Selanik’te özgürlüğe çağırmıştı

  • 30.03.2020 13:37
  • Okunma: 1349 kez

Mustafa ÇALIŞAN


BELGESEL YAZI DİZİSİ - SON BÖLÜM

1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra Said Nursi Selanik’teki Hürriyet Meydanı’nda, bir din adamı olarak ilk konuşmayı yapmıştı. Bu konuşmada şöyle diyor: Ey vatan evlatları! Hürriyeti kötüye kullanmayınız ki, elimizden kaçmasın.

...Zira hürriyet, saygı ve idrak hükümleri, şeriat terbiyesi ve iyi ahlak ile gerçekleşir ve gelişir. Said Nursi’nin bunları söylediği 1908’den bugüne aradan 110 yıl geçti. Özgürlükler, hürriyet, demokrasi adına arayışlar bir asırdır devam ediyor. İkinci Meşrutiyet’in ve Cumhuriyet’in parlamentoları, hürriyetin kötüye kullanılması derdi içinde azımsanmayacak ölçüde “Tedbir Kanunları” çıkardı? Bugün, hâlâ Avrupa Birliği normlarında özgürlük ve hürriyet arayışları devam ediyor.

Said Nursi, 1908’de Selanik’teki “Hürriyete Hitap” nutkunda çok önemli hususların altını çizerek tarihe not düşmüştü. Özetle; hâkimiyetin millete ait olduğuna işaret ettikten sonra girilmesi gereken “beş kapı” yahut bir diğer ifadeyle milletin bağlı bulunduğu ve onlarla cennete ulaşabileceği beş prensip hakkında bilgiler veriyordu. Bunlardan birincisi, “şeriat dairesinde ittihad-ı kulub (kalplerin İslâm ortak paydasında birleşmesidir).”

Bu madde Osmanlı Devleti’nin birliğini ve bütünlüğünü sağlayacak hareketlerin zor olduğu bir dönemde, Osmanlı Devleti’nin toparlanmasını sağlayacak önemli bir tespit niteliğinde… İkincisi, “muhabbet-i milliye”dir. Yani, milleti meydana getiren her bir fert, önce o millete mensubiyetinin farkında olmalı; ardından milletin diğer mensuplarını sevmeli ve milletin mensuplarını, birbirini sevmeye teşvik etmelidir.

Üçüncüsü, milletin eğitim ve kültür seviyesine işaret eden “maarif/Eğitim”dir. Bu yüzden eğitim, sürekli geliştirilerek tatmin edici bir noktaya yükseltilmelidir.

Dördüncüsü, “sa’y-i insani/insan emeği”dir. Herkese iş imkânı sağlanmalı ve herkes yaptığı işin adil bir karşılığını almalıdır. Beşincisi, “terk-i sefahat”tir. Hem fert, hem toplum seviyesinde, israf ve gösterişten uzak durulması şarttır. Sefahat, ihtilaflara sebep olduğu gibi, özellikle dönemin devlet memurları için, büyük bir huzursuzluk kaynağı olmuştur.

Said Nursi, hitabesinde, hürriyetleri kısıtlayıcı yönetimin sebep olduğu kötü alışkanlıkların ve ahlaksızlıkların maddi ve manevi zararlı etkilerine dikkat çekmiş ve “sada-yı hürriyet ve adalet” adına önemli tespitlerde bulunmuştu. Kısaca, hakiki terakki ve medeniyetin, ancak İslâm ahlakına sıkı sıkıya bağlanmakla elde edilebileceğini vurgulamıştı. Ardında da bir korkusunu dile getirmişti: “Eğer hürriyet her şeyi yapma serbestiyeti olarak anlaşılırsa,bu anlayış, bizzat hürriyetin ortadan kalkmasına ve hürriyetleri kısıtlayıcı yönetime geri dönülmesine sebep olabilir.” Maalesef tarih O’nu haklı çıkarmıştır!

“Ben Dindar Bir Cumhuriyetçiyim”

Bediüzzaman hayatı boyunca İslâmiyet adına hürriyet ve meşrutiyete sahip çıktı. Hürriyet, meşrutiyet, cumhuriyet gibi insanın şahsi teşebbüsünü harekete geçiren yönetim şekillerinin, gerçek manada kaynağını İslâmîyet’te bulduğunu ortaya koydu.

