Kader GÜR
  • 20/10/2022 Son günceleme: 20/10/2022 15:17
  • 4.477

İnsan azmi, insan gayreti istikrarlı bir kişilikle buluştuğu zaman bir çok şeyin yolunu açıyor.

Emekçi bir insan olarak 25 yılı aşkın süredir kamu kurumunda görev yapıyorum. Bu süreçte kamuda çalışmakla yetinmeyip, basın yayın işleriyle de iştigal etmemiz nedeniyle toplumun tüm kesimleriyle iç içe olduk. Aslında bizim özümüz budur, Anadolu insanlığını muhafaza etmeye çalışırken, çoluk çocuğumuzu da bu doğrultuda yetiştirmeye gayret ettik. Yani çok şey öğrendik. O çok şeyin içinde en fazla insana gerekli olan şeyin hakkaniyet olduğuna inanarak hareket ettik.

Elbette ki bir siyasi kimliğimiz oldu. Ama bu siyasi kimliğimizin hiç bir zaman değerlerimizin, doğrularımızın üstüne çıkmasına müsaade etmedik. 25 yıl kamuda görev yaparken bir çok şeyi de ister istemez öğrendik. Ama bir şeye akıl sır erdiremedim.

Sendikalar!..

"İşçilerin çalışma ilişkilerinde, ekonomik, sosyal hak ve çıkarlarını korumak, sorunlarını çözme amacı ile kurulmuş ekonomik öğeler taşıyan, devlet, siyasi parti ve iktidar örgütlenmelerinden bağımsız kuruluşlardır."

Tanımlama bir çok makalede bu şekilde yer alıyor. Ama bugün ki sendikacılığa bakıyorum, yukarıda özetlediğimiz tanımlamadan çok uzak. İlişkiler işçilerin menfaatlerini koruyacak şekilde değil, işverenin menfaatlerini koruyacak şekilde yürütülüyor.

Bunun sebebinin de, sendikaların siyasilere yaslanarak iş kotarmaya çalışmaları olduğunu düşünüyorum. Örneğin Recep Tayyip Erdoğan'ın İBB Başkanı olduğu dönemde kurulan HAK-İŞ hepten ipe un sermiş. Tamamen iktidarı arkasına alarak örgütlenme yapıyor. İşin içinde iktidar olunca kurum yöneticileri de kapıları açmak zorunda kalıyor. İşçi sendikası olduğunu söyleyen HAK-İŞ, işçileri mağdur etme pahasına kendi çıkarları için girişimlerde bulunabiliyor. Örnek verecek olursak, Sağlık Bakanlığında, çoğunluğu eline geçirebilmek için mahkeme kanalıyla taşeron olarak çalışan işçi kardeşlerimizin üyeliklerinden yararlanıp, onları toplu sözleşmeden yaralandıramaması gibi.

HAK-İŞ yöneticilerinin hiç bir yerde aktif bir çalışması yok. Siyasi gücü arkalarına alarak tamamen kurum yöneticileri üzerinden, baskı kurmak suretiyle örgütlenme yapıyorlar.

Beykoz Belediyesi'nde, DİSK'e üye oldukları gerekçesiyle iki işçinin işten atıldığına yönelik tartışmaları duymayanınız yoktur herhalde.  Türkiye'de gündem olunca, bende Beykoz Belediyesi'nde üst düzey bir yönetici ile bu durumu konuşma gereği duydum.  

Üst düzey yöneticimiz aynen şu ifadeleri kullandı: İşçi HAK-İŞ'ten istifa etmiş, başka sendikaya geçecek. Ben işveren olarak onu geri döndürmek için uğraşıyorum. HAK-İŞ'ten bir kişi bile gelip, ya kardeşim niye istifa ettin, bir sorunun mu var' diye sormuyor. HAK-İŞ cephesinden, yardımcı olalım, istifanı geri çek diyen yok. Yani sendikacılık falan hak getire, oturdukları yerden sendikacılık yapıyorlar.

