İki yıldır beklediği gün gelip çatmıştı. Yeşil elbisesini tersten giydi, başına bonesini taktı, kendisini ameliyathaneye götürecek olan sedyenin üzerine çıkıp uzandı. Odadan çıkarken, yan odanın kapısı açıldı; oradan da bir başka sedye belirdi. Bu ikinci sedyede yatan eşi idi. Ona baktı ve ikisi için de şifa dualarını içinden okumaya devam etti.
Dışarıda ahbaplardan, akrabalardan oluşan kalabalık toplanmıştı.
Sesli, sessiz herkes dua ediyor, cesaret verici sözler söylüyordu. İçlerinden birisi diğerleri gibi yanına yaklaştı, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” deyiverdi. Sedyedeki adamın içi cız etti, “Sahiden ölecek miyim?” diye sordu kendi kendine. O an için elinden gelen tek şeyi yapmaya devam etti. Dua etti.
Raif Öztürkile eşi İnci Hanım, hemşirelerle birlikte asansöre bindiler. Aşağıya indiler. Asansör kapısı açıldığında koridordaki ilaç kokusunu fark etti. Eşini koridorun sağındaki odaya, kendisini de soldaki odaya aldılar. Kim bilir, eşini bir daha ne zaman görecekti?
Ameliyathaneye girdiğinde işlevlerinin ne olduğunu bilmediği büyüklü küçüklü birçok alet ve makineyi gördü. Sedyeden alınıp ameliyat masasına yatırıldı. Tam üstündeki ışığa dikkat etti. 8-10 tane çok güçlü ışık veren projektör farını gördü. Onları teker teker saymaya başladı. Bileğinde damar yolu açıldı ve anestezik ilaç verildi. Bir süre sonra görüntüler ve sesler silikleşmeye başladı, çok geçmeden herşey tamamen karardı, sessizleşti…
***
2005 yılında, yani ameliyatından iki sene önce, doktor karaciğer nakli yapılması gerektiğini söylemişti. Fakat o canlı birisinden karaciğer almak istemiyordu; onun için kadavrayı beklemeye karar verdi.
İlk zamanlar bedenine uygun karaciğer bulunamadı. Bulunanlar ise acil ihtiyacı olan ve sırada bekleyen diğer hastalara veriliyordu. Bekleyiş uzadıkça uzadı.
Hastane günlerinden.
Aradan iki sene geçti. Bedeni artık dayanamayacağına dair sinyaller vermeye başladı. Karnında su birikiyor, zaman zaman şuursuzluk halleri yaşıyordu. Bu haller içinde kah saatlerce elleri havada açık bir şekilde dua ediyor, kah bir vakit namazını defalarca abdest alıp tekrar tekrar kılıyordu. Kimi zaman ev içindeki eşyaları farklı cisimlere benzetiyordu. Zihninin arkasında bulunanlar, hastalıktaki şuur kaybının tesiriyle su yüzüne çıkıyordu.
Bedeninin tüm direnci gitmeye başlamıştı. Sürekli yatıyordu. Gün geçtikçe daha da zayıflıyor, güçten düşüyordu.
Doktor bu haliyle ancak bir ay dayanabileceğini, acilen nakil işleminin yapılması gerektiğini söyledi. Ama kadavradan karaciğer hala bulunamamıştı.
Ortanca kızı karaciğerini vermek için gönüllü oldu, kilosu yetersiz olduğu için doktorlar yine kabul etmedi. Zaten annesi de buna müsaade etmiyordu. Kızının önünde yaşanacak daha nice uzun yıllar vardı.
Eşi, Raif Beyi gözünün önünde yavaş yavaş yitirdiğini görüyordu. Kararını vermekte zorlanmadı. “Ölsek de beraber, yaşasak da beraber” diye düşündü. Ve eşine kendi karaciğerini vermek istedi.