Bu kavramlar her ne kadar temel meselelerde İslâm’a ters düşmeseler de Avrupa’dan alındıkları hâliyle Batı’nın dünya görüşüne uygun bir vaziyetteydiler. Bediüzzaman bundan dolayıdır ki daima “hürriyet-i şer’iye”, “meşrutiyet-i meşrua”, “dindar bir cumhuriyetçi” tabirlerini kullandı. Esas olarak İslâmiyet’in dünya görüşü çerçevesinde hürriyeti, meşrutiyeti, cumhuriyeti, demokrasiyi “terbiye” edilmesi şartıyla destekledi. Bu şekilde bir yönetim tarzının ancak İslâmî bir yönetim olacağına, bunun ilk örneğinin de Asr-ı Saadet olduğuna işaret etti. Ona göre Asr-ı Saadet’in yönetim anlayışı “mana-yı dindar bir cumhuriyet”” şeklindeydi.

Said Nursi’ye göre bir devletin yönetim yapısıyla toplum ve insan yapısı arasında büyük ölçüde bir etkileşim söz konusu. Hürriyetçi rejimin yerleşmesi ve devamı ancak insan fıtratının aslına uygun bir şekilde canlandırılmasıyla mümkün olabilir. Ona göre Allah’tan başkasına boyun eğmeyecek ve diğer insanlara zulüm etmeyecek fertlerin meydana getirilmesi lazımdır.

Devlet Dinsiz Olmaz

Cumhuriyet hakkındaki görüşünü, henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce ortaya koyan Bediüzzaman, 1923’ten sonra, cumhurî rejime muhalefet iddialarıyla zaman zaman mahkemelere verildi. Bu sırada 1935 yılında sevk edildiği Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde, cumhuriyet hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, cevap olarak şöyle demişti: “Eskişehir Mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden, benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayat’ım ispat eder.” Ve buna delil olarak Siirt’te ilimle meşgul olduğu sırada, kendisine gelen çorbanın tanelerini karıncalara verişini anlatmış, bunun sebebini soranlara ise, “Bu karınca ve arı milleti, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyetperverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.” şeklinde ifade etmiştir.

Bediüzzaman, dinî ve imani hizmetleri gerekçe gösterilerek laikliğe aykırı hareket iddiasıyla mahkemelere verildiği zaman, Türkiye’deki laiklik uygulamasının din düşmanlığı şeklinde yürütülmesine olan tepkisini, Batılı manadaki ve din hürriyetine saygılı laiklik izahı ile göstermekte ve şöyle demektedir:

Laik cumhuriyet dini dünyadan ayırmaktır. Yoksa dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmadığını biliyoruz. Laiklik dine karşı tarafsız kalmaktır. Eğer laik cumhuriyeti soruyorsanız, ben biliyorum ki, laik manası bitaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim.

Bediüzzaman, bir milletin dinsiz olamayacağı ve Asya milletlerinde din duygusunun hâkim olması sebebiyle, laiklikteki tarafsızlık prensibinin din tarafına temayül etmesi, yani dine saygı ve hürmetin tarafında yer almasının zaruretine bilhassa işaret etmiştir. Gerçekten, Batılı manadaki laikliğin din düşmanlığı yapmaması ve dine saygılı olması gerektiği yolundaki görüş, günümüz doktrininde kabul edilmiş ortak bir değer hükmündedir.

Türk Dilini Korumuştur

Said Nursi, yazdıklarını inanarak yazmış ve neşretmiştir. Nursi, bir ilim adamında bulunması gerekli ideal vasıflara sahiptir ve bu vasıfları hayatında ölünceye kadar yaşamıştır, uygulamıştır. Şöyle ki: Hadis-i Şeriflerde ilim ve ilim adamı ile ilgili emir ve tavsiyeler bulunmaktadır. Mesela, ilim adamı maddî menfaat peşinde koşmaz, gerçekleri söylemekten korkmaz, gerçekleri saklamaz, vakar sahibi olur, ilmin izzetini korur... Nursi bu emir ve tavsiyeleri hayatında eksiksiz uygulamıştır.

Nursi’ye göre, toplumda müessir olabilmek için, ayet ve hadislerin tavsiyelerini yaşamaları gerekir. Ehl-i dalalet, ehlî-i ilmi korku ve maddî menfaat ile gemlen diriyor. İstikbalde herhâlde ilim hâkim olacaktır.

Nursi bir ilim adamı olarak, öğrendiklerini öğretmiştir. Hayatı boyunca kitap ve makale yazmış, lahika göndermiş, nutuk vermiş, idarî makamlara dilekçeler sunmuş ve mahkemelerde müdafaalarda bulunmuştur. Bütün bunları da hemen eksiksiz yayımlamıştır. Yayın hayatı bakımından Nursi, 20 ve 21. asrın ilim insanlarına yol göstermiştir, örnek olmuştur.

Hapishanelerde ve tecrid-i mutlakta dahi ilmî eserler yazmış, bunları yayımlamıştır. Nursi, ilmî çalışmalarında genellikle Türkçeyi kullanmıştır. Nursi, bizler gibi okullarda düzenli bir öğrenim görmemiş olmasına rağmen, güzel ve anlaşılır bir Türkçe kullanmıştır. Nursi’nin kullandığı Türkçe, Türk dilinin değişim geçirdiği memleketimizde, dolaylı olarak Türk dilinin güzel vasıflarının muhafazasına yardımcı olmuştur; mevzuun mahiyetine ve vasfına uygun bir Türkçedir. Yani “belagat” kavramının tarifine uygun bir dil kullanmıştır.

Nursi’nin eserleri, onun ölümünden sonra bıraktığı en önemli mirasıdır. Bu miras ona, hadislerde belirtilen sevabı kazandırmaya devam edecektir. Çünkü yazılmalarından bu yana, her geçen gün artan bir istek ve güvenle bu eserler okunmakta, elden ele dolaşmakta, dillerde konuşulmakta ve anlaşılmaya alışılmaktadır. Onun bu vasıfları, manevi cihadı yanında, insanlığa evrensel birer mesajdır.

Çözüm: Sanat, Marifet ve İttifak

Bediüzzaman, içinde yaşadığı coğrafyanın problemini, üç büyük düşman diye nitelendirdiği “Cehalet, zaruret ve ihtilaf ” bağlamında ele almaktaydı. Bu üç düşmana karşı, “sanat, marifet (bilim), ittifak (birliktelik)” silahlarıyla mücadele edilmesi gereğinin altını çiziyordu.

Bunun çözümü için bir eğitim projesi geliştirmişti. Doğu ve Güneydoğu’da “Medresetü’z- Zehra” adını verdiği eğitim kurumlarında ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen derslerinin birlikte okutulduğu “Vicdanın ziyasi, ulum-u diniyedir; aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesiyle) hakikat tecelli eder, ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup (tutuculuk) ikincisinden hile ve şüphe doğar.” Van Gölü kıyısında bu amaçla kurulmasını planladığı üniversitenin temelleri bile atılmıştı.

“Bütün Malımı Bir Elimde Taşıyabileyim”

Gençlik döneminde on beş sene kadar Van’da kalmıştır. Tarih, coğrafya, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe… gibi ilimlerin esasını kavramıştır. Ancak Molla Said, Van’da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o bölgenin ulemasına muhalif bulunuyordu.

Bu hususlar şunlardır: 

1. Kat’iyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabul etmemek. 

2. Hiçbir âlimden sual sormamak… Ancak kendisine sorulan sorulara cevap vermiştir.

3. Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men etmek… Onları da yalınız rıza-yı ilahî için çalıştırırdı.

4. Daima mücerret kalmak (evlenmemek, yalnız yaşamak) ve dünyada hiçbir şeyle alaka peyda etmemek... Bunun içindir ki: “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim.” demiştir. Bu hâlin sebebi sorulunca, “Bir zaman gelecek, herkes benim hâlime gıpta edecektir. Mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazariyle bakıyorum.” derdi.

Medreseden Cepheye…

Bediüzzaman, 1. Dünya Savaşı başlamadan önce Van’da, Erek Dağı’nda talebe yetiştirme hizmetiyle yoğunlaşmıştır. Hedefi 500 imanlı talebe yetiştirip onlarla dini tebliğ ve tecdit hizmetinde bulunmaktır. Çok geçmeden savaş patlar. Said Nursi, yetiştirdiği 500 talebesi ile Ruslara karşı cihada katılır. O savaşta talebelerin hemen tamamına yakını ya esir olur, ya da şehit…

O muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit yanındaki talebesi Molla Habib ile İşaratü’l- İ’caz namındaki eserini telif eder. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de sipere girdikleri zaman, kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu…

Savaş şartlarının tabii bir sonucu olarak Ruslar Said Nursi’yi esir aldılar. Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevk ettiler. Esir olduğu Sibirya’dan Allah’ın inayetiyle kaçar ve Almanya üzerinden Türkiye’ye gelir…

Türkiye’nin şartları kırılgandır. Cumhuriyet idaresi onu Şeyh Said hadisesini gerekçe göstererek Van’daki mağarasından alınıp sürgüne gönderirler. Sürgün yeri Isparta’nın Barla nahiyesidir. 1925-1930’lu yıllarda Barla Anadolu’nun kuş uçmaz, kervan geçmez bir ücra yerleşim yeridir. Mahrumiyetin, kimsesizliğin, sahipsizliğin, gurbetin, yalnızlığın mekânıdır Barla.

Barla Diriliyor, Nursi Barla’da Diriliyor

Fakat Barla Said Nursi için yepyeni bir başlangıç olur. Onu sürgüne gönderenler farkına varmadan yeni bir hizmetin doğmasına vesile olurlar. Orası iman ve Kur’an mektebi hâline gelir. Daha sonra 130 parçadan, ya da 14 ciltten oluşan eserler yani Risale-i Nur Külliyatı Barla’da yazılmaya, telif edilmeye başlanır.

Said Nursi akla hayale gelmeyecek sıkıntılar, zulümler, ağır şartlar, hapishaneler, zindanlar, tutuklamalar, sürgünler, zehirlemeler, işkenceler ve tarifi imkânsız zorluklarla muhatap edilir. Fakat o, sönmeyen bir azim ve kararlıkla, irade ve hizmet aşkıyla insanların imanlarının kurtulmasına vesile olma mefkûresi ve ideali ile hayatının sonuna kadar mücadelesini sürdürür.

Said Nursi’nin Vizyonu: İslâm ile Modern Dönem İnsanını Barıştırmak Said Nursi’nin çizdiği yol haritasında; modern dönemde İslâmî kimlik meselesine bakışı, iktidar ve otorite ve modernite ve gelenek konularındaki problemlere yol ve yön gösteren, ışık tutan, geleneksel İslâmî ilimlerin nasıl ihya edilebileceği ve İslâmî ilimlerin dünya ve ahiretle nasıl bağdaşlandırılabileceği, çok açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Bediüzzaman’ın öncelikli olarak ilgilendiği meselelerden en önemlisi, aşırı dünyevileşen yani aşırı seküler olan bir dünyada İslâm ahlakını ihya etme misyonuydu. Müslümanların kendi bireysel yaşamlarında, küçük dünyalarında siyasi otoriteden bağımsız olarak dinini, diyanetini yaşayabileceği gerçeğinden hareket etmekti.

İslâm dininin inkişafının, imar ve ihyasının, İslâm inancının hayata adaptesinin, İslâmî fikirleri yaymanın ön şartı olarak hiçbir zaman siyaseti, siyasi çareleri ya da siyasi iktidarı olmazsa olmaz olarak görmemiştir. İslâm dini, bir İslâm devleti olmadan da inkişaf edebilir, insanlar dinini yaşayabilir anlayışının temsilcisi olmuştur. Siyasi iktidarların müdahalelerinin olmadığı zamanlarda İslâmdininin ve Müslümanların inançlarını çok daha rahatlıkla uygulayabildiklerini kendi pratiğiyle ortaya koymuştur. Bu bağlamda, yüz yıla yaklaşan hayat fotoğrafındaki kareler sade Müslüman olarak geleneksel İslâm’ı yaşama pratiğinin gelecekteki modern insanı toplumla barıştırmaya yönelik bir işaret özelliği taşımaktadır.

Bir diğer yorumuyla Said Nursi, geleneksel Müslümana, modern dünyaya meydan okuma imkânını vermektedir. Risale-i Nurlar modern bilimleri dikkate alarak Kur’an tefsiri mantığıyla insanımıza Kur’an ahlakıyla ahlaklanma öğretisini ve pratiğini göstermiştir.

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları