Osmanlı’da işkence - 2

  • 03.12.2021 18:05
  • Okunma: 867 kez

“…Kasabanın ortasında caminin minaresinden müezzinin sesi duyuldu. Oraya toplanmış halk endişelenmeye başlamıştı. Biraz sonra ahırın kapısı açıldı. On kadar Seymen beşer beşer iki yana dizildi. Aralarında, yalın ayak, başıkabak suikastçı Radisav geliyordu. Adeta seke seke ilerliyordu.

Parmaklarında, tırnaklarının bulunduğu yerde kanlı delikler vardı. Sırtında ucu sipsivri uzun bir kazık taşıyordu. Arkasında Mercan’la ona yardım edecek iki çingene yürüyordu.

…Halk bu isyanı hazırlayan yapıyı yıkan adamı görmek için boynunu uzatıyor ayak parmaklarının üstünde kalkıyordu. Onun niçin sıçradığını ve böyle seke seke niçin yürüdüğünü bilmiyorlardı. Kızgın zincirlerin göğsünde bıraktığı yaraları da görmüyorlardı. Çünkü eski gömleğini ve kuzu derisini giydirmişlerdi. Darağacına getiren o büyük suçu işlemiş olmak için onu azla anlamsız ve zavallı buluyorlardı. Yalnız; sırtında taşıdığı o uzun beyaz kazık sahneye korkunç bir anlam veriyor ve bütün gözleri üzerine çekiyordu.

…Bir sahneye benzer bu yere Radisav üç çingene ile birlikte çıktı.

…Halk her şeyi her hareketi görüyor ama söylenenleri işitemiyor ya da detayları seçemiyorlardı. Gördükleri de ilkin ilgi çekici değildi. Ama sonradan sahne öylesine korkunç bir görüş aldı ki… Hemen başlarını çevirip evlerine döndüler. Ve gelip geleceklerine pişman oldular.

Radisav’a, yatmasını söyledikleri zaman bir an durakladı.

Sonra sanki orada değillermiş gibi ne Seymenlere ne de Çingenelere aldırış etmeden Plevleli’ye sokuldu. Ve kendinden biriyle dertleşiyormuş gibi yavaş sesle:

-Eğer beni çabuk kazığa geçirir ve bir köpek gibi acı çekmeme engel olursan her iki cihanda azizi ol dedi. Plevneli, sıçrayarak geri çekildi. Onunla gizli konuşuyormuş izlenimini vermemek için bağırmaya başladı.

-Yıkıl, git gâvur…  Sultanın yapısını yıkmak cesaretini gösterdikten sonra şimdi de kadın gibi mi yalvaracaksın? Emredilen yerine getirilecek, sana layık olan cezanı çekeceksin!

Radisav’ın başı daha eğildi. Çingeneler üstündeki gömlekle kuzu derisini çıkardılar. Göğsünde zincirlerin açtığı yaralar meydana çıktı. Bunlar kızarmış ve şişmişti. Radisav artık hiç sesini çıkarmadan emrettikleri gibi yüzükoyun yattı. İlkin ellerini arkasına bağladılar. Sonra ayak bileklerine birer ip geçirdiler. Çingenelerden her biri bu ipleri bir yana çekerek bacaklarını iyice ayırdılar.

O sırada Mercan’da kazığı iki yuvarlak tahtanın üstüne yerleştirdi. Öyle ki sivri ucu tam suçlunun bacakları arasına geliyordu.

Sonra kemerinden geniş, kısa bir bıçak çıkardı. Yerde yatan mahkûmun önüne diz çökerek pantolonun iki bacağı arasındaki bölümü kesti ve kazığı adamın vücuduna girebilmesi için bir delik açtı.

