Herkes ve her şey gerçektir - 1

  • 03.05.2021 22:40
  • Okunma: 1049 kez

Saadettin KILIÇ


Ali Kılıç, sağ bacağında oluşan damar tıkanıklığı nedeniyle 36 yaşında ağır bir hastalığa yakalandı.

20-30 metre yürüdüğünde bacağındaki ağrılarının geçmesi için yollarda sık, sık dinleniyor ve eve her döndüğünde acılar içinde odasında sabaha kadar kıvranıyordu.

Eşi Elmas Kılıç ve ailece herkes çok üzülüyordu eğer babaları; inlemeden arada bir 10 dakika uyuyabilmişse ailece hep birlikte seviniyor, uyuduğunu gören, görmeyene koşarak “uyudu, uyudu” diye müjdeler veriyordu.

Aynı günlerde sağ ayak başparmağında etine batan tırnağını keserken parmağını da kesmiş, yarası bir türlü iyileşmiyordu. Damar tıkanıklığı hastalığından dolayı yeterli kan dolaşımı olmayınca sağ ayak başparmağı kısa zamanda kangren oldu.

Çare için gittiği Paşabahçe-SSK doktorları; “hemen diz kapağından aşağısı kesilmezse çok yakında belden aşağısını kesmek zorunda kalabiliriz” diyorlardı.

Hastalığını uzun bir süre çocuklarından gizlediler ama hane içinde dizinden ve belinden aşağısı kesilen başka hastalar sıkça konuşulunca onlar da babalarının sağlığının ciddiyetini anladı.

Elbette en çok acı çeken Ali Kılıç’tı ama eşi Elmas Kılıç da genç yaşta kocasının diz veya belden aşağıya kesilmesine inatla direniyor; tanısın, tanımasın her gördüğü insandan çareler umuyordu.  Koca karı önerileri ile çocuk dışkısının yaraya sürülmesini söyleyenler bile vardı.

Günler, günleri takip ediyor Elmas Kılıç pes etmiyordu. Büyük bir azmin sonunda aradığı çareyi, Haydarpaşa Numune Hastanesinde buldu. Doktor; ayak kesilmeden sadece sağ ayak başparmağının yarısını keserek iyileştirebileceğini iddia ediyordu.

Gerçekten de doktorlar,  önce başparmağının yarısını, iki gün sonrada tamamını keserek ölümcül tehlikeyi atlatmasını ve sağ başparmak ayakucundan beline kadar damarlarına çelik tel sokarak açılmasını sağladılar. Ağrıları azalmış ve daha az dinlenerek yürüyebilir hale gelmişti.

Almanya’dan kesin dönüş yapan Ali Kılıç’ın küçük erkek kardeşi Bayram Kılıç, abisinin hastalığından dolayı sürekli istirahat almasını bir fırsat görerek Şişe Cam Fabrikasının arkasında ortak bir bakkal dükkânı açmak istiyordu.

Sağlık sorununun olması ve istirahatliyken çalışmasının suç olduğunu bildiği için ağabeyi Ali Kılıç, teklifini uzun süre kabul etmedi “zaten benim param da yok” dedi.

Ama kardeş Bayram Kılıç “Sen bakkalda çalışma, sermaye de koyma dışardan bana akıl ver ama ortak olalım” deyip, sonunda ağabeyini ikna etti.

Karısı Trabzon, İstanbul seyahatinde trafik kazasında yeni vefat eden köylülerine ait olan, Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasının arkasında rampa başındaki bakkal dükkânlarını 20 bin liraya devir aldılar.

Kofin’i de, Ortaokula gitmesinden daha iyidir diye boyacılıktan bakkal dükkânına çırak transfer ettiler. Kofin için artık ayakkabı boyacılığı çağı kapandı, esnaflık çağı başladı…

Üç yıla yakın her Pazar günü boyacı olarak gittiği Şişe Cam Lojmanlarına ise sinsi ve kötü niyetli bahçıvanın oğlu da dâhil o kadar çok talep oldu ki; fakat  Kofin’in yerine lojmanlarına başka bir boyacı bir daha almadılar, Kofin ilk ve son boyacıları olmuştu.

