“Soğuğun içimize mıh gibi işlediği Polonya'nın şirin bir köyündeyiz.
”
Siz o kahveyi bilir misiniz?
Soğuğun içimize mıh gibi işlediği Polonya’nın şirin bir köyündeyiz.
İstanbul’dan önce uçakla Varşova’ya, ardından karayoluyla yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaki Bialystok şehrine, oradan da 42 kilometre uzaklıktaki Bohoniki Köyüne ulaştığımızda, karlar altındaki köye kar yağmaya devam ediyordu.
Polonya ile eski Rusya sınırındaki bu köyde kış kıyamet ne işimiz vardı?
Bugün kuzeyinde Litvanya, doğusunda Belarus olan bu köyün de burada ne işi vardı?
Avrupa’nın kuzeydoğusundaki bu köyün yüzyıllardır varlığını sürdürmüş olması da ilginçti. İlginçliği Avrupa kültüründen farklı bir kültürü yüz yıllardır devam ettirmesiydi. Ancak, köyün kültürel kimliğinin yok olmaya yüz tuttuğunu görmek yüreğimde bir acı hatıra olarak kalacaktı hep.

Yüreğimde kalan diğer bir acı da, Türklerin Balkanlardan atılması, Ahıska Türklerinin bir gecede Sibirya’ya sürgün edilmeleri, Kafkaslar’daki Çerkezlerin soykırıma uğraması, Musul ve Kerkük’ün ayak oyunlarıyla bizden koparılması hepsi ama hepsi Polonya’daki o köyü görünce acıma daha bir acı katmıştı.
Soğuğun, bırakın vücudumuzu, yüreğimizi bile üşüttüğü bu köyde kar kıyamet ne işimiz vardı diye de söylenmeden edemiyordum. Hem hava çok soğuk hem bir taraftan kar yağıyor hem de etraflarda pek kimselerde görülmüyordu.
Bu duygular içinde aklım çekeceğimiz Polonezköy belgeselindeydi. Burada biraz nefeslenelim.
Çoğunuz bilirsiniz.
Beykoz’un en güzel köylerinden biri Polonezköy’dür. Köyün kurucusu olan Adam Czartoryski’den dolayı dünyada Adampol (Adam’ın Köyü) olarak bilinir.
Lehistan’ın, (bugünkü Polonya’nın) Rus işgaliyle haritadan silinmesi üzerine Polonya’dan ayrılmak zorunda kalan Polonyalıların bir kısmı, Prens Adam Czartoryski önderliğinde Osmanlı İmparatorluğu’na sığınır ve 1842 yılında Polonezköy’e yerleşirler.
1842 yılından beri varlığını sürdüren Polonezköy, ne yazık ki, son yıllarda daralan ekonomisi, yasal sorunları, gençlerin yurt dışına gitmeleri, nüfus dengesinin bozulması gibi nedenleri kimliğini ve varlığını kaybetme tehlikesiyle de karşı karşıya kalmıştır.

Köyün kültürel kimliğinin zaman içinde yok olmakla karşı karşıya kalabileceği düşüncesi, hiç değilse mevcut Polonezköy’ün en azından bu haliyle belgelenmesi fikrini birkaç arkadaşla paylaştım.
Polonezköy’ü çok iyi bilen dostlarımdan Antoni, Dohada ve Daniel Ohotski’nin projeye her türlü desteği vereceklerini belirtmeleri beni cesaretlendirdi.
İlk etapta bir ekip oluşturup Polonezköy’ün izini sürmek için belgesel çekimine Polonya’dan başlanılması fikri ağır bastı.
2006 yılı
7 Şubat
Sabah saatleri

Belgesel film ekibiyle yola çıktık. Ekipte belgesel film yönetmeni Mustafa Aksay, metin yazarı, gazeteci Nazım Alpman, bir kameraman, Polonezköy Muhtarı Daniel Ohotski vardı.
İlk durağımız Polonya’nın başkenti Varşova’ydı. Soğuk ülkede sıcak ilişkilerle başladı seyahatimiz.
Polonya senatosunda en üst düzeyde ağırlandık.
660 yıllık Türkiye ile Polonya arasındaki tarihi dostluğun devam etmesi temennilerinde bulunduk.
Tarihsel dostluk temelinde yapılan karşılıklı görüşmeler, Polonyalıların Osmanlı topraklarına rastgele gelmediklerini bize göstermişti. Çünkü iki ülke ve iki halk arasında derin bir anlayış ve kültürel hassasiyetler olduğunu görüyorduk.

Görüşmelerimizi ve Varşova izlenimlerimizi kayda aldık.
Soğuk ülkenin sıcak insanlarının arasında kameramız sürekli çekimdeydi. Polonezköy belgeseli için malzeme toplama, ipuçları arama iştahımız gittikçe artıyordu.
Ekipte bulunan Polonya asılı Türk vatandaşı olan Polonezköy Muhtarı Daniel Ohotski sanki Türkiye’nin Polonya nezdindeki fahri büyükelçisi, Polonya’nın da Türkiye nezdindeki fahri büyükelçisi gibi iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek için büyük bir çaba sarf ediyordu.
Ekip olarak kaybolan kültürel değerlerden, yok olan halklardan ve Polonezköy’ün geleceğinden sıkça bahsederek belgeselin önemini defalarca vurguladığımız bir sırada, Daniel Bey “yarın size bir sürprizim var” dedi. Sonra ekledi. “Yarın sabah erkenden yola çıkacağız. Belgesele başlayacağımız ilk nokta mutlaka orası olmalıdır.”
Nereye diye sordum. Önce “sürpriz” dedikten sonra, “uzakta bir köy” diye ekledi sadece.
Sabah kar yağışı altında ekip olarak erkenden yola çıktık.

Önce “Bialystok” şehrine oradan da “Bohoniki” adlı bir köye gideceğimizi öğrendik.
Bu köye niçin gidiyorduk? Hiçbirimizin bu konuda bir bilgisi yoktu.
Karlar altındaki bu köye yaklaşıp da, “Bohoniki Village” tabelasını görünce Daniel Bey ağzındaki baklayı çıkarıyordu.
Buyurun dedi. Karşınızda Avrupa’nın tavanında “Türk köyü Bohoniki.” Hepimiz şaşkın bir şekilde birbirimizin yüzüne baktık. Evet, gerçekten Bohoniki Müslüman lipka tatarlarının yaşadığı bir köydü ve Polonya’da Türk köyü diye biliniyordu. Demek ki dedim kendi kendime Türkiye’deki Polonezköy’ün kaderi bu köyün kaderiyle aynıymış ki, bu kış kıyamette buradayız.
Bu arada ekipteki Nazım Alpman sürekli not alırken, yönetmen Mustafa Aksay kameramana hiçbir detayı kaçırmamasını söylerken o da çekime ortak oluyordu.

Köye ilk girişte bizi Rus mimarisi tarzındaki köy camii ve yanındaki mahzun Müslüman Mezarlığı karşılıyordu.
İki yanı ahşap evlerle kaplı yolda araçlarla ilerleme imkânımız kalmamıştı. Kar sürekli yağıyordu.
Araçtan indik ve açık bir restaurant veya kafe var mı diye bakarken açık olan küçük bir restoran kafe tarzı bir yere girdik. Meğer köydeki açık olan bu küçücük köy evi tarzındaki tek yer burasıymış.
Yıllar içinde nüfusu gittikçe azalan Bohoniki Köyünün kaderi sanki Polonezköy’le eş zamanlı bir yitişe gidiyormuş onu gördük.
Mekanın sahibi Emir Bey, eşi Cennet Hanım ve kızları bu son hizmet yerini yaşatmaya çalıştıklarını Daniel Bey’in tercümesinden anladık. Emir Bey, “biz de burayı işletmezsek köy tamamen virane olacak. Direnmeye çalışıyoruz” sözlerini Daniel Bey bize tercüme ederken sanki Polonezköy’deki kendi direnişini tarif ediyordu.
Restaurantın ortasında yanan kocaman kuzinenin etrafında dizildik. Kuzinenin üzerindeki tencerede pişen o patatesli haşlama tarzındaki yemeğin artık misafirlerini beklediğini söylemek bugün ne kadar mümkün bilemiyorum.
Emir Bey ve eşi Cennet Hanım’la köyün geçmişini ve geleceğini konuştuk. Köyün geleceğinden endişeli olduklarını belirttiler. Konuştukça duygularımıza gözyaşlarımız eşlik etti. Daniel Bey’in tercümesi eşliğinde gördük ki, Ha Polonezköy ha Bohoniki…
Yemek yedikten sonra sıra kahve faslına geldiğinde köy girişindeki camiye, Türkiye’den getirdiği seccadeyi seren Danile Bey, Emir Bey’e Türk kahvesi bilip bilmediklerini sordu. Aldığı cevap olumsuzdu. Türk kahvesinden haberleri yoktu. Daniel Bey hazırlıklı gelmiş. Çantasından çıkardığı bir paket kahveyle cezveyi kuzinenin küçük ocağına koyarken gözleri yaşarmıştı. Polonya asıllı Daniel Bey, Türk asıllı Emir Bey’a Türk kahvesini yapmayı tarif ederken hepimizin gözyaşları utancından içimize akıyordu.
Bizim gözyaşlarımız utancından içimize akarken Daniel Bey’in gözyaşları Bohoniki Köyünde Polonezköy’ün geleceği için akıyordu.
Polonya’daki o küçücük Türk Köyü’nde bugün durum nasıl diye bilemiyorum ama o köyün buradaki benzeri Polonezköy sürekli kan kaybediyordu.
Son Polonya kökenli aile burada yok olmadan, kuzinenin üzerinde kahve nasıl pişirilir diye beklemeden, gözyaşlarımızı içimize akıtmadan bir ses, bir ışık, bir nefes bekliyor Polonezköy haberiniz ola.
Ha belgeseli unuttum sanmayın. Bohoniki Köyünde başlayan belgeselimiz Polonezköy’de sonuçlandı. Ortaya güzel bir belgesel çıktı. Polonezköy belgeseli yaparken meğer Bohoniki belgeseli de yapmışız. Aynı kader mi bilinmez ama iki köyün de ayakta kalması çok gayretlerle elan mümkün. Bunu bir de anlatabilsek.
Kalın sağlıcakla
YORUMLAR