“Hepimiz biliriz, biliriz de, lafa geldi mi mangalda kül bırakmayız da, şehirlerimizin tarihi dokusu kayboluyor diye nutuklar atarız da,
”
Neler kaybetmişiz, neler!
Hepimiz biliriz, biliriz de, lafa geldi mi mangalda kül bırakmayız da, şehirlerimizin tarihi dokusu kayboluyor diye nutuklar atarız da,
Şehirlerimizi ucube haline getiren beton sevdalısı yerel yönetici ve müteahhitlere kızarız da,
Yurt dışında gezdiğimiz şehirlere imreniriz de,
“Biz niye yabancılar gibi şehirlerimizi koruyamıyoruz” deriz de,
Sonra da eleştirdiğimiz yanlışları herkesten çok yaparız. Kültürel mirasımıza hoyratça saygısızlık yapıp, saygısızlığı meslek haline getirenleri de baş tacı yaparız.
Akşamları çay, kahve sohbetlerinde de “bizden bir şey olmaz üstadım” der, şuraya şu kadar imar verilse, şu kadar daire çıkar hesaplarını imanımızın şartı gibi önemseriz. Hele bir de kendi binamızı yıksak, şu kadar daire çıkar şehvetine kapılırız ki, sormayın gitsin. Hatta iki üç arkadaş hemen birleşerek inşaat şirketi kurarak da düşüncemizi taçlandırırız.
Bir çalışma seyahati vesilesiyle gittiğim Budapeşte şehrinde Macar Türkolog Edith Tasnadi’ye, “siz bu evde kaç yıldır oturuyorsunuz” diye sormuştum. Gerçekten çok eski görünümlü ve defalarca restorasyon gördüğü anlaşılan ev ilgimi çekmişti. Edith Tasnadi, yaşı hayli ilerlemiş bir Türkoloji uzmanı hanımdı.
Yüzüme baktı. “Muharrem Bey” dedi. “Biz aile olarak yaklaşık altı yüz yıldır bu evde yaşıyoruz.” Hayretler içinde kalmıştım. Sonra ekledi. “Yerine apartman dikmediğimize şaşırmış olacaksınız ama bu ev ailemizin tarihidir” deyince vay halimize bizim diye kendi kendime söylemeden edemedim.
Yazının başından “neler kaybetmişiz” demekle kaybolan tarihi dokumuzu ve kültürel değerlerimizi kastettim. Yoksa değerli büyüklerimizi kastetmedim. Beykoz’un günlük hayatına damgasını vuran büyüklerimiz ayrı bir yazı konusu olarak bende yerini koruyor.
Ancak ve ne yazık ki miras bırakacağımız şehirlerimiz ve kültürel değerlerimiz adeta ruhuna Fatiha okunacak hale gelmiştir. Biliniz ki kültürel değerlerimiz ölürse medeniyetimize Fatih okuyacak kimselerde kalmaz.
Şimdi kendime ve size “çocukluğumuzun Beykoz’undan geriye ne kaldı” diye sorsam, hepimiz kalan kültürel değerlerimizi zor sayarız.
Oysa öyle şehirler var ki, binlerce yıldır “fıskiyenin tepesindeki su zerreciği gibi” sürekli değiştiği halde hep aynı kalmayı başarmıştır. Şehir insanı beslemiş, insanı da şehrine ihanet etmemiştir.
İşte sizlere birkaç örnek; Gürcistan’da Tiflis, Suriye’de Şam, Fas’ta Merakeş, Mısır’da Kahire, Rusya’da, Petersburg, İtalya’da Siena ve Piza, Almanya’da Berlin, Makedonya’da Ohri, Macaristan’da Buda ve Peşte, Belçika’da Brugge, Çekya’da Prag… Bu örnekler uzar gider. Ülkemizden örnek verelim desek bir Midyat bir Safranbolu der ve kalırız.
Gelelim Beykoz’a;
Uşşak makamındaki şarkının son mısrası, “evvel giden ahbaba selam olsun erenler” der gibi, “evvel giden tarihimize, kültürümüze selam olsun” deyip hatıralarıyla avunacağız maalesef.
Bugün Cumhuriyetimizin kurucularından Mareşal Fevzi Çakmak’ın evinin Beykoz’da olduğunu bilen var mı? İçinizden bilenler çıkabilir, bilmeyenlere hatırlatayım. Beykoz Merkez Mahallesi’ndeki Panayır Sokağın başındaydı. 1950’li yıllarda yanınca uzun yıllar boş arsa olarak kalmıştı, sonra ne yazık ki boş arsa satılmış. Arsayı alanlarla yerine zevksiz bir apartman kondurmuşlardı. Oysa bina aslına uygun olarak yapılsaydı daha değerli olmaz mıydı?
Yine Beykoz Merkez Camii’nin yanındaki Cezayirli Gazi Hasanpaşa İlkokulu, o güzelim binada 1950’li yıllarda yıkılmış, kim hangi akla hizmet ederek bu binayı yıkmıştı anlaşılır gibi değildi.
Beykoz Merkez’le Yalıköy arasındaki çağının anaokulları olan “Sıbyan Mekteplerinin” yerinde de bugün yeller esiyor.
Yalıköy Camii’nin kıble duvarındaki o muhteşem çeşmede inşaat sevdalısı bir Belediye Başkanı’nın hışmına uğrayarak yıktırıldı. Yıkımı görenler hala bunu ağlayarak anlatırlar. Ama şimdi o çeşmeyi kime sorsan herkes “kapı, duvar.”
Paşabahçe’deki beyaz erguvan caddesini biliriz de, caddedeki erguvanları kim yok etmiş onu pek merak etmeyiz.
Nerede Beykoz’un ormanlarını korumak için kurulan “Orman Ameliyat Mektebi?”
Bu eğitim kurumu ve ne yazık ki savaş yıllarında ödeneksizlikten kapanmış, mektebin binaları “Orman Müzesi” olacağına farklı bir amaçla yaşatılmaya çalışılıyor. Amma velakin diyeyim burada.
Beykoz Verem Savaş Dispanserini hatırlayanınız var mı? Kapandı gitti. Bina metruk halde kaderiyle baş başa.
Beykoz Tekkeleri vardı bir de. Sayıları on dört civarında olduğu biliniyor. Bu tekkeler sadece dini bir merkez değil, aynı zamanda o günün şartlarında birer sosyal dernektiler. Beykoz Serviburnu Tekkesi en ünlülerinden biriydi. İstiklal Savaşı’nda Anadolu’ya silah sevkiyatı buradan yapılmıştı. Kuvayı Milliyenin merkezlerinden biriydi. Tekkelerinden bir ikisi hariç, diğerleri kaderiyle baş başa.
Tarihi Beykoz Çayırı başlı başına ayrı bir bahis, kırpıla kırpıla çayır adeta ortada boğulmuş. Çayırın denizle irtibatı da askeri birlik oraya yerleşince tamamen kesilmiş. Çayıra tehlike çanları çalmaya devam ediyor.
Kundura, Cam ve Rakı Fabrikalarını hiç konu etmiyorum. Onlar ayrı bir bahis maalesef. O fabrikalarımızı da renöve edemedik, kaybettik.
Daha sayamadığım birçok kültürel değerimizi kaybettik. Resmi ve sivil mimari örneklerimizi kaybettik.
Çiçekçilik, deri işlemeciliği, kalkan avcılığı, cam işlemeciliği, tarihi ceviz ve paçamız, yalılarımız, birçok değerimiz bugün yok, bir kısmı da yoklukla baş başa. Sahi gelecek kuşaklara ne bırakacağız? Zevksiz siteleri mi, kimliksiz rezidansları mı?
Kalın sağlıcakla
YORUMLAR