“Vatan ve millet sevdalısı, merhum Muhsin Yazıcıoğlu Başkanımız ile mesai arkadaşlarının ebediyete irtihalinin üzerinden tam 17 yıl; bir başka deyişle 204 ay, 884 hafta ve 6205 gün geçti. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz. Aradan geçen uzun yıllara rağmen, bu kaybın yüreklerde bıraktığı derin sızı ilk günkü tazeliğini korumaktadır.
”
Muhsin Yazıcıoğlu ve Yol Arkadaşlarının Şehadetinin 17. Yıl Dönümü
Vatan ve millet sevdalısı, merhum Muhsin Yazıcıoğlu Başkanımız ile mesai arkadaşlarının ebediyete irtihalinin üzerinden tam 17 yıl; bir başka deyişle 204 ay, 884 hafta ve 6205 gün geçti. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz. Aradan geçen uzun yıllara rağmen, bu kaybın yüreklerde bıraktığı derin sızı ilk günkü tazeliğini korumaktadır.
Zira bu kayıp, sadece bir siyasi figürün vedası değil; Türk siyasetinin vicdan ve ilkeli duruş sembollerinden birinin aramızdan koparılmasıdır.
Gelinen noktada Yazıcıoğlu ailesinin, hukuki sürecin maddi gerçeği ortaya çıkaracak şekilde sonuçlandırılması yönündeki kararlı mücadelesi devam etmektedir. Ancak üzülerek müşahede edilmektedir ki; devletin ilgili mekanizmaları, kamuoyu vicdanını teskin edecek somut adımları atmakta yetersiz kalmıştır. Hukukun evrensel ilkeleri ışığında, “gecikmiş adaletin adalet olmadığı” gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Davanın zaman aşımı riskiyle karşı karşıya bırakılması ya da delillerin karartılmasına yönelik her türlü ihmal, toplumsal güveni zedelemektedir.
Gülefer Yazıcıoğlu Hanımefendi’nin o vakur ama sarsıcı sitemini bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyoruz:
“Kardeşlik, sadece bir hitap şekli değil; zor zamanlarda sergilenen bir ahde vefa duruşudur. Sayın devlet büyüklerimizden, Muhsin Yazıcıoğlu’nun kendilerine gösterdiği samimi dostluğun ve hakiki kardeşliğin gereğini yerine getirmelerini ve adaletin tecellisine öncülük etmelerini bekliyoruz.”
Siyasi iktidar, gerektiğinde hızlı kararlar alabilme ve bürokrasiyi sevk etme kabiliyetine sahip olduğunu pek çok kez ispat etmiştir. Ancak aynı kararlılığın bu suikast dosyasında gösterilmemesi, kamuoyunda “çifte standart” algısını güçlendirmekte ve adalet mekanizmasına olan inancı sarsmaktadır.
Unutulmamalıdır ki; adalet mülkün temelidir ve bu temel sarsıldığında, devletin tüm kurumları bir güven bunalımıyla karşı karşıya kalır. Keş Dağı’nın karı altına gömülmeye çalışılan hakikat, bugün siyasi gücün gölgesinde kalmamalıdır. Gerçeklerin üzerini örtmek, mağduriyeti unutturmaz; aksine o mağduriyeti bir toplumsal hafıza hafızasına dönüştürerek tarihe not düşer.
Muhsin Başkan’ın eksikliği, Türkiye’nin içinden geçtiği kritik süreçlerde ve dış politikadaki stratejik sınamalarda çok daha net hissedilmektedir. Onun; “Benim bulunmadığım bir Meclis çatısı altında milli egemenlik ve üniter yapı tartışmaya açılır” öngörüsü ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi bölgesel dizayn çabalarına karşı sergilediği tavizsiz duruş, bugün dahi yolumuzu aydınlatmaktadır.
O, siyaseti bir rant kapısı değil, bir “nizam-ı alem” davası olarak görmüştür. Bu onurlu duruşun bedeli ne yazık ki ağır olmuştur. Şahsi ikballerini, Muhsin Yazıcıoğlu* ismini meydanlarda zikrederek tahkim etmeye çalışanlar; “Neden hala karanlık noktalar aydınlatılmadı?” sorusuna verecek tutarlı bir cevap bulamamaktadırlar.
Sürecin yönetimine dair kamuoyuna yansıyan bazı tasarruflar, dosyanın akıbeti hakkında ciddi soru işaretleri doğurmaktadır:
* Dosyada kritik kararlar veren yargı mensuplarının görev yerlerinin ve unvanlarının değişimi,
* Delil niteliği taşıyan parçaları imha eden veya saklayan zanlıların serbest bırakılması,
* İhmali tespit edilen kamu görevlileri hakkında soruşturma izninin verilmemesi,
Bu tablo, hukuki bir süreçten ziyade idari bir koruma kalkanını andırmaktadır.
Muhsin Yazıcıoğlu; hayatını ilahi rızaya adamış bir Alperen, Anadolu’nun safiyetini siyasetin merkezine taşımış bir liderdi. Onun mücadelesi, niceliksel bir üstünlük değil, niteliksel bir ahlak davasıydı.
Buradan ilgililere bir kez daha çağrıda bulunuyoruz: Adalet, günü geldiğinde onu gölgeleyenler için de en büyük sığınak olacaktır. Gücün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu bir sistem tesis edilmedikçe hiçbir makam ebedi değildir.
Muhsin Yazıcıoğlu davası, bizim için sadece bir hukuk mücadelesi değil, bir şeref borcudur. Hak yerini bulana, sis perdesi aralanana kadar bu ses kesilmeyecektir. Hakikat elbet bir gün, siyasi manevraların ve dağların karının altından gün yüzüne çıkacaktır.
YORUMLAR