Makaleler

Maalesef; ESAS Gayelerimizi unuttuk

2014.07.26 00:00
| | |
5376

Şu son çekişmeler nedeniyle, ülkemizin akıbetini çok yakından ilgilendiren akıl almaz fitnelere ve sinsi oyunlara dalarak, esas gâyelerimizi maalesef unuttuk.

Her insanın niçin yaratıldığı, şu dünya misafirhanesine niçin gönderildiği, buradan nereye sevk edileceği, her şeyin Yüce Yaratıcısı tarafından AÇIK-SEÇİK bildirilmişti. Oysa böyle durumlarda nasıl davranmamız gerektiğini, üstadımız Bediüzzaman Hz.’de yaşantısıyla bizlere göstermişti.

Allaha c.c. binlerce şükürler olsun ki, o kirli ve ufunetli kara bulutlar kısmen dahi olsa dağılmaya başladı. Bunu fırsat bilerek, mutlaka çok iyi bilmemiz ve asla ihmal etmememiz gereken ESAS GAYELERİMİZİ tekrar güncellemeye çalışacağız…

  •  Şimdi rahat bir nefes alalım ve konuya odaklanalım:

“Önce Allah vardı; O’ndan evvel hiçbir şey yoktu. Sonra O c.c., gökleri ve yeri yarattı.” (Buharî Tevhid-22.) Allah Resulü. (s.a.s) bu hadîs-i Şerîfi i’rad buyurduktan sonra devam eder. “..Ve gökleri, canlı-cansız her varlığı, geceyi ve gündüzü var eden Rabbimiz, sonra insanı da yaratarak onun dünyadaki İMTİHAN macerasını başlattı. Yüce Allah, insana değer verip kendi ruhundan üfleyerek insanı, yaratılış hikmeti olan kulluk imtihanı ile baş başa bıraktı.” (Zâriyât Sûresi: 56.Âyet.) İnsanın imtihana çekileceği mekân için Allah c.c., sınırsız İlim, Hikmet ve Kudret ile Kâinatı halk ederek, şu yer küresini geçici bir misafirhane olarak tefriş eder. Ardından insanoğluna birbirini takip eden iki hayat verir. Birincisi dünya hayatı; fani, kısa ömürlü, cazibelerle dolu, ancak mutlaka kazanca dönüştürülmesi gereken bir hayat. İkincisi ise Âhiret hayatı; ebedi, ölümsüz ve asla kaçınılmaz, zorunlu bir hayat. Şeytan ise insana bu kadar değer verilmesine razı olmadı ve huzurdan kovulduktan sonra, bu kin ve nefret nedeniyle onları yanıltmaya ahdetti. Böylece insanoğlunun SINAVI başlamış oldu…

Nasıl ki ciddi sınavları olan öğrenciler, sınavı kazanıncaya kadar başka işlerle pek ilgilenemezler ve sadece o sınava odaklanırlar. Üstelik de her sınavın tekrarı da var, hiç kazanılmasa bile başka alternatifler de mutlaka var. Oysa her birimizin başında olan şu EBEDÎ HAYATI KAZANMA SINAVI, sadece bu kısacık ömürde kazanılması şarttır. KISACIK deyince, 300-400 sene ömürlü Musa AS’ın kavmi ile mülâkatı aklıma geldi. Kavmi Musa AS’a “..âhir zaman ümmetinin ömrü kaç yıl olacak?” diye sorarlar. Cevap: “60-70 sene” olunca şaşkınlık içinde; “acaba onlar o kadar kısa bir ömür için, EV yapacaklar mı?” diye sorarlar. Çok ilginç, değil mi? Bir de bizim şimdiki ahvâlimize bakınız!...

Dünyadaki bu ciddi sınavımızın ne tekrarı var, ne iltiması var, ne de başka bir alternatifi var! Daha da önemlisi diğer sınavlarda süre bellidir. EBEDÎ HAYATI KAZANMA SINAVININ süresi ise tamamen gizlidir ve takdir-i İlâhinin elindedir. Genç-ihtiyar, müdrik-gafil, mü’min-kâfir fark etmiyor. Yani kim bilir; belki de eşimiz, dostumuz ve sevdiklerimizle helalleşemeden, kapımızı ansızın çalıveriyor ölüm. Ne bir saniye öne çekilir veya ne de ertelenir. Padişah, Kral, Prof., Dr., Paşa, ünlü Artist, Solist, Hakim, Savcı, Futbolcu, siyasetçi, şeyh, köle, ağa veya Milyarder, dahi olsak, herhangi birimize hiç iltimas etmiyor ölüm...

İşte böylesine önemli bir sınavda olduğumuz halde ve böylesine kritik bir ZAMAN sorunumuz da var. Şeytanın aldatıcı vesvese tuzaklarına da kolayca düşüveriyoruz. Okul, iş, alış-veriş, çoluk-çocuk, maç, gezi, yolsuzluk, operasyon, ihanet, seçim, geçim derken, ölüm ansızın geliveriyor. Sadece tek bir günde 300 000 küsur insan sevk ediliyor Âhiret âlemine. Ölüm gelmese bile, ölümün habercileri olan beyaz kıllar veya hastalıklar geliveriyorlar. Bazen bu ikazlardan bile gafiliz ve gaflet içinde yaşamaya devam ediyoruz…

Hz. Ömer’i hatırlayınız: Özel bir ücretle bir köle tutmuştu. Kendisine her saat gelip “ÖLÜM VAR YÂ ÖMER” dedirtiyordu. Yıllar geçmişti ki Hz. Ömer o köle ile helalleşerek, “..seni azat ediyorum, görevin bitti” deyince, köle sebebini sormuştu. Hz. Ömer şakaklarındaki beyaz kılları gösterip, “o göreve bunlar başladılar, hem de hiçbir ücret istemeden”buyurmuştu.

Peki, bizlere hiç mi haberci gelmiyor? Elbette bizlere de gelen bu habercileri ve ikazcıları, niçin hiç ciddiye almıyoruz? Niçin bu kadar rahatız? Niçin hiç endişelenmiyoruz?...

Oysa Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed SAV bile “..beni hûd suresinin Emr olunduğun şekilde dosdoğru ol(112.) Âyeti ihtiyarlattı” buyuruyordu. Yani Cennetle müjdeli olduğu halde hesap verme endişesiyle yaşıyordu. Peki, bizler neyimize güveniyoruz ki pek endişemiz yok? Yüce Rabbimiz tarafından nelerle emr olunduğumuzu bile merak etmiyoruz. Merak edip öğrensek bile, acaba niçin hep hafife alarak geçiştiriyoruz?...

Şu fitne asrımızaki, şu zorlu sınavda; “ellerimizden tutması ve bizleri aydınlatması için”,özel ilim, zekâ, fotoğrafik hafıza, cesaret v.s. özel donanımlarla görevlendirilen Bediüzzaman Hz.’ni bile çoğumuz tanımıyoruz. Tanısak bile o hârika eserlerini titizlikle okumaya niçin her gün vakit ayıramıyoruz? Oysa o bizler için dünya hayatını feda etmişti ve şöyle haykırıyordu:

“Bana; sen şuna-buna niçin sataştın diyorlar:Karşımda müdhiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi?”… ..“Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, (o günkü nüfus) yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım: Çünki; vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur” diye haykırıyordu.

Bizleri böylesine düşünen bir zâtı hiç mi merak etmiyoruz? Siyasi çekişmelere iştirak etmek, bunlardan daha mı önemli? Oysa Bediüzzaman Hz. oy verme konusunda da çok önemli bir şablon çizmişti. “Siyasete bulaşmadan, seçim önceleri ciddi bir tetkik yaparak, İslâm’a müsamahakâr ve muhafazakâr, KİTLE sağ bir fırkaya oy vermek. Halkın % 70’ten fazlası HAKİKİ Müslüman olmadan, (İttihad-ı İslam Fırkası gibi) din adına kurulan partilere oy vermemek. ” Böylesine önemli şartlar ortadayken, hiçbir Nur talebesi siyasete soyunabilir mi? Yukarıdaki şablona tamamen uygun ve meşru bir iktidara karşı tavır koyabilir mi?...

..Veya, bütün bunlar EBEDÎ HAYATI KAZANMA SINAVIMIZDAN daha önemli olabilir mi?...

Madem ki olamaz; empati yapak, yukarıdaki sorulara muknî cevaplar bulmak zorundayız...

Anahtar Kelimeler: Dost Beykoz, Beykoz, Raif Öztürk

Diğer Yazıları

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"