Doku uyumu olup olmadığını anlamak için testler yapılmaya başlandı. Bunun için uzun bir süreç başladı. Baştan sona tüm bedeninin tahlillerinin ve kontrollerinin yapılması gerekiyordu. Kan tahlili yapıldı. Çok şükür uyuyordu. İdrar tahlili yapıldı. Çok şükür ikincisi de uydu. Ultrason, röntgen, tomografi, MR…
Her birisinden önce uygun olması için dua ediyor; aldığı sonuçlara da şükrediyordu. Hepsinin tek tek taramasından geçti. Son olarak psikolojik durumu kontrol edildi. Organ vermeye uygun olup olmadığı, bunu gerçekten isteyip istemediği incelendi. Elhamdülillah bu rapordan da olumlu netice alınmıştı.
Karaciğer naklinden 1 hafta önce.
Tüm bunların sonucunda, nakil için her şey uygundu.
Doktor birkaç gün içinde ameliyatın yapılması gerektiğini söyledi. Hastanenin kan ünitesi yeterliydi, fakat her türlü tedbirin alınması için doktor yine de kan alınması gerektiğini söylemişti.
36 ünite kana ihtiyaç vardı. Bunu duyan Raif Bey ve İnci Hanımın yakınları kan vermek için hastanede sıraya girdiler. Herkes elinden geldiğince katkıda bulunmak istiyordu. Görevliler zayıf olanların kan vermelerini kabul etmediğinden sıradan çıkarıyordu. Fakat sıradan çıkanlar arkadan tekrar sıraya giriyorlardı. Böylece, 80 ünite kan toplandı. Bu, hastane için muazzam bir rakamdı. Hemşireler bu kalabalığı gördükleri zaman, devletin üst kademelerinden birisinin hastanelerinde yatmakta olduğunu zannettiler.
***
Kübra için hayatının en zor anı, anne ve babasının sedyeler üzerinde ameliyathaneye girdiklerini gördüğü andı. Ablaları ve abisiyle beraber bekleme odasına geçtiler. Hepsi suskundu. Aynı anda anne ve babalarını kaybedebilirlerdi. Veya eskisi gibi hep beraber mutlu bir şekilde yaşamaya devam edebilirlerdi. Dayanabilecekleri tek güce sığınmış, dua ediyorlardı.
Annelerinin ameliyatı 6 saat, babalarınınki ise 10 saat sürdü.
***
Karaciğer naklinden 36 saat sonra.
Raif Bey, şiddetli bir susuzluk içinde gözlerini açtığında, kendisini bir sürü alete bağlı olarak gördü. Boğazı kurumuştu. Suyu fısıltılı bir şekilde konuşarak isteyebildi. Ama sadece dudaklarını ıslatacak kadar su verdiler. Eşi aklına geldi. O ne yapıyor şimdi diye düşündü ama soramadı.
Yan odada ise Raif Bey'in durumunu merak eden biri daha vardı. O da aynı şekilde, bedenine çeşitli aletler takılı halde gözünü açmıştı. Gözlerini kapattığından beri ne kadar zaman geçtiğini kestiremiyordu. Çocuklarını fark etti yanında. Onlara baktı. Hepsine tek tek yemek yiyip yemediğini sordu.
Raif Bey, nefesini tüm gücüyle kullanmaya çalışarak eşinin nasıl olduğunu sordu ve onu görmek istediğini söyledi. İnci Hanımın iyi olduğunu, her ikisi de makinelere bağlı olduğundan şu anda görmesinin mümkün olmadığını söyledi hemşire. Dinlemedi. Yerinden kalkmaya çalışarak “Ya onu buraya getirin, ya da beni ona götürün” dedi.
Hemşireler, Raif Beyi susturmanın başka yolu olmadığını anlayınca, yan odada yatan İnci Hanımı sedye üzerinde bağlı olduğu aletlerle birlikte Raif Beyin yanına götürdüler. Onun iyi olduğunu gören Raif Bey sakinleşti.
Raif Beyi gören İnci Hanım da içinden, ta derinden “Elhamdulillah” dedi.
***
İnci Hanımın durumu iyiye gidiyordu. Bir hafta hastanede kaldıktan sonra taburcu edildi.
Raif Beyin ise daha bir dizi işlemden geçmesi gerekiyordu. Yeni karaciğerine bedenin tepki vermemesi için etkisi ağır ilaçlar içiriliyordu. Organ nakillerinden en çok önem verilen iki nokta vardı. Birincisi yeni organın bedene uyumu, ikincisi ise ameliyat sonrası kesinlikle bir enfeksiyon kapmaması. Raif Bey artık kendisine daha çok dikkat etmeliydi.
İnci Hanımın hastaneden çıkışından sonra Raif Bey hastanede bir hafta daha kaldı. Tuba ve ablası Ayşenur hem annelerinin, hem babalarının bakımını üstlenmişlerdi. Tuba zaten hemşire idi; Ayşenur da bu süreç içinde hasta bakımını bir hemşire kadar öğrenmişti. Biri evde annesinin başında, biri hastanede babasının başında, iyileşmeleri için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Raif Bey ameliyattan iki hafta sonra taburcu oldu. Tedavi süreci evinde de devam ediyordu. Günde 45-50 ilaç içiyordu. Bu ağır ilaçların birtakım yan etkileri oluyordu. Raif Bey, ameliyattan sonra sık sık bilinçsizlik hali yaşadı. Bu haller bir ay kadar sürdü.
***
Nakilden sonra Öztürk Ailesi.
Raif Bey eşinden karaciğer almış, ona borçlanmıştı. Birgün eşine “Hanım ben sana ciğer borçluyum değil mi?” diye sordu. İnci Hanım şaşırdı bu soruya, “Evet ama…” dedi. Raif Bey “Kalk hadi ödeşmeye gidiyoruz” dedi. İnci Hanım bilmediği bir geziye çıkmış gibiydi.
Raif Bey, İnci Hanımı bir lokantaya getirdi. Garsondan iki porsiyon Arnavut ciğeri istedi. Garsonların yanında eşine de sordu:
“Hakkını helal ediyor musun?”
“Evet, helal olsun” dedi İnci Hanım.
Raif Bey garsonlara döndü, “Şahit misiniz?” dedi.
Garsonlar gülerek “Şahidiz ağabey” dediler.
***
Raif Bey artık hayata farklı bir gözle bakıyordu. Geride bıraktığı hayatını düşünüyor, toplamaya çalıştığı puanların çoğunu çeşitli sebeplerle (gıybet, küçük isyanlar, kalp kırma gibi) döktüğünü hatırlıyordu. “Bu çok önemli fırsatı bana tekrar bahşeden, o sınırsız merhamet sahibi olan yüce Rabbime, sonsuz hamd, sena ve şükürler olsun” diye geçirdi içinden.
Çok şükür artık o sıcak yuvarlında her beraberlerdi. Bu hastalık aile bağlarını daha da kuvvetlenmesine sebep olmuştu. Her şey yavaş yavaş normale dönüyordu.
***
Raif Bey bu hastalıktan sonra duygusal manada da çok değişmişti. Daha önce katı kalpli bilinirdi, onu tanıyanlarca. Çünkü annesinin vefatında hiç gözyaşı dökmemişti. Babası vefat ettiğinde de ağlayamamıştı. Bu durum onun için yağmurun yağması kadar doğaldı. Elbette onları çok seviyor ve üzülüyordu.
Fakat düzen böyle kurulmuştu, bunlar olacak tabi bir hal olarak karşılıyordu. Hatta hacca gittiğinde de gece gündüz ağlayanları görüp “Ben neden ağlayamıyorum?” diye düşünürdü. İşte bu ameliyattan, bu büyük sınavdan sonra kalbi çok yumuşamıştı. Yolda bir yoksul çocuk görse içi burkulur, gözü yaşla dolar olmuştu.
Bunun sebebini İnci Hanım açıklıyor.
“Can ciğer dost olduk artık,” diyor. “Ne de olsa hanım ciğeriyle yaşıyor."
Özel Haber