Arkadaşları Ortaokul birinci sınıftayken, o fabrikanın arkasındaki bakkal dükkânlarında çıraklık yapmaya başladı. Abisi Salih Kılıç, 07,30, 16,30 arası hem Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası torna, tesviye bölümünde işçi olarak çalışıyor, hem de akşamları; gidiş, dönüşü dört saati bulan deniz aşırı Vefa Akşam Lisesinde okuyordu.

Üç, dört ay kadar sonra, (18 gün) okula devamsızlıktan dolayı okuldan atıldı.

Annesi, Kofin’in okumak istediğini bildiği için babasına sık, sık; “okumak istiyor okutalım bu çocuğu ” diyordu.

Babası ise hastalandıktan sonra çok değişmişti hem can derdinde, hem de yeni satın aldıkları bakkalı düşünüyordu.

“Abisi liseye kadar okumuştu da ne oldu? Okuldan atıldı, sonunda o’da aynı boku yer, bırak çalışsın” dedi.

En küçük kardeşi Alaattin bebek yaşlardaydı, kız kardeşi Sevcan da henüz küçük yedi yaşında İlkokula yeni başlamıştı, Saadet ablası 14 yaşında okumuyor ama ev işlerinde annesine yardımcı oluyordu. 

Abisi Salih’te artık Vefa Akşam Lisesine gitmiyordu fakat o’da Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasında çalışıyordu; yani yaşı ve şartları en uygun olan Bakkal Çırağı yine her konuda ortanca olan Kofin’di.

Babasının önerisiyle, günde bir lira harçlık karşılığında amcasıyla birlikte bakkalda çalışmaya başladı. Her gün düzenli bir sinema parası, bir lirası oluyordu ama Pazar dâhil dükkânları her gün açıktı, ne sinemaya gidebiliyor, ne de oyun için arkadaşlarına zaman ayırabiliyordu.

Biriken paralarıyla oynuyor ama mutlu bir çocuk değildi. Okula da gitmiyor, yaşıtlarıyla oynayamıyordu, son mezun olduğu Fatin Hoca İlk Okulunun önünden ne zaman geçse okul arkadaşlarının nefes kokusunu hatırlıyor, gözleri doluyordu.

Top oynamayı da çok özlemişti. Belki bir kaleci için yeterince uzun boylu değildi fakat refleksleri çok güçlü ve iyi yer tutup, iyi zıplayan mahallenin değişmez kalecisiydi.

Babası arada bir mal almak için dükkâna geliyordu. Rampada olan dükkânlarına mal arabaları çıkamadığı için; oğluna “mal arabalarını görünce beni uyar” diyordu. Şeker, un, pirinç, mercimek kamyonu, gaz tankeri veya meşrubatçıları kast ediyordu…

Amcası ise Almanya’da büyük fedakârlıklarla kazandığı paralarının raflardaki mallara dönüşmesinden hiç hoşnut değildi, babasından gizli, “arabalar gelince söyleme” diyordu.

Kofin, amcasının bu akıl dışı uyarısını dinlemiyor her gördüğü mal arabasını babasına söylüyordu, her söylediğinde de amcası ona öfkeli bakışlar gönderiyordu. 11 yaşında bir çocuk ve bir yetişkin olarak ikisinin arasındaki tek ciddi sorun buydu, başka da ne sorun olabilirdi ki?

Bir öğleden sonrası dükkânın içinde, Kofin, elinde süpürge eğilmiş tezgâhın arkasında yerleri temizliyordu, amcası da yanına gelip; raflardaki ispirto şişelerinin tozunu almaya başladı ve bedeniyle süpürdüğü yerin çıkış yolunu kapadı. Hiç konuşmuyor sürekli şişelerin tozunu siliyordu, sildiği şişelere de boş, boş bakıyordu.

Sessizlik sinir bozucuydu:

Kofin, sessizlik bozulsun diye başını kaldırdı, “ne o amca, niye siliyorsun o şişeleri” dedi.

