Son Dakika
Büşra ŞEN ÇOBAN
  • 14/01/2022 Son günceleme: 14/01/2022 10:34
  • 1.841

Kendimi bildim bileli hareketli ve sosyal bir insan oldum. Çocukken birden fazla spor ile uğraştım, ortaokulda bu sporların yanına tiyatroyu ekledim.

Dinlenmek benim için boş kalmak demek değildi, etkinlik değiştirmek demekti. Bir insan bir işten başka bir işe geçerek dinlenebilirdi.  Mesela ders çalışmaktan yorulunca biraz spor yapmak mükemmel bir dinlenme etkinliği olabilir. Okuldan çıkınca eve hiçbir zaman arkadaşlarım gibi erken saatte geldiğimi bilmem. Haftanın iki günü spor, iki günü tiyatro, hafta içi bir gün etüt.  Hafta sonları ise dershanem olurdu.

Liseyi ailemden uzakta farklı bir şehirde kazandım, okudum. Lise yıllarım da bir hayli hareketli dolu dolu geçti. Spor her zaman vazgeçilmezimdi. Çok sakin bir ilçede bile çok hareketli günlerimiz geçiyordu. Mesela 12. Sınıfta sınava hazırlık günlerimde hobi amaçlı turist rehberliği yapar, derslerime daha iyi motive olurdum. Bir nevi böyle dinlenirdim.

Ve üniversiteyi kazanmıştım. Hayallerimdeki üniversiteyi kazanmıştım; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi. Üniversite yıllarımda da çalıştım. İlk iki yıl öğrencilerin yapacağı standart işler yapsam da üniversite üç ve dörtte yaşıtlarıma göre daha iyi maddi şartlara sahip olduğum bir işim vardı. Kendi mesleğimi yapmaya başlamıştım. Üniversite üçüncü sınıfta öğretmenlik yapıyor ve maaşımı kazanıyordum. Sonrasında tempolu bir iş hayatım oldu. Öğretmenliğin yanında Dost Beykoz gazetesi ekibine dâhil oldum güzel işler yapmaya başladık. Bu iki işi birlikte yürütürken siyasi hayata dâhil oldum. Okuldan çıkıp diğer işlere vakit ayırıyordum.  Meslektaşlarım okuldan dörtte çıkıp evlerinde dinlenirken, benim hep birbirinden uzak ilçelerde toplantılarım ve çalışmalarım olurdu.  Eve gece yarılarında gelmek zorunda kaldığım olurdu.

İlkokul yıllarımda da okuldan çıkınca evime gelemiyordum, meslek hayatım da okuldan çıkıp evime ulaşamıyordum.  Sanırım sosyallik karakterimin, ruhumun bir parçasıydı. Bu tempolu yaşam beni mıknatıs gibi çekiyordu. Bu kadar işi bir arada yaparken de pek yorulmuyordum. Beni yoran ve körelten stabil ve sönük bir yaşam olacaktı. Derken hayatımın geri kalanını paylaşacağım adamla tanıştım bir yuvam oldu. Ve sonra anne oldum.

 Anne olunca işler ister istemez değişiyor.  Dünyanın en güzel meleği size emanet ediliyor.  Çocuğunuzu en iyi şekilde yetiştirmek istiyorsunuz, her anında yanında olmak istiyorsunuz. Onunla çok güzel anılar biriktirmek istiyorsunuz ama bir yandan da çocukla bazı şeyleri yapmak pek mümkün olmuyor; Tam zamanlı yoğun tempo gerektiren işler gibi. Çok sevdiğim öğretmenlik mesleğine bir süre ara vermek zorunda kaldım. Çünkü erken çocukluk döneminde çocuğumun her anında yanında olmak istedim. İlk adımlarında elini tutmak, ilk kelimelerini duymak ve birçok eğlenceli anı onunla yaşamak istiyordum. 

Yoğun ve tempolu iş hayatından uzaklaşmak elbette çok güzel.  Fakat birçok anne çocuğu için sosyal hayatını da bırakıyor ve buna “fedakârlık” adını veriyor. Sosyal hayattan vazgeçmiş bir anne ve sosyallikten mahrum bir çocuk ortaya çıkıyor. Anne olduktan sonra eve kapanan, arkadaşlarıyla görüşmeyen, sevdiği uğraşlardan vazgeçen birçok kadın var. Annelerin böyle davranmalarının birçok sebebi var tabi. Bunlardan biri “en iyi anne çocuğu için evinde oturan kendini soyutlayan annedir" algısı. Toplum, çocuklu anneyi sosyal ortamlarda istemiyor çünkü görmeye alışkın değil. Birçok restoran ve kafe bile çocuklu aile istemiyor. Bu konu ile ilgili çok kısa bir süre önce sosyal medyada “çocuksuz kafe istiyoruz" başlığı altında bir propaganda başlatıldı. Çocuklardan rahatsız olan bu kesim “ çocuk yapmayın, hayvan sahiplenin"  başlıklarıyla konuyu çok başka yerlere taşıdılar. Anne ve çocuğu istediği bir mekânda istediği yemeği yiyemeyecek düşünsenize. Anneyi sosyal ortamdan dışlamak topluma bir şey katmasa da anneye çok şey kaybettirir. Kendini sosyal ortamda ifade edemeyen, istediği sporu yapamayan, istediği yere gidemeyen anne ne kadar mutlu olursa çocuğunu ve çevresini o kadar mutlu eder. Daha önce çocuk dostu mekânlar ile ilgili çalışmalarımı önceki yazılarımda yazmıştım.  Ancak sosyal hayat kafelerden ibaret olmadığı için bu da yeterli değildir.  

Bu konuda kendi çocuğuma yaşadığım sosyal hayata dâhil olma serüvenimi sizinle paylaşayım;  Öncelikle aileye yeni gelen bebeğinizi hayatınızın akışına dâhil edin. Mesela doğumdan bir kaç hafta sonra kendinizi iyi hissettiğinizde günlük yürüyüşlerinize kısa zamanlı da olsa başlamak gerekir diye düşünüyorum.  Kara kış da olsa uygun kıyafetlerle bebeğinizi yürüyüşe çıkarmak anneye de bebeğe de iyi gelecek. Kırk gün boyunca anneyi ve bebeği evde tutmak zorunda olan düşünceye pek inanmıyorum.

Çocuğum üç aylıkken yüksek lisans yaptım.  Çalışan bir kadın olarak iş yoğunluğundan dolayı yapamadığım birçok şeyi çocuk vesilesi ile yaptım. Birçok röportajıma, toplantılara, kütüphanelere ve uzun seyahatlere bebeğimle katıldım. Çocuğu iş yaşantınıza, toplantılara dâhil etmek uygun ortamlar sağlandığı sürece mümkündür.  Anne sosyal hayata dâhil olunca anneye eşlik eden çocuk da birçok kazanımı gerçekleştirmiş oluyor. Mesela; iletişim becerileri gelişmiş, özgüvenli, sorumluluk sahibi olan çocuklar dış dünyaya dair tecrübesi daha fazla olan çocuklardır.  Bunun yanı sıra düzenli periyotlarla doğa yürüyüşüne çıkmak da anneye iyi geldiği gibi çocuğa da birçok katlı sağlar. Ormanda, engebeli arazilerde, doğa da çok vakit geçiren çocukların düz alanlarda, avmlerde vakit geçiren çocuklara göre analitik becerileri ve problem çözme yetileri daha gelişmiştir.  Çocuk annenin dünyasında, anne de çocuğun dünyasında ve ortamında uyum içerisinde var olabildiğinde daha sağlıklı ve daha mutlu bireyler var olacaktır.

Önceki Kestane balının diyarı Zonguldak’tan selamlar
Sonraki Filozof Çocuk