Makaleler

Sevgilinin ölçeğiyle her daim sınanmak

18.10.2018 18:17
| | |
7781

Seyahat etme isteği, çocukken kapının tokmağına elimizi uzatıp açmaya kalktığımız anda başlıyor ve öleceğimiz vakte kadar, görevini azimle  yerine getiriyor. Ne yapsak olmuyor. Ademoğluyuz biz. Cennetten dahi (bir nevi seyahat edip) dünyaya gelmişliğimiz var. Duramıyoruz yerimizde, gezip görmeden, koklamadan, tatmadan dünyayı/içindekileri. Bazen gezmek, bazen kaçmak göçmek ve hatta bazen de iltica etmek üzere gideriz. Bunların en güzeli; elbette mavi sular, yeşil ormanlar, belki çöller vadiler görmek, sevdiğimiz dostları mekanlarında ziyaret edip onların hayatlarına bir müddet dahil olmak için gitmekliklerdir. Ama bazen, cidden üzen sebeplerdir alıştığımız coğrafyadan, toprağın-çiçeğin kokusundan ayrılışımızın nedeni.

Hep latifeler yapılır: Şu  pratik zekâlı vatandaşımızın bir soruna şöyle komik  bulduğu çözümü yazar, resmeder, konuşur ve deriz "Vallahi başka ülkede yaşayamam, canım Türk kardeşim yaaa". Çünkü cidden komik, başarılı ve enteresandır. Ülkeler arası kıyaslar yapılır ve denir ki; ahh İstanbul şehirlerin şahıdır, denize bizim sahillerde girilir, iyi fındık Giresun"da yetişir, Urfa peygamberler şehridir, Çukurova çok zengindir, Mardin medeniyetler şehridir, Çanakkale bizim şanımızdır, Kazdağları dünyanın dahi akciğeridir vs... O kadar çoğaltabiliriz ki bu övünülesi güzelliklerimizi, satırlara sığmaz.

Canım ülkemde faili ve nasıl olduğu meçhul yabancı gazeteci ölümleri, stratejik öneme sahip din adamlarının mahkemeleri, dün 3 TL olan bir ürünün bedelinin bugün neredeyse 30 TL olması, gün günden daha kötü olacak, ülke iflas bile edebilir naralarıyla terörize edilen yarınlarımız  derken... Artık resmen kaçma isteği uyanıyor ruhumuzda. Seyahatin bir çeşidi  ve zoru olan "hicret etmek". Olana bitene anlam veremediğimiz zamanlarda, elimizden birşey gelmediği hallerde, dayanacak gücü kendimizde bulamadığımız ruh durumlarında sığınılacak tek liman. 

"Baktın olmayi, bakmayacasun" der laz dostlarımız. Biz kadere iman etmiş insanlarız. Şahsen ben inancıma göre başımıza gelen maddi zararların, siyasi entrikaların, iş yerinde veya sosyal hayatta karşılaştığımız haksızlıkların bir hikmet üzere geldiğini, sınandığımızı ama çözüm arayacak mıyız diye özellikle sınanıp sınava tabi tutulduğumuzu düşünürüm. Ama Brunson ve Trump yendi bizi, domates ateş pahası alamadım, bu iktidar ve muhalefetle; ‘bizim sonumuz ne olacak?’ diyorsanız siz. Ya hicret edin dostlarım ya da baktınız olmuyor, bakmayacaksınız maalesef. Cidden üzgünüm, ama biliyorum ki dünyanın sonu değil. Biraz sabır ve dua, üzerimize düşen vatandaşlık görevini (ilk olarak vatana sevdamızı temize çekmek) yaparak, birbirimize sımsıkı kenetlenerek, galeyana gelmeden olan bitenin arka planını geçmiş ve bugünleriyle araştırarak, en önemlisi de eğer itiraz etmek ise en kanuni yollardan bunu yaparak biz bu işin içinden sıyrılırız biiznillah. Hicret Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından ilayı kelimatullah davası, nizamı alem şuuru için yapılmıştı. Bir gün Allah muhafaza inancımızdan ötürü yakılır yıkılırsak gideriz bu taşı-toprağı, suyu-ateşi, ovası-dağı cennet vatandan. Ama ne bilim dolar-avro var diye bırakamam ben vatanımı. Vatan sevgisi imandandır buyurur peygamberimiz. 

Hak, hakkaniyet çok bitişik laflar bence. Hakkım olanı hakkaniyetle istemek bence insanlığın matematik formülü. Misal; benim yaşadığım mahallemde bir kızkardeşimiz akşam saatinde tabiri ayıp ama resmen sıkıştırılıp bedenine saldırılmak istenmiş ya. Hah işte o kardeşimin canının ve ruhunun yanmasına karşılık o sapığın bulunmasını talep ediyorum. Bu hakkım. O ve diğer sapıkların bir daha o şekil rezil işler yapamayacak duygu ve durumsal hale getirilmesini istiyorum. (ister hadım edin, ister hormonlarını şapa oturtun) Bu da benim hakkaniyetim. Çok adil bir talep benimki. Böyle güzel vatanda, böyle mükemmel şehirde ve Beykoz gibi harika bir ilçede böyle haller duymak zoruma gidiyor, kanıma dokunuyor, içim bulanıyor. Annelik şerefini de tatmış bir insan olarak, isyanım arşa değiyor. Biz kendi evimizin önünde canımız, malımız, ırz-namusumuz tehlikede yaşar isek bu hal Rabbimiz katında sorumlulara/ yöneticilere vebal olmaz mı hiç? İyisi mi herkes artık eğitelim, eleyip beleyelim teranelerini bırakıp hakkaniyetle görevini yapsın. Çünkü "ömür sermayesini mücevher gibi işlemek" zorundayız. 

Amir Bin Fuheyre (Radiyallahu Anh)... Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ve Ebu Bekir (Radiyallahu Anh) ile hicret şerefine ermiş bir köle, bir çoban.İslamı ilk duyan ve ilk iman edenlerden.Hicretin o şahane kullarına, mağaranın etrafında koyunlarına çobanlık edip ve onlara süt ve haber taşıyarak yardım eden sadık. İlim yaymak üzere seçildiği heyette görevli olarak Bi'ri Maune'ye gelince tuzağa düşürüldü ve şehadete erdi. Azgın müşriğin attığı mızrak sırtından girip bağrını deldi geçti. Kanlar fışkırıyor ve fakat o aldırmıyordu. Ve gülerek o müşriğe"Vallahi sen kaybettin, ben kazandım" diyordu. Dahası da vardı: Katil müşrik Cebbar'ın gözü önünde şehit Amr Bin Fuheyre melekler tarafından göğe kaldırılıp tekrar yere indirilerek defnedilmişti. Katil etrafa baktı, gören var mı benden başka diye. Sonrası mı? Müşrik Cebbar oldu bize mümin Cebbar. İslamla şereflendi o sabır, sadakat, cesaret timsali çoban Fuheyre'nin yaşadığı hallere şahit olunca. Peki Fuheyre neden bağrında mızrakla, kazandım diye haykırıyordu, neyi kazanmıştı? Gönüller ödülü de cefası da geçici bu fani dünyadan mutmain olarak ayrılsın inşaAllah. Beyyine Suresi 8.Ayette mealen şöyle buyurur Mevlamız:

"Rableri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur."

Dostlar, Rabbimizin bizden bizim de Rabbimizden razı olacağımız ve ahirete erişeceğimiz bir hayat hepimiz için, tüm ümmet için en büyük duam. Bir kez gelinen bu dünyada sonsuz kalacağımız cennetin azıklarını depolamak için Rabbim bize güç, kuvvet, moral versin inşaAllah. Neredeyse kırk yaşına yaklaşan ben, çocukluğumda muzu veya fındıklı çikolatalı kremayı ayda 1 kez alıp yiyebilen bir ailede büyüdüm. Elhamdülillah. Şimdi 2018'de tekrar pazarda markette herşey çok pahalı, ABD bize oyunlar oynadı, köşeye sıkıştık ve istediğimizi makul fiyata alıp yiyemiyoruz diye kendimi öfke patlamalarına mahkum edemem. Nolur sizler de etmeyin. Gerçekten kazandım diyebilmek için hayırlı niyetler, salih ameller yeterli. Sonsuz emellerimiz ise, inşaAllah cennette. Tüm özlediklerimiz, tüm güzellikler inananlar için hazırlanan cennette. Kavuşmamız dileğiyle, baki Hüda'ya emanet olunuz. 

IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden

Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de 
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende 
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde 
Hangi ses yürekten çağırır beni sana 
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? 
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana 
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden 
Gemileri yaksalar da geleceğim sana 
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana 
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Anahtar Kelimeler:

reklam
Diğer Yazıları

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"