Amcası, yanıt vermedi, Kofin yine eğilip ayaklarının önünde süpürmeye devam etti:  

Aman Allah’ım!

Amcası, sessizce tozunu sildiği bir litrelik dolu, mavi ispirto şişesini var gücüyle Kofin’in kafasına indirdi.

Dayanılmaz bir acı ve tarif edilemez bir sarsıntıyla olduğu yere yüz üstü yapıştı. Kabul edilebilir bir ağrı değildi sanki dünya başına düşmüştü.

Kan, revan içinde, cansiperane, amcasının ayaklarına sarıldı, “vurma, amca, vurma, vurma” diye çığlıkları dükkânın dışını çıkıyordu ama nafile amcası bacaklarının arasında sıkıştırdığı o küçücük başına aynı şiddette birkaç darbe daha indirdi.

Yüz üstü para kasasının önüne uzandı. Nedenini düşünemiyordu bile ama amcası onu öldürmek istiyordu. Bu darbeler karşısında nasıl ölmüyor veya tamamen kendinden neden geçmiyordu, açıklanabilir bir mucize değildi?

İzlediği sinema filmleri bir şerit gibi gözünün önüne geldi, kendi, kendine “film değil bu; amcan seni gerçekten öldürüyor” dedi.

İnanacak mı bilmiyordu ama son çare olarak ölmüş veya kendinden geçmiş gibi birden bağırmayı kesti, nefes bile almadı. Zaten kafasında kırılan şişelerden yayılan ispirto gözlerini yakıyor, hiçbir şey göremiyordu. Bulunduğu yer kan gölü ve ölüm sessizliğindeydi.

Amcası da durdu yeni bir darbe indirmiyordu.

Kısa bir süre bekledi, amcasını görmüyor, duymuyor, nerede olduğunu bilmiyordu bir iki dakika kadar sonra mı tam kestiremiyor, yattığı yerden büyük bir korkuyla sürünerek kalkmaya çalıştı, son gücünü kullanarak bakkalın dışına kendini attı; eli, yüzü, her yanı kıpkırmızı kan içindeydi.

Tam karşılarındaki Manav,  Koreli Mehmet’in büyük kızı onu bu halde görünce acı bir çığlık attı…

Aşağıdan yukarı doğru koşan bir karartı gördü, en az 45 derece dik rampa Arnavut kaldırımı bayırda yuvarlanmak üzereyken Oflu Bakkal Remzi Genç yetişti, onu kucağına aldı hastaneye doğru en hızlı adımlarıyla koşmaya başladı. Hastane 750 metre kadar uzaktaydı ama çok kan kaybediyordu…

Çevreden onu yakından görenler; “kafası karpuz gibi ikiye bölündü, yaşaması mucize, belki de hastaneye yetiştirilemeden ölür” diyorlardı…

Remzi Genç’in yanında yine köylüleri olan Kurt Mehmet’in de aynı sırada küçük bir bakkalı vardı. İkisi birlikte Şişe Cam Satış mağazasının önünde Beykoz’dan gelen bir taksiyi durdurdular.

Çok kan kaybetmiş ve hala kan kaybetmeye devam ediyordu, başına tampon yapmak da akıllarına gelmiyordu, ayrıca basit bir tamponla durdurulamayacak kadar büyük bir yarası vardı…

Taksici durdu ama başından hala akan kanları görünce, (56 model Chevrolet yeni sayılacak kadar bakımlı)  koltukları kirlenir diye, o halde arabasına almak istemedi. “Üzgünüm, koltuklar berbat olur, alamam” dedi…

Remzi Genç, hiç cevap vermedi sessizce kucağındaki Kofin’i Kurt Mehmet’e verip, belindeki silahı çekti; “bin arabaya doğru hastaneye gidiyoruz” dedi,  şoför şaşırdı ama hiç itiraz etmedi…

Babası o gün hastane heyetine rutin kontrole gitmiş her şeyden habersiz hastane içinde dolaşıyordu, bakkal Remzi’nin kucağında kanlar içindeki oğlunu tanıyınca şok oldu.

Amcası ile babası ortak bakkal dükkânı açtıkları için Bakkal Remzi babasına küsmüştü.

Muhtemelen Bayram amcasıyla da bu nedenle tartıştığı için aralarında çıkan şiddetli bir kavgada arada kalan oğlunun kafasının da yarıldığını düşündü ve bakkal Remzi’ye saldırdı.

Neyse ki Kurt Mehmet kısa sürede gerçeği söyleyince oğlunu kendi kucağına aldı ve koşarak ameliyathaneye taşıdı.

Ameliyat masasında kollarını, ayaklarını bağladılar, başından gelen makas ve cam seslerini duyuyordu, gözlerinin ispirtodan yandığını fark ettiler gözüne enjeksiyon ile bir sıvı sıktılar, görmeye başlayınca ikinci iğneyi de gözüne sokacaklar sandı başını sert biçimde yana çevirdi.

Doktorlar başını dikmişti ama bu ağır travmanın beyin kanaması dâhil ne tür olumsuz sonuçları doğuracağını anlamak için Haydar Paşa Numune Hastanesine sevk ettiler.

Doktorlar; “Nasıl oldu, kim yaptı bunu” diyorlardı…

Soranın kim olduğuna bile görmeden; “amcam” yaptı dedi.

Babası, doktorlara ne söylediğini bilmiyordu, “polisler sorunca raftan şişe düştü dersin de” dedi.

Kofin, şaşırdı! “Yok, amcam yaptı dedim” dedi…

Babası birden önünde diz çöktü; “Sana yalvarıyorum oğlum, ben sonra ona soracağım, sen şimdi ne olur beni kırma, bana güven, raftan şişe düştü de” dedi.

Neden böyle ifade vermesini istedi anlayamıyor, düşünemiyordu ama çok çabuk karar vermesi gerekiyordu ve babasını dinledi polislere, “raftan şişe düştü” dedi.

Polisler; “pek raftan şişe düşme işine benzemiyor bu ama kendisi böyle söylüyor, yapacak bir şey yok” dediler.

Bayram amcası, Kofin’i kanlar içinde boylu boyunca sessiz uzanmış yerde bıraktığında öldüğüne gerçekten inanmış ki, Kurt Mehmet’in Bakkalına inmiş; “öldürdüm çocuğu, gidin alın onu” demiş ve orada bulunan müşterilerin yanında bulunduğu yere yığılmıştı…

Kurt Mehmet, Remzi Genç ile koşarak Kofin'i almaya gidince geride kalanlar ne olduğunu anlamadıkları için amcasını baygın halde Kofinlerin evine getirdiler, ama hiç kimse Kofin’in annesine kayını Bayram’ın neden bayıldığına dair tatmin edici bir açıklama yapmayınca, o da telaşla evden fırladı 400 metre kadar uzaklıktaki bakkal dükkânlarına koşmaya başladı...

Dükkânlarına 30 metre kala Bakkal Remzinin karşısında ilk önüne gelen tanıdık Kasap Tahir’e girdi telaş ve korkuyla; “Tahir abi bu bizim Bayram’a ne oldu” diye sordu…

O’da düşüncesizce; “Hiç sorma kızım, o Bayram senin çocuğunu öldürdü” dedi…

Elmas Kılıç, bir daha şok oldu, bulunduğu yere yığıldı, kolonyalarla kendine gelince fabrika parkındaki denize karşı kendini yerlere atarak, “oğlum, saadetinim, oğlum, saadetinim,” diye çığlıklar atmaya başladı. Etrafında toplanan insanlar onu teskin etmeye çalışıyor, tanıdık olanlar yeminler edip “oğlun hastanede yaşıyor” diyorlardı.

Yaşadığına inanmıyordu çünkü köylüsü Kasap Tahir o kadar kendinden emin bir ifadeyle “o bayram senin çocuğu öldürdü” demişti ki; yine de ana yüreği bir umutla delicesine hastaneye koştu. Yaşadığını öğrenince bu defada sevinçten bulunduğu yere yığıldı.

Yakınlarının yardımıyla eşi Ali Kılıç ve oğlu Kofin üçü birlikte ambulansa bindirilip Haydarpaşa Numune hastanesine sevk edildiler.  

Başına filmler çekip, yeniden sarık gibi sardılar ve aynı gün bir taksiyle evlerine geri döndüler…

Semtte öldüğü haberi çok çabuk yayıldı ama o kendisinin ölü ilan edildiğini bilmediği için evlerinin önüne geldiklerinde Saadet ablasının ağlayarak ona sarılmasına çok şaşırdı.

Arkadaşları evlerinin önüne gelip yaşadığını gördüklerinde, “yaşıyor ulan, Kofin yaşıyor” diye, tek katlı gecekondularının pencere camından zıplayarak yattığı odaya bakıyorlardı…

İki ay boyunca her gün evde ağrı kesici iğne kullandı.

Uzun bir süre yakınında ani hareket eden her şeye korkuyla gözlerini kapatıyor; “…artık toptan da korkarım, iyi kalecilik yapamam” diye üzülüyordu.

Bir ay kadar sonra amcası köyüne dönmeye karar verdi, Kofin’le helalleşmek istediği için araya diğer amcalar girdi en büyük ağabeyleri olan babasından, helalleşmek için izin istediler.

Babası, Kofin’e sormadan evet demiş olmalı ki; birden onu öldürmek isteyen amcasını odasının içinde görünce çok korktu...

Yanına gelmesine nasıl izin veriyorlardı, anlamamıştı! Annesi de yanındaydı ve muhtemelen oğlunu rahatlatmak için gülümsüyordu…

Amcası Bayram Kılıç elleri önde bağlı, başı eğik Kofin’in yattığı yatağın ayakucuna yaklaştı, birden yüksek sesle hıçkırarak ağlamaya başladı; “Af et beni Saadettin, af et beni yalvarıyorum sana, hakkını helal et” dedi...

Kofin, odanın kapısına yaslanmış annesi ve yanında duran babasına baktı, ikisiyle de göz göze gelince tanıdığı ifadelerinde sanki“af et ” diyorlardı…

Amcası ağlamaya ve “hakkını helal et” diye yalvarmaya devam ederken; Kofin, “Af Ettim, Helal Olsun” dedi…

Çocuklar gibi sevinip yeniden yüksek sesle ağladı ve hızla odadan çıktı, öylece gitti...

Doğduğu yer Trabzon-Of İlçesi, Yazlık Köyüne döndü, bir ay kadar sonra, köyde kendini evin tavanına astı ve orada öldü, orada gömüldü…

Haber İstanbul’a gelince Kofin, ne sevindi, ne de üzüldü; “yeşil, çok güzel gözleri ve çok utangaç bir gülüşü vardı” dedi…

Bu trajik olaydan sonra bir ay içinde bakkal dükkânlarını yine köylüleri olan Ali ve Hayrullah Şulekoğlu kardeşlere sattılar.

Kofin’de, altı ay içinde fiziksel olarak tamamen iyileşmişti…

Orta Okula yazılmadığı için boşta sayılırdı, annesi çok fazla beklemedi, Beykoz’un en faal bakkaliye dükkânında ona bir tezgâhtarlık işi buldu…

Kısa bir zaman önce büyük bir travma geçirmiş, 12 yaşına henüz girmiş orta boylu, ne fazla kilolu, ne de aşırı zayıf bir çocuktu...

Bakkal Fahri’de, zayıf, narin, orta boy bedende, orta yaşlı, koca, kepçe kulaklı çok çalışkan bir adamdı, yanında çalışan Kofin’den üç, beş yaş daha büyük iki elemanı daha vardı.

Annesinin eteğinin yanında duran Kofin’in yanına gelip başını okşamak istedi ama o başını yana çekti.

Gülerek; “İşte tam aradığım çocuk, yarın sabahtan itibaren hemen başlasın, ona 25 TL haftalık vereceğim” dedi…

Dükkânın ön cephesi, Beykoz’un Merkez Caddesi, Fevzi Paşa’ya bakıyor, arka tarafı ise mal sahipleri Gürkan’ların yalısı ile denize sıfırdı.