Çingene yerden tahta çekici aldı ve kazığın yuvarlak tarafına ölçülü, ağır darbeler indirmeye başladı. İki vuruşta bir duruyor, kazığın girdiği vücuda bakıyor, sonra da çingenelere dönerek çok yavaş ipi çekmelerini tembih ediyordu. Suçlunun bacakları ayrık yatan vücudu içgüdü ile kıvranıyordu. Her çekiç vuruşunda bel kemiği katlanıyor, eğiliyor ama ipleri çekince yine dikiliyordu.

İki vuruşta bir, çingene, yerde yatan vücuda doğru eğiliyor, kazığın doğru yolda ilerleyip ilerlemediğine bakıyor, hayatla ilgili bir organı zedelemediğinden emin olduktan sonra tekrar işine devam ediyordu.

(Burada paylaşamayacağım kadar acı ve trajedileri atladıktan sonra)

…Plevleli, Mercan ve iki Seymen ile mahkûmun yanına gitti.

Emirlerinin yerine getirildiğini mahkûmun hala sağ olduğunu hiçbir organının zedelenmediğini ve daha da yaşayacağa benzediğini söyledi. Abid Ağa, ona hiç cevap vermedi. Yüzüne bile bakmadı.

Eliyle atını getirmelerini işaret etti.  Tosun efendi ile Antoine ustaya veda etti.

Herkes dağılmaya başlamıştı. Kasabadan tellalın sesi geliyordu. Hükmün yerine getirildiği ve yapıya zarar verecek kimsenin bundan da kötü cezaya çarptırılacağını ilan ediyordu.

…Hava kararınca işçiler aceleyle evlerine dönüyor, iskeleden bir an önce uzaklaşmak istiyorlardı.

Hava kararmadan Abid Ağa’nın bir adamıyla Mercan, tekrar Radisav’ın yanına çıktı.

Kazığa geçtikten sonra dört saat sonra hala sağ ve kendinde olduğunu gördüler. Güçlükle gözlerini çeviriyordu. Ayağını dibinde çingeneyi görünce daha yüksek sesle inlemeye başladı... Bu inleme son inlemesi oldu… (Uykusuz geceler, korku dolu günler geçti, Kış geldi. Abdi Ağa, bir yıl önceki gibi inşaatı köylülere teslim etti.)

-Gidiyorum ama bir gözüm burada kalıyor unutmayın!

Ama İlkbahar’da gelen Abid Ağa olmadı.

Tosun Efendinin yanında, vezirin gönderdiği başka bir adam vardı. Abid Ağa’nın korktuğu başına gelmişti.

“Durumu bilen ve her şeyi yakından görmüş olan “ biri onun Vişegrad köprüsündeki çalışmaları üzerine Sadrazam Sokullu Paşa’ya bol bol bilgi vermişti.

İki yıl süresince, her gün iki, üç yüz işçinin bedava çalıştıklarını, on para almadıktan başka kendi hesaplarına karınlarını doyurduklarını, Sadrazam’ın verdiği paraları Abid Ağa’nın cebine attığını (cebine attığı paranın kuruşuna kadar hesaplamışlardı) 

Bu gibi hallerde her zaman olduğu gibi, onun da hileciliğini, büyük bir çalışkanlık, sertlik maskesi altında gizlediğini, zulmüyle sadece Hristiyanları değil, Müslümanları da bıktırdığını, bu mübarek hayır işinden, bu zengin vakfiyeden sevineceklerine, tam tersine onu yapanları da lanetle andıklarını anlatmıştı. Ömrü boyunca memurların namussuzluğu ve hırsızlığı ile savaşmış olan Sokullu Mehmet Paşa, kendisine ihanet eden bu hırsızı çağırtıp hemen çaldığı paraları geri vermesini söyledi.

Ve daha büyük bir cezadan kurtulmak istiyorsa, hemen pılısını pırtısını, çoluğunu, çocuğunu toplayıp Anadolu’nun küçük bir kasabasına göç etmesini istedi…

Kaynak: İvo Andirç -Drina Köprüsü

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları