“Çocukluğumuzun unutulmaz sesi Erol Evgin, “İşte Öyle Bir Şey” der de, şöyle bir zaman yolculuğuna çıkmaz mı hiç insan? Çocukluğunun yüzleri tek tek gelir gözlerinin önüne anı olarak… Şimdi çoğu yitmiş olan yüzler… Çoktan toprak ile sarmaş dolaş olmuş bedenler… Ne anılar, hey!
”
İşte öyle bir şey!
Çocukluğumuzun unutulmaz sesi Erol Evgin, “İşte Öyle Bir Şey” der de, şöyle bir zaman yolculuğuna çıkmaz mı hiç insan? Çocukluğunun yüzleri tek tek gelir gözlerinin önüne anı olarak… Şimdi çoğu yitmiş olan yüzler… Çoktan toprak ile sarmaş dolaş olmuş bedenler… Ne anılar, hey!
Ya, biz de çocuktuk bir zamanlar… Gelgelelim, içinde büyümüş olduğumuz o zamanın ruhuyla şimdikini karşılaştırdığımızda çok sevimsiz farklar görüyoruz, devasa.
Çoğu çocuk bir an önce büyümeyi ister. Sizi bilmem ama ben büyümeyi hiç istemeyen gruptaydım… Zaman beni haklı çıkardı ne yazık ki! Ama büyümekten kaçış yok, değil mi?
Ne çirkin bir dünyaya büyümüşüz meğer
Annelerin evlatlarını sokağa yollarken “çocuğum eve canlı döner mi?” şeklinde korku yaşadığı bir dönemdeyiz. Gencecik fidanların yolda, izde yaşıtlarının zorbalığına uğrayıp öldürülmeleri ayrı; okul ve çevresindeki uyuşturucu batağı ayrı dert… Aile içinde ağırlaşan geçim sıkıntısı dolayısıyla iyice artan huzursuzlukları saymıyorum bile. Çocukluğumdakinden farklı olarak herkes o kadar sinirli ki! Çok çirkin bir dünyaya büyüdük biz ne yazık ki.
Üç maymun olduk
Benim çocukluğumda, daha onurluydu insanlar… Daha cesurlardı… İçine büyüdüğüm bu zamandaysa herkesin kulağında kulaklık, elinde telefon, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” modunda. E kolay da değil tabii, herkes vahşi kapitalizmin zavallı birer kölesi olmuş durumda… Tek derdimiz, ağırlaşan hayat koşulları içinde geçimimizi sağlayabilmek. Sadece kendimizi önemser olduk. Üç maymun olduk.
Yeni Türkiye’de beyaz peynir konuşuyoruz!
Çoluk çocuk, birbirini tanıyan- tanımayan herkes, beyaz peynirin fiyatını konuşur olduk artık. Başka sohbet konusu yok! Eski Türkiye’de maddi zorluklar böyle açık açık konuşulmazdı. İnsanların özeliydi bu konular, başkasına anlatılmaya utanılırdı. Yeni Türkiye’nin ise normali oldu bu; başka sohbet konusu kalmadı. Çocuklarımızı adeta ekonomi profesörü haline getirdik; çoğu büyüklerinden daha akıllı konuşur oldular! İki lafı bir araya getiremez ezikleri de sırf seçimi sponsor edecekler ya da hatırlarını kırmayalım diye milletin vekili yaptık. Sonuç bu!
Yorum yok hakim bey!
Bugünlerde Epstein diye çalkalanıyor ortalık! Bize de zaten magazin lazım. Bu rezilliğin ortaya çıkışından çok önce, Türkiye’de çocukların kayboluşunun hesabını soranların soru önergeleri Meclis’te Akepe ve MHP oylarıyla ret edilmişti oysaki! Evet, bugüne kadar milletin Meclis’inde onlarca önerge verildi çeşitli nedenlerle kayıp çocuklar konusunun araştırılması için. Hepsinde ortak olan nokta ne diye soralım mı? Cevap basit: Tüm bu önergelerin Akepe ve Mhp oylarıyla reddedilmiş olmaları. Milletin çocukları kayboluyor. TÜİK kayıp çocuk sayısını açıklıyor. Ve kimsede tık yok! Kim arıyor depremlerde kaybolan çocuklarımızı? Ne oldu mesela bir deprem sonrasında Hollanda’da ortaya çıkan Türk çocuğuna? Nasıl gitti oraya ve akıbeti ne?
Toplumu ilgilendiren en önemli konularda bile milletin temsilcilerinin oy birliği edemedikleri zavallı bir döneme büyümüşüz biz meğer. Yazık bize!
Yorum yok hakim bey! Zaten savcı da yok sanırım!
Bilmemizi isteyerek bizi neye hazırlıyorlar?
Bir de kendinize şunu sorun: Dünyayı yöneten güçlü elitlerin adının karıştığı bu rezil Epstein dosyası neden ortaya çıkarıldı? Bu ortaya çıkışın ardında daha şeytani bir plan mı var? Bilmemizi istiyor olabilirler mi? Bizi korkutuyorlar. Peki, neye hazırlıyorlar?
Her şey tamam da hayvanlar niye?
Hayvanları bile düşman belleyen bir zihniyetin hortlamasına şahitlik ettiğimiz bir döneme büyüdük biz. Evet, Allah’ın, “sessiz kullarım” diye tanımladığı hayvanları öldürüyoruz hem de işkenceyle. Onların aç bırakılmaları için emirler veriyoruz. Besleme yapanları cezalandırıyoruz.
Böyle bir dünyaya büyüyeceğinizi bilseydiniz, büyümek ister miydiniz?
Her şey kabulüm de, şu dilsiz hayvanlardan ne istiyoruz be?
Koca bir tımarhane
Bizim çocukluğumuzda “uluslararası hukuk” diye bir kavram vardı. Devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerindeki kuralları belirleyen o ihtişamlı uluslararası hukuk. İnsan haklarını şekillendiren o yüce kavram… Ya şimdi? Şimdi birkaç tane delinin elinde oyuncak oldu dünya. Çocukluğunuzda bugünü rüyanızda görseniz, “yok artık” derdiniz. “Anne, var ya ben çok saçma bir rüya gördüm dün gece!”
Koca bir tımarhaneye döndü dünya!
Yaşasın delilik!
Ne karizmaydılar be!
Bizim çocukluğumuzda saygın bir şeydi devlet adamı olmak… Ne çok büyürdü gözümüzde onlar… Duruşları, bilgileri, giyimleri, kuşamları, ağırlıkları… Karizmaydılar be! Gelgelelim, biz büyüdük onlar da yitirdiler hallerini çekici kılan ne varsa… Mahallemizdeki kahvehanede 7/24 okey oynayan geveze Mahmut onlardan daha akıllı konuşuyor şimdi.
Örnek mi? Çook… Sayfalar almaz… İşte size birkaç örnek: Poposuna liyakatsizce koltuk bulanlar, hakaret eder oldular millete: vatandaşın maaşıyla, geçim sıkıntısıyla alay eder oldular… Giydikleri, taktıkları, yedikleri ve içtikleriyle utanmazlıklarını çekinmeden sergiler oldular üstelik. Liyakat eksikliğiyle yüzsüzce oturtuldukları makamlarda yönetmeyi beceremedikleri kurumların saygınlığını da yerin dibine batırdılar kendi saygınlıklarıyla birlikte.
Ah, güle güle eskinin vakur insanları! Ölmeden bir daha görebilmek nasip olacak mı acaba sizi?
Çağ atladığımız bir konu var ama
Liyakat demişken… Bizim çocukluğumuzda da torpil vardı mesela amma içine büyüdüğümüz Türkiye’de torpilde ve adam kayırmacılıkta çağ atladık ve üstelik bu konunun kahramanlarının arsızlıkta bize bir uzay sıçraması yaşattıklarına şahit olduk!
Yerli malı Türk’ün malı herkes onu kullanmalı!
Çocukluğumuzda okuduğumuz okullarda “kendi kendine yeten bir ülke” tanımlamasını ne çok duyardık ülkemiz için. Tarım ve hayvancılıktaki yeterliliği dolayısıyla gurur duyardık ülkemizle. Peh! Meğer kendimize yetmezmişiz… Yettirilmeyince anladık. O ünlü sözümüz şöyleydi yanılmıyorsam: Yerli malı Türk’ün malı herkes onu kullanmalı! Söz uçtu gitti: Hayvanı, eti, kömürü ve pek çok tarım ürününü ve daha nicesini ithal ediyoruz şimdi. Yerli malı falan laf-ı güzaf yani boş laf oldu. Ama SİHA’larımız, İHA’larımız falan var. Afiyet ile yeriz artık!
Bir şarkıdan nerelere!
Ah, bir çocukluk şarkısı nereden nereye götürdü beni. Ya sizi?
Yetişkin orta yaşımızın bizi getirdiği nokta işte bu.
Varsa eğer daha yaşanacak günümüz, bakalım nasıl bir yaşlılığa yol alacağız?
Ve Erol Evgin’in seslendirdiği bu ölümsüz şarkıyı o yaşlılıkta tekrar dinlediğimizde neler eklenecek acaba bu satırlara?
Neyse ki!
Neyse ki, çocukluğumuzdan bu yana değişmeyen tek şey var: O da ölüm! Dünya üzerindeki herkesin en büyük eşitliği. Herkese var! Çok şükür ki, her insanın yakasına yapışacak Azrail… Kimileri için iyice çirkinleşen şu doğa güzeli dünyadan bir göç, kurtuluş; kimileri için ise bir defoluş olacak bu!
Yani, günümüz değerleriyle anlatacak olursam: Kolunuzda en pahallı Rolex saatlerden olmayabilir ama herkesin bir ölüm saati var neyse ki!
Ola ki günün birinde ölümsüzlüğün yolu bulunursa, onu bilemem tabii. O zaman geldiğinde, bu konudaki adaletsizlikleri ve çirkinlikleri de kalanlarla konuşuruz artık!
Aç kalanlardan mısın?
Ramazan ayı geliyor. Hoş gel ya Şehr-i Ramazan! Ama sen benden de iyi biliyorsun ki, nüfus cüzdanında Müslüman yazan çoğu insan, tuttuğu oruçla sadece aç kalmış olacak. Gün içinde yediği kul haklarıyla orucunu çoktan bozduğunu anlamadan üstüne bir de bayramını kutlayacak. O iki yüzünden biriyle ihtişamlı Ramazan sofralarında din kardeşine oruç açtıracak; öteki yüzüyleyse adam kayırmalar, haramlar, fesat ihaleler, rüşvetler gırla gidecek…
Ey sevgili okuyucu! Sen hangi gruptansın? Bunu gösterecek bir ayna olsa keşke! Aç kalanlardan değil, layık olanlardan olman dileğiyle.
Neyse ne demiştik: iyi ki ölüm var…
Kalın sağlıcakla!
YORUMLAR