Sadece pazar günleri tatil, diğer altı gün tam mesai ve çalışma saatleri 08.00-21,00 arası idi...

Herkes, her sabah saat sekizde işe geliyordu ama bir müddet sonra, birkaç ay içinde çok kere üst, üste sekizde gelmeyen bir tek Kofin’di. Bazen 08,15-08,30 ve bazen de 09.00’da işe gelmeye başladı.

Fakat çok çalışkan ve yetenekli bir elemandı, patronu Bakkal Fahri’nin bir gün misafir ettiği Trabzon yağ tüccarına dediğine göre “pire” gibiydi…

Sabahları ne zaman ondan en az yarım saat önce açılmış dükkândan içeri girse; Bakkal Fahri, bazen gerçekten kızarak, bazen de gülerek; “sayın müdürümüz nihayet teşrif ettiler; bak oğlum banka müdürleri bile saat sekizde işinin başında oluyor, sen dokuzda geliyorsun. Derdi…

Ama daha önceki günlerde yaptığı benzer konuşmaları hatırlayıp, hemen ona yaptıracağı işleri anlatırdı.

Zaten Kofin’de genellikle patronu hiçbir şey söylemeden kendiliğinden aferin alabileceği işleri bulup yapıyordu. Yoksa sabahları geç gelme lüksünü koruyamazdı… Yarım saat ya da en geç bir saat içinde en sevdiği elemanı yine Kofin oluyordu… Küçüktü ama ondan daha büyük Kalfa Hasan ve Usta Seyhan’dan daha çevik ve daha zekice işler beceriyordu.

25 lira haftalıkla işe başlamasına rağmen Bakkal Fahri çalışmasını çok beğendiği için ilk hafta sonu Cumartesi akşamı ona 30’lira haftalık verdi. İki yıllık kalfa Nihat’ta 30 lira alıyordu, usta Seyhan ise 50 lira.

Bakkal Fahri’nin, müşterileri sadece çevresiyle sınırlı değildi, Beykoz merkeze uzak pek çok mahalleden, Trabzon Yağı, Urfa Yağı, Zeytin Yağı, Kayseri Pastırması, Trakya Kaşarı, Beyaz Peynir ve Zeytin almaya gelen devamlı müşterileri vardı.

Veresiye defterine kayıtlı müşterileri ise 250 civarında ve hepsi de peşin gibi her ay maaş günleri sabit tarihlerde borçlarını günü, gününe öderlerdi.

Kofin, pek çoğunun adları ve hesapları yazılı aylık sarı kalın defterdeki numaralarını çabuk ezberlemişti.

Bakkal Fahri bir gün; Kalfa Nihat’a sordu; (iki yıldır çalışıyordu) İbrahim Bey kaç numarada? Dedi…

Nihat (15-16 yaşlarında; durdu, düşündü cevap vermedi elindeki işe devam etti, ardından usta Seyhan’a sordu (18-19 yaşlarında dört yıldır çalışıyordu.

O’da gülümseyerek biraz düşündü ve yanlış bir numara söyledi; “Sen Söyle Saadettin(Kofin); İbrahim Bey Kaç Numarada” Dedi… “86”

Aferin”  dedi, 86’ sayfayı açıp üçüne de İbrahim Bey’in hesabını gösterdi; ardından Kofin’e, üstten basmalı otomatik güzel bir tükenmez kalem hediye etti. “Bundan sonra bu kalemle yaz müşterileri” dedi…

Usta Seyhan’ın eski neşesi kaçtı birkaç gün sonra işi bıraktı, Onçesmeler üstündeki bir tekel büfede çalışmaya başladı…

Geleneklere göre iki yıllık daha kıdemli ve üç yaş daha büyük olan Nihat usta olmalıydı ama Bakkal Fahri, “Saadettin(Kofin) usta olacak” dedi...

Nihat, içe dönük, bir çocuktu, kavgacı ve kıskançlığını pek belli eden biri değildi genellikle her şeye sessizce içten içe gülerdi…

Arkadaşlıkları hiç bozulmadı ama o’da 2-3 ay sonra işten ayrıldı, Seyhan ve Nihat’ın yerine önce Orta çeşmeli Kamil, sonra bir ay kadar çalışan Paşabahçeli Hasan, Hasan ayrılınca da Beykozlu Muammer geldi.

Üçü de Kofin’le aynı yaştaydı ama daha az kıdemliydiler, başlangıçta yadırgasalar da; ustaları Kofin’di. Bir süre sonra Muammer’de ayrıldı yerine uzun boylu, Kofin ve Kamil’den 3-4 yaş daha büyük Kastamonulu Kemal geldi…

O’da Bakkal Fahri’nin önceden uyarılarıyla Kofin’i usta olarak kabul etmişti…

Depo dâhil, yapılacak bütün işleri Kofin planlıyor, bazen Bakkal Fahri hepsini planlıyordu…

Bakkal Fahri; hangi müşteri ne satın alırsa alsın veya ne kadar büyük para bozdurmak isterse, istesin hiç kimseye hayır demezdi.

Gün aşırı sabahları Kofin’i, karşılarındaki AKBANK veya İŞ Bankasına gönderir üç-beş bin liralık her tür kâğıt ve madeni bozuk para aldırırdı.

Bozuk madeni paralar için eşine diktirdiği özel bez para keseleri elinin altındaki masada kilitliydi ve bu para kasasını üç elemanına da hiçbir zaman teslim etmedi.

Her gün öğlenleri eşi veya çırakların yaşlarında kızı Neriman gelir, o zaman dışarı çıkar, otomatiğe bağlanmış gibi tuvaletini 12-saatte bir kere hep aynı zamanlarda yapardı.

Cumartesi günleri Beykoz’un Yalıköy’de kurulan Halk Pazarı nedeniyle, yaz, kış müşteriler çok yoğun olurdu.

O gün öğlenleri bir saatlik yemek izni yapamazlardı, Bakkal Fahri’nin eşi sefer tasları içinde öylesine lezzetli ZEYTİNYAĞLI yemekler yapar getirirdi ki, hiç biri Cumartesi öğlenleri de çalışıyoruz diye şikâyet etmezdi…

Bakkal Fahri, bir gün yine üçüne birden; “bakın çocuklar dedi, ben size güvenmediğim için bu kasayı vermemezlik etmiyorum. Bu para var ya, öyle bir şeydir ki; sizin gibi tertemiz çocukları bile baştan çıkarabilir, hiç düşünmediğiniz fena şeyleri düşünmenize neden olur, yoksa ben de çok iyi biliyorum ki; sizler pırıl, pırıl çocuklarsanız...”

Bakkal Fahri gerçekten olağanüstü bir esnaftı, onunla çalışanlar çok şey öğreniyordu, 1968 yılında “… Bir gün gelecek, bütün bakkallar; eczaneler gibi olacak, her şey küçük, küçük ambalajlar içinde satılacak. Diyordu.

Daha o tarihlerde belki de Türkiye genelinde bir tek Bakkal Fahri, Trabzon Yağı, Urfa Yağı, Kışlık ve Yazlık Helvaları gelir gelmez, 1 kg, yarım kilo ve 250 gram olmak üzere paketleyip buzdolabına yerleştirirdi. Mehmet Efendi Kuru Kahvesini her gün taze kavrulmuş satardı.

Sultan Hamam’da çalışan bir müşterisi, her akşam Mehmet Efendi’den yeni çekilmiş kahve alır, Vapurla Beykoz’a öyle dönerdi.

Müşteriler ne kadar ve ne tür frtgöm$çö3mal satın alırsa alsın, tavana asılı üç yerde makara iplerle tüm alınanları ambalajlar, müşterilere aldıklarını paketlenmiş halinde verirdi. Pirinç, şeker, fasulye, un gibi ürünleri koydukları kesekâğıtlarını öyle bir yöntemle kapatırlardı ki; dışarıdan darbe de alsa, ters de dönseler asla açılmazlardı.

“Kendi evinize getirmeyeceğiniz hiçbir ürünü müşteriye vermeyin. İyi esnaf, müşterisine fahiş fiyatla mal satarak para kazanmaz, iyi esnaf mal satın alırken; müşterilerinin menfaatlerini de düşünerek para kazanır. Bu yüzden sürümü hızlı olabilecek ürünlerde toplu ve peşin para ile alış veriş ettiğinizde, herkesten daha ucuza mal satın alabilir ve herkesten daha ucuza satabilirsiniz”. Derdi.

Gerçekten de, her defasında en uygun fiyata, en az 20 teneke beyaz peynir, 10 kelle kaşar peyniri satın alırdı. Zeytinyağı alırken de, (1 litrelik)  bin şişeden az almazdı.

Bu kaliteli ve uygun fiyatlardaki ürünlerden Kofin’de her hafta kendi evlerine en az yarım kg Trabzon yağı ve ihtiyaç halinde bazen beş, bazen de 20 litrelik zeytinyağı taşırdı...

O tarihlerde İstanbul’un gıda toptan piyasası HAL, Eminönü ve Unkapanı’ndaydı.

Bakkal Fahri, her hafta başı Pazartesi sabahı erkenden HAL, Eminönü ve Unkapanı piyasasına mal almaya gider, öğleden sonra Beykoz’a dönene kadar, kasada eşi veya kızı Neriman kalırdı.

Unkapanı veya Eminönü’nden anlaşmalarını yaptığı ve paralarını ödediği malları, sırt taşıyıcıları hamallarla Beykoz’a her akşam seferi olan büyük taka motorlara A-84 Rumuzuyla yükletir ve akşama doğru Beykoz Su İskelesine gelen bu mallar yine hamalların çektiği atsız at arabasıyla dükkânlara teslim edilirdi...

Bakkal Fahri, hafta içi acil eksiklikler olduğunda, alınacak malların toptancı telefon numaralarını ve sipariş listesini SABAHLARI SAAT 9-10 ARASI Kofin’e verir o’da Beykoz’da ki tek UMUMİ TELEFON olan Beykoz Vapur İskelesinden toptancılara siparişler verirdi.

İskeleden tüm halka açık olan Paşabahçe’deki santrale bağlı bu UMUMİ TELEFON’DAN sadece şehir içi görüşmeler yapılıyordu ve her görüşme 50 kuruştu…

Kofin, telefonu kaldırıp Paşabahçe’deki merkez santralden düdük sesi alınca arayacağı numarayı çeviriyor ve telefonda görünmediği için ses tonu ve diksiyonundan karşı taraftaki tüccar toptancıların gözünde yaşının çok üstünde sanılıyordu.

Beykoz Vapur İskelesindeki umumi telefonu belki de en çok kullanan oydu, iskeledeki memurlardan Nejat Bey, İsmail Bey ve Çımacı Zeki beyle baba oğul gibi ahbap olmuştu…

Bakkal Fahri’nin iyi müşterilerinden olan Emekli Hv. Yarbay Halit Bey’de onu çok beğeniyordu.

Bakkal Fahri eğer kabul ederse, her sabah saat dokuzda dükkâna 100 metre kadar uzakta (Sümerbank köşesi) olan İshak Ağa İlk Okulunun yanındaki evlerine uğramasını ve karşılığında her gün bir lira, vereceğini teklif etti; Bakkal Fahri’nin onayıyla, Kofin’de bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Ama ne garip ki; hem her gün bir lira, hem de her aybaşı geldiğinde ayrıca toplu 30 lira bahşiş verdiler…

Yarbay Halit Bey’in eşi Traje Hanım, İshak Okulunda İlk Okul Öğretmeni, kızıl, kumral, kısa saçlı çok güzel ve anne şefkatiyle dolu bir kadındı. Çocukları 17 yaşlarında kızı Ayça ve ondan üç dört yaş daha büyük üniversiteye giden ağabeyi Hayrettin’de çok naziktiler... Traje Hanım Kofin’i hem seviyor; hem de üzülerek “ama sen okumalısın, gel benim okula ben seni okutayım” diyordu…

İstanