Magazin

İşte Türkan Sultan’ın Beykoz’da ki Sarayı….

İşte Türkan Sultan’ın Beykoz’da ki Sarayı….
27.06.2017 21:17
| | |
11853

Türkan Şoray 6 ay önce hayatında yeni bir sayfa açarak Beykoz Kavacık’a taşındı. Şoray gazetecileri, Beykoz’da etrafını çiçeklerle donattığı yeni evinde ağırladı…

Yeni eviniz hayırlı olsun... Yeni bir düzen kurmak nasıl bir duygu?

- Teşekkür ederim. Eski evimde 25-30 sene oturdum. Orada çok fazla anım vardı. Yağmur’un çocukluğu da orada geçti. 6 yaşından 30 yaşına kadar o evde yaşadı. 50 yıl emeğimle yaptığım bir evdi. Bahçeye annemle diktiğimiz ağaçlar koskocaman olmuşlardı. Duvarlar, sevinçlerimin ve hüzünlerimin tanıklığını yapmıştı. Sırdaşımdı o ev. Çok kahrımı çekti. Ben de onun tabii. Ama artık vedalaşma zamanı gelmişti demek ki. Şimdi yeni bir ev, yeni bir heyecan, yeni bir enerji ve duygu... Artık yavaş yavaş alışmaya ve sevmeye de başladım zaten.

Evin her şeyiyle kendiniz mi ilgilendiniz?

- Mimarımız Esin’le birlikte yaptık. Bahçenin peyzajıyla çok uğraşıldı. Çiçeklerle ben uğraştım. Yalova’ya seralara gittim, sardunyaları tek tek seçtim. Palmiye, mavi çamlar, meyve ağaçları ve domatesler ektim. Kendime yeni bir uğraş edindim işte. Bu evin en güzel yanı, sonsuz yeşilliği. Kendi bölgemi de istediğim gibi çiçeklerle donatınca tam da istediğim gibi oldu.



Siz bu evi alalı ne kadar oldu?

- 1 sene oldu ama 6 ay önce taşındım. Tadilatı 6 ay sürdü. Ben ilk defa site içerisinde yaşamaya başladım. Daha önce müstakil evlerde oturuyordum. Site yaşamı çok farklıymış. Güvenlik çok sıkı bir kere. Güvenlik, eve gelene 30 kere neden geldiğini soruyor. Ayrıca çok sakin bir yer. Bizim için isabetli bir seçim oldu. Doğa ile iç içeyiz şimdi.

Komşularınızla aranız nasıl?

- Yan komşumuzla çok iyiyiz.

Kızınız Yağmur da burada mı yaşıyor?

- Evet. Ana-kız bir aradayız şükürler olsun. En üst kat Yağmur’un. Rahatsızlığımdan dolayı zor yürüyordum, evin büyük kolaylığı asansörü oldu. Ben orta kattayım. Yağmur’la hem beraber gibiyiz hem de kapılarımızı kapattığımızda ayrıyız.


Yağmur da yoğun çalışıyor. İkiniz için büyük bir ev değil mi burası?

- Öyle çok büyük değil. Mütevazı bir büyüklükte. Burada kendime bir dünya kurdum. Bahçede saatlerce yeşilliği seyrediyorum. Her gün 11 tane gazete okuyorum. İnternetten gazete okumayı sevmiyorum, gazeteyi elimde tutup okumalıyım. O gelenekten vazgeçemiyorum. Günde 3 saatim gazetelere gidiyor. Kitaplarım var. 
Burada kendi kendime mutluyum. Gençlik heyecanları, ilk filmler, rekabetler... Yıllar geçtikçe ve insanın yaşı ilerledikçe birtakım şeyler törpüleniyor. 
İster istemez hayatı sorgulayıp olgunlaşıyorsunuz. Kendinizle hesaplaşıyorsunuz. Bilgelik dönemi gibi. Hayat beni öyle bir noktaya getirdi ki bugün neredeyim, konumum nedir, her şeyin çok farkındayım. Hiç affetmeyeceğimi sandığım insanları çoktan affettim bile. Kin ve nefret duygularımı törpüledim.

Sevmenin en önemli ilaç ve duygu olduğunun artık daha fazla farkındayım. Sevgi verdikçe çoğalıyor ve geri dönüyor. Hayatım boyunca sevilmek benim için çok önemliydi. Şöhret umurumda değildi, sevilmenin ve sevmenin güzelliğini yaşıyorum. Dokunarak sevmenin tadını hiçbir maddi değerle değişmem. Sadeliğin, yalın yaşamanın güzelliğini şimdilerde daha iyi keşfettim gibi geliyor bana ve kendimi böyle daha iyi hissediyorum.

Ermişlik gibi bir şey mi?

- Yok canım, o çok iddialı bir sözcük. Daha hoşgörülüyüm... Kendimle hesaplaşma dönemimi tamamladım sanki. Yaşamın anlamını ve var oluş nedenimizi düşündükçe, aslında evrenin içinde bir hiç olduğumun farkına varıyorum. Ve bu insanı iyice sadeleştiriyor. Nefes alan her varlığa saygı duymak çok değerli geliyor. Varlığı ve yokluğu paylaşmak bir de. Bu duyguların güzelliği ve derinliği beni öyle güzel besliyor ki... Bu manada kendimi şanslı hissediyorum. Kendi başıma ya da yakın çevremle iyi olmak bana yetmiyor. Bundan böyle daha çok insanın hayatına dokunup, daha çok hayata mutluluk vermek gibi bir amacım var.

Şimdilerde sinemada pek çok genç oyuncu var. Siz şu anda oyuncu olarak kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

- Onlara çok sevgiyle bakıyorum. Bu dönem onların dönemi diye düşünüyorum. Sinemamız adına yapılan her güzel işi sevgiyle, gururla alkışlıyorum. İyi oyunculuklar beni heyecanlandırıyor. Biz sinemamızda önemli bir dönem yaşadık. Şimdi onların zamanı.

Doğanın kanunu böyle. Bunu gülümseyerek kabul ediyorum. Seyircimizin gözünde yıllar önceki algımızın devam ediyor olması, hâlâ onların yüreklerinde olmamız onların gönül güzelliğinden. Bu açıdan genç kuşaktan daha şanslıyız. 

Ama bu karşılıklı sevgi bağını kolay inşa etmedik. Uzun yıllar sürdü. Ben bunun değerinin farkındayım. Hollywood’da bile 40 yaşını geçmiş kadın yıldızlara çok az teklif geliyor. Hele Türkiye’de belli yaştaki kadınlara çok daha az. 30’lu yaşlarda olsam çok farklı olurdu. 

Ama bu hayatın gerçeği ve değiştirmek mümkün değil. Ben bunu kabullenmiş durumdayım. Bundan kendime ıstıraplar, depresyonlar çıkarmıyorum. Takdirle ve tevekkülle karşılıyorum. Bir dönem filmlerimden dolayı güzel kadın imajım vardı. Hiçbir zaman özel hayatımda güzel kadın takıntım olmadı. 
Onun için de daha ilerlemiş yaşlardaki değişimim beni hiç rahatsız etmedi. Güzellik takıntım olsaydı ve bugünlere öyle gelseydim çok mutsuz bir insan olurdum. O bakımdan hiçbir mutsuzluğum yok. 
Her halimle kendimle barışığım. Beni hayatta mutlu eden iki önemli şey var. Biri ne olursa olsun yıllardır seyircimle kurduğumuz bağın bitmemiş olması, hâlâ onlarla sevgiyle kucaklaşmam, diğeri de kızım Yağmur. Bu iki güç bugün benim hayat motivasyonum.

Seyircinizin sizi çok sevmesini neye bağlıyorsunuz?

- Bu sinemanın bir mucizesi. İnsanlar o karakterleri çok sevdiler. Bizi onlarla özdeşleştirdiler.
* Ben sadece karakter olduğuna katılmıyorum. Sizin bir de doğallığınız ve sahiciliğiniz var...
- O da var. Ama seyirci benim samimiyetime inandı. Onları ne kadar çok sevdiğimi gördüler. Onlar için film çevirdiğimi, onlar için özel hayatıma tabular koyduğumu biliyorlar.

Yıllar sonra yönetmen olarak bir filme imza attınız. Filminizin dağıtımının doğru bir zamanda yapılmadığını düşünüyorum ben. Siz yeni bir film çekmeyi düşünüyor musunuz?

- Aslında yönetmenliğe devam etmek istiyordum ama sektöre biraz kırgınım. Sektöre kırgın olsam da sinemaya kırılamam. Kalbimdeki sinema aşkı hiçbir zaman bitmez. Sinema benim ölümsüz aşkım.
 

Kızınız Yağmur yapımcılığa başladı. “Dolunay” isimli bir dizi projesi hazırlığında şimdi. Diziye “Dolunay” ismini siz koymuşsunuz, doğru mu?

- Evet... Dolunay beni çok etkiler. İsim aradıkları zaman dolunay vardı. Yağmur’a “Dolunay koyun ismini” demiştim. Yağmur da daha sonra “Dolunay” koyduklarını söyledi. Hem şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Dilerim uğur getirir. Dolunayın bana uğur getirdiğine inanırım. Dolunayı izlerim. Hatta dua da ederim. Eve ilk geldiğimde hemen ayın nereden doğduğuna baktım.

Bu Yağmur’un ilk dizi yapımcılığı olacak...

- Yağmur sosyoloji okudu. Sonra da televizyon üzerine Amerika’da master yaptı. Toplumu çok iyi tanıyor. Benden bile daha çok film seyreder. Altyapısı çok hazır. 



Peki siz kızınızın dizisinde oynayacak mısınız?

- Hayır. Belki ileride ona film senaryolarında yardımcı olabilirim.

Sizi bundan sonra televizyonda izleyemeyecek miyiz?

- Şu anda istemiyorum. Ömrümü bu evde kendi dünyamda geçirmek istiyorum. Ama imza günleri hariç... O insanlarla sarmaş dolaş olmazsam yaşayamam. “Sinemam ve Ben” kitabım 6 ay önce yeniden basıldı. İkinci baskısını yaptı...

Kitabınızın ilk baskısı 5 sene önce çıktı. Ama hâlâ imza günleriniz neredeyse 9 saat sürüyor. Seyirci de eminim sizi izlemeyi çok özlemiştir...

- Evet. Kitap, seyircilerimle buluşmak için bir vesile. İmza günlerine devam edeceğim. Sevgili Bircan Silan (menajer ve basın danışmanı), her hafta önüme imza günleri için gelen tekliflerin listesini koyuyor. Yani daha uzun zaman bu buluşmalar devam edecek.

Yıllarca Yeşilçam’da çalıştınız. Emeğinizin karşılığını alabildiniz mi?

- O dönemin koşullarına göre evet aldım. Manevi olarak ise şükürler olsun ki halen almaya devam ediyorum.

Aşkı sormak istiyorum size. Filmlerinizde bize anlattığınız öyle büyük aşklar yaşadınız mı?

- Hayır, sadece filmlerde yaşadım. Filmlerdeki aşkların gerçek hayatta yaşandığını düşünmüyorum.



Tarık Akan rahatsızlandığında konuşmak istemişsiniz. Yoğun bakımda olduğunu öğrendiğinizde konuşamamışsınız ve ağlamışsınız, doğru mu?

- Evet. Hâlâ öldüğüne inanamıyorum. Vedalaşamamak içimi sızlatıyor. Çok zor, yarım kalmış bir hayat bana göre. Güzel bakan, seven, dost bir insandı. Ve önemli bir aktör.

İlerleyen yıllarda güneye yerleşmek gibi planlarınız var mı?

- Evet. İleride Bodrum’a gidip daha uzun kalmayı düşünüyorum. Denizi o kadar çok seviyor ve özlüyorum ki... Deniz benim meditasyonum.

Yağmur’un dizisi tutarsa belki size oradan bir ev alır...

- Dizi tutarsa artık Yağmur annesine bakacak. Dilerim başarılı olur.

Eski eşyalarınızla kolay vedalaşır mısınız? Yoksa atamaz mısınız?

- Atamam. Ama bu eve taşınırken yeni eşyalar aldık.

“Keşke birkaç çocuğum daha olsaydı” dediğiniz oldu mu hiç?

- İsterdim sanırım. Önemli olan çocuk sahibi olmaktan ziyade onu iyi yetiştirmek. Olsa iyi olurdu ama sanırım Yağmur çok kıskanırdı. (Gülüyor)
* Peki, torun sahibi olmak ister misiniz? Bu konuda Yağmur’a karışır mısınız?
- Çok isterim. Yağmur’un hayatına karışmam. Onun çok doğru kararlar verdiğine inanırım. Yağmur kendi gelir benimle paylaşır. Ona güveniyorum. Hayatı çok iyi tanıdı. Ama çok iyi niyetli. Hayatı boyunca kötülükle karşılaşmadığı için ne olduğunu bilmiyordu. O gerçeklerle de karşılaştı. Hayat dersleri aldı. Hayatı çok iyi tanıdı. Çok karakterli bir çocuk.

Hülya Koçyiğit, akciğer kanseri nedeniyle Amerika’da ameliyat oldu. Fatma Girik, geçen aylarda kalçasını kırdı. Filiz Akın da geçmişte kanser atlattı. Sizin de bir rahatsızlığınız oldu. Dört yapraklı yonca birbiriyle iletişim halinde mi? Birbirinizi arar sorar mısınız?

- Elbette. Biz yıllarca aynı yollarda yürüdük. Aynı acıları paylaştık. Bir olduk. Bir araya geldiğimiz zaman aynı şeylere heyecanlanıyoruz. Aynı anılara duygulanıyoruz. Bizimki kardeşlikten öte.

Herkes size âşık. Ama en çok Selim İleri mi?

- Bizim aramızda çok manevi bir şey var. Hayata bakışımız aynı. Hüzün dünyasında yaşamayı o da çok seviyor. Benim de öyle bir yanım var. Belki o yüzden anlaşıyoruz. Oralarda buluştuk onunla.

Yeşilçam mı, bugünün sineması mı?

- Bu soru “İki çocuğunuz var, hangisini daha çok seviyorsunuz?” gibi. Bugünkü sinema eski Yeşilçam’dan beslenerek oluştu.

“Vesikalı Yarim” mi, “Selvi Boylum Al Yazmalım” mı?

- Ayırmam çok zor.

“İkinci Bahar” mı, “Tatlı Hayat” mı?

- “İkinci Bahar”.

Yağmur mu, güneş mi?

- Her zaman yağmur.

Kariyer mi, annelik mi?

- Annelik. Kariyer sahibi olmak, o meslekte en iyisi olmak demek. Ama ben zirveye çıkayım diye kariyer sahibi olmadım. “Seyirci beni sevsin” duygum beni zirveye çıkardı. Kariyerim kendiliğinden oluştu. Şöhret de öyle. Şöhreti taşımak zordur derler ama o duyguyu da yaşamadım. Şöhret benim için beğenilmek, şaşaalı yaşamak değildi. Sadece sevilmekti.

Kendinize “Sultan” dedirtmiyorsunuz, değil mi?

- Allah korusun. Öyle söylüyorlar ama umarım buna layık olmuşumdur.

Hayran ya da fan kelimelerini de kullanmıyorsunuz...

- Sadece sevenlerim ve canlarım derim.

- Ülkemde en çok istediğim şey barış ve huzur. Bölünmüşlük, parçalanmışlık beni çok ürkütüyor. Her günümüzün bayram tadında yaşanmasını istiyorum, bütün kalbimle. Galiba en çok hoşgörüye ihtiyacımız var. Empati yapmaya...

Oyunculuğun temelinde empati duygusu yatıyor. Sürekli oynadığımız karakterleri içselleştirip “Onun yerinde ben olsaydım” duygusuyla besleniyoruz. O yüzden bu hayatımıza da yansıyor elbette. Belki de sanatçılar o yüzden daha duyarlı. “Ben sırça sarayımda oturayım” olmuyor.

Ülkesini seven her insan gibi tam mutlu olamıyorum. Sorumluluk hissediyorum. Çaresizlik hissediyorum. Haberleri izlediğimde, şehit cenazelerini gördüğümde içim acıyor. Bir de o aileleri düşünüyorum, yarım kalan o hayatları düşünüyorum. Ama en çok anneleri düşünüyorum. O annelerden biri oluyorum. İçim kan ağlıyor. Onların yerine kendimi koymamam mümkün değil.
Üniversiteye girme derdini aşıp, mezun olduktan sonra iş bulamayan o gençlerin dramını yaşıyorum. Yağmur’u onlardan biri gibi hissediyorum. Emeklilerin zor koşulları... Simitçi, hamal, temizlikçi, onların kuruşa kuruş eklemelerinden etkileniyorum...

Terör olaylarında yitip giden canları nasıl umursamaz ki bir insan? İktidar ve muhalefet arasındaki bu keskin ayrılık hepimize yansıyor.

Tanrı bize dünyanın en güzel topraklarını hediye etmiş. Bunu çoğaltmıyor, bunun tadını çıkarmıyor, huzursuz yaşıyoruz. Eğitim, sağlık, gelir dağıtımındaki adaletsizlik, kadına uygulanan şiddet, bir türlü bitmeyen kadın ve töre cinayetleri... Tüm bunlara duyarsız kalmam mümkün değil.

Sıradan vatandaş Türkan da bunu istiyor, sinema emekçisi Türkan Şoray da. Bu, bayram günü mesajım benim. Gerçekten en çok kucaklaşmaya ihtiyacımız var. Kollarımızı kocaman kocaman açalım. Sevgiyle sarılalım birbirimize. Ötekileştirmeden. Yaralarımızı sarmayı öğrenelim. Savaşarak öfkemizi değil, hoşgörüyle sevgimizi çoğaltalım...
Ben bunları yaşamak istiyorum. Bundan sonraki günler için umudumu hiç kaybetmiyorum. Bu güzel ülkede çocuklarımızın çok güzel günler yaşayacağını düşünüyorum ve bu düşünce beni mutlu ediyor.

Sağlığınız nasıl?

- Son 4-5 senedir sağlığımla uğraşıyorum. 2 sene önce bir operasyon geçirdim. Aslında çok bilinmeyen Cushing sendromu adında bir hastalığım var. Böbreküstü bezleri fazla kortizon salgılıyor. Kortizon biliyorsunuz şişmanlatan bir hormon. Son yıllarda önlenemez şekilde kilo almaya başladım. Teşhis edilmesi çok zor oldu. Yürüyememek, güçsüzlük, şişmanlık, kas zayıflığı, bunlar hep belirtileriymiş. Ameliyat oldum, fakat 1 sene önce yeniden nüksetti. Şimdi beyinden kortizon salgılandığı için önümüzdeki ay yeniden ameliyat olacağım. Doktorlar ameliyattan sonra bu rahatsızlığın geçeceğini söylüyor. Beyin söz konusu olduğu için hassas bir operasyon.

Haber Merkezi

Anahtar Kelimeler: Beykoz Yerel Gazete, Türkan Şoray, Röportaj

reklam

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"