar. Kim, kime ne yazıyor; kim, kimin için ne düşünüyor: Belirsiz... Bedenleri masada ancak ruhları başka diyarlarda dolaşıyorlar. Rasyonel hayat birden 'sumen altı' ediliveriyor; gençler, 'sanal' âleme dalıyorlar. Sözüm ona bunlar da 'Kentli yeni yetmeler'... Az önceki sararmış fotoğrafta beliren küçük kızlarla bu gençleri karşılaştırıyorum ve bu kez 'Vaaah vah!' sözleri dökülüyor dudaklarımdan...

Son yıllarda tüm hücrelerimize, iliklerimize kadar işleyen bu yeni iletişim dili 'sosyal medya' bizi nereye sürüklüyor? Bu işin sonu nereye varacak? Fark ediyorsunuz değil mi, toplumda bir huzursuzluk var… Eline telefonu alan, Facebook senin-Twitter benim, Instagram senin-Youtube benim; dolanıp duruyor. Sanal dünyaya yelken açıyorlar. Gençlerimiz, 'modern uyuşturucu' olan sosyal medyanın tuzağına çoktan düşmüş bile... Sosyal medya ise 'su' gibi... Bir damla su hayat kurtarırken, bir damlası ise yine insanı öldürebiliyor. Arasında çok ama çok ince bir çizgi var. Şimdi sizler, sosyal medyanın faydalarından dem vurabilirsiniz. Ancak biraz olsun etrafınızı gözlemlediğinizde, manzaranın hiç de hoş olmadığını fark edeceksiniz. Kifayetsiz muhterisler eliyle sosyal medyada yapılan provokasyonların, birçok kişiye hayatı nasıl da zehir ettiğinin ya şahidi çoktan olmuşsunuzdur ya da yakın gelecekte olacaksınız, a dostlar…

Peki, sosyal medyanın bir yönüyle bizleri nasıl da yalnızlaştırdığını görebiliyor musunuz? Hiç tanımadığımız-bilmediğimiz insanlar hakkında yorum yapıyor, kanaat ortaya koyuyoruz. Hiçbir bilgimiz olmayan konularda, bir yerlerden 'alıntı' yapıyor; sözüm ona 'çokbilmişlik' taslıyoruz. Modifiye edilmiş sözleri, nakliyeci gibi bir noktadan diğer bir noktaya taşımayı 'marifetten' sayıyoruz. Bilmediğimiz her konuda da -çok şükür- diyecek bir şeylerimiz var: Arama motorlarından bakınıp, hemen söze 'Yok, öyle değil onun aslı...' diye başlıyoruz. ‘Saldım çayıra-Mevlâm kayıra…’ gibi bir durum sözkonusu... Peki, bu işlerin sonu nereye varacak diye düşünüyor muyuz?  Bu işin sonu nereye varacak? Yoksa geleceğin dünyası, bu şekilde mi harmanlanacak? Şahsen ben, hiç de öyle olacağını sanmıyorum... Tırnak içinde söylüyorum ki, bu yaşadığımız 'sosyal rezilliğe' daha fazla uyum sağlayamayacağız. Belki de... Mahatma Gandhi gibi yapmalıyız...

Gandhi'yi çoğunuz bilirsiniz... Bugünkü Hindistan'ı bağımsızlığına kavuşturan ilginç bir kişilik... Hintlilerin 'Baba' ve 'Yüce Ruh' olarak tanımladıkları önderleri... Bağırmadan-çağırmadan ve bilindik tüm yöntemlerin dışında yollardan hareketle, İngiliz Emperyalizmi'ne karşı mücadeleye girişti. İlk yaptığı iş: İngiliz malı kumaşları boykot etmek oldu. Boykot etmekle de kalmadı; kendi ürettiği bir 'çıkrık' yardımıyla kumaş dokudu ve bundan da bir giysi yaptı. Kimseye 'Siz de yapın' dememişti! Buna rağmen Halkına 'örnek' oldu. Bir anda tüm Hindistan Halkı, İngiliz kumaşlarını boykot etti ve Gandhi gibi kendi kumaşını dokuyup; kendi kendisine elbise dikti. Bu boykot ise Hindistan'daki İngiliz hegemonyasını bitirecek olan fitili ateşlemişti. Hindistan'daki İngiliz işgali sona erdi. Bu konuyla ilgili olarak yazılmış çok sayıda kitap var. Ben yalnızca konuyu özetleyeyim istedim. Meraklılarının mutlaka okumalarını tavsiye ederim.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Muharrem Bey, sosyal medya ile Gandhi'nin ne ilgisi var?"... Biraz daha sabır... Şimdi, arasındaki ilgiyi kendiniz kuracaksınız...

Önümüzde Kurban Bayramı var... Görün şimdi siz sosyal medyayı... Eline telefon alanı, yazacak da yazacak... Anlı şanlı sözler, ayetli-hadisli bayram mesajları paylaşılacak... Tırtıkla bir yerlerden; gönder gitsin! Ohhh tamam! Ne oldu? Bayram kutladık… İçimiz rahat! Allah aşkına siz söyleyin; tumturaklı bir yalan değil mi bu? Niçin kendimizi kandırıyoruz?

Oysaki büyüklerimizle aramızda, yalnızca bir sokak uzunluğunda mesafemiz var değil mi? Köyde anamız var, babamız var... Yukarıda bir mezarlığımız var... 'Sıla-i Rahim' diye bir kavram var... Tüm bunlar size bir şeyler anlatmıyor mu? Sizler 'Hüdayi nabit' misiniz? Elimizde cep telefonu; sözüm ona sosyalleşiyoruz... İnandık mı yani, Allah aşkına?

Biliyorum... Hâlâ Mahatma Gandhi ile b u konu arasındaki bağı tam olarak kuramadınız... Aslında çok basit bir ilişkisi var: Sen-ben-o; herkes... Hepimiz... Bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya karar vermişsek; kendimize yeni bir boyut açmış oluruz. Gandhi, İngiliz emperyalizmine karşı 'sessiz' bir direniş gösterdi. Bu direnişini ise İngiliz malı kumaşı giymemekle taçlandırdı. Bilmem şimdi anlatabildim mi?

Demem o ki dostlar, bizi 'sosyal medya' diyerek sözde sosyalleştirmeye ve aslında yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı bir şeyler yapmamız gerekiyor. 'Haydi… Gelin hep birlikte dünyadan soyutlanalım!' demiyorum ama ipin ucunu da kaçırmayalım... Küresel güçler bizi sanal dünyada oyalarken, etrafımızda nelerin değiştiğini hep birlikte gözlemliyoruz. Günlük yaşamı, eskilerin deyimiyle 'rû-be-rû' yani 'yüzyüze' yaşamak bizim elimizde... Dünya bu trendi çok önemserken, biz ne yazık ki, kocaman bir tuzağın içine düşüyoruz. Herkesin gizlenip, kendini 'kod adlarıyla' tanımladığı bir dünya, bizim gerçeğimiz olamaz! Böyle bir davranış, bizim kültürümüzle bağdaşmaz! Bunun farkında olanlar ise tez elden radikal bir karar almalılar!

Haydi, size bir teklif: Önümüzdeki Kurban Bayramı'nda bayramı sosyal medya üzerinden yaşamayın! Sıcacık ellerle tokalaşın! Mübarek elleri öpün! İpek gibi saçları okşayın! İletişimin holdingleri, varsın kazanmasın bu bayramda... Ama siz bu bayram 'kalp' kazanın...

Kalın sağlıcakla...

Anahtar Kelimeler: Muharrem Ergül, Sosyal Medya

reklam
Diğer Yazıları

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"