Beykoz Devlet Hastanesi'nde de durum çok farklı değil. Gariban işçi çalışıyor, 3-5 kişi de sırtını yöneticilere yaslamış bu işin kaymağını yiyor. Onların sendikasından istifa edip başka sendikaya gidenlere yönelik tavır değişiklikleri, aba altından sopa gösterme yüzsüzlükleri, yer değiştirme politikaları. Üstelik bunları kurum yönetici değil, aynı zamanda sendika temsilcisi sıfatıyla hem çalışan işçilerin haklarını koruma sorumluluğu olan hem de, işçilere karşı işverenin hukukunu korumakla yükümlü işveren statüsündeki bölüm sorumluları yapıyor.  Sanki iktidarın gücüyle hapsettikleri işçilerin hepsi, ya da kendileri üzerinden güç devşirdikleri mevcut iktidara oy veriyor.

Bir insan hem işçiler adına sendika temsilcisi, hem de işveren adına yönetici olabilir mi? Kesinlikle olamaz. Kokuşmuşluk burada başlıyor zaten. Bu durumda olan bir kişinin kadrosunda çalışan işçi sendika değiştirebilir mi? İşte işçiler bu şekilde baskı altına alınmıştır. Üstelik işçilere temsilcilerini seçmek gibi demokratik bir hakta verilmemiş, bütün temsilciler HAK-İŞ'e bağlı ilgili sendika tarafından atama yoluyla görevlendirilmiştir.   Yani sandık yoluyla vatandaşın seçip iktidara taşıdığı güce güvenerek kazanç elde eden sendika, iş yeri temsilcisi seçmek için bile işçinin önüne sandık koymaktan korkmaktadır.

Sendikanın siyasi partisi olmaz. Emek her şeyin üstündedir. İnsan emeğinin siyasete entegre edilerek ipotek alıntına alınması sendikacılık açısından da, ahlaki açıdan da doğru bir şey değildir. Bu tarz sendikacılık, çalışanların birbirlerini ötekileştirmesine neden olduğu gibi, rakip sendikaları da kamuoyu nezdinde, iktidara muhalif pozisyonuna düşürüyor.

Bu durum tabii ki, iktidarın gücünü kullanarak işçileri hapseden sendikaların işine geliyor. Ama yarın iktidarın değişmesi durumunda kendileri aforoz edilebilecekleri gibi, işçilere bedel ödetmek isteyenlerin olabileceğini hesap etmekten yoksun bir mantıkla hareket ediyorlar.

Bir sağlık çalışanı olarak yıllarca TÜRK -İŞ Konfederasyonuna bağlı Türkiye Sağlık İşçileri Sendikasının üyesi oldum. Rahmetli Mustafa Başoğlu'nun kurmuş olduğu sendika gerçekten sağlıkçılar için önemli kazanımlar elde etti. Bir aile ortamı vardı. Başoğlu işçiler için bir baba pozisyonundaydı. Bir çok konuda sağlık işçilerine katkı sağlayan Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası her şartta işçilerin yanında duran bir politika izledi. Allah rahmet eylesin. Başoğlu'nun vefatından sonra zaman zaman bazı yöneticilere karşı eleştirilerim oldu. Ama hiç bir zaman ne bir siyasi partiye, ne bir kurum yöneticine güvenerek örgütlenme yaptıklarına tanıklık etmedim.

Her fırsatta da, daha aktif, daha dinamik olmaları gerektiğini, bedel ödemeden hiç bir şeye sahip olunamayacağını sık sık dile getirdim.

Emeğin partisi olmaz. Bu ülkenin işçilerinin alın terini siyasete kurban etmekten vazgeçin. Bırakın işçiler hür iradeleriyle hangi sendikanın üyesi olacaklarına karar versin.

Yazarın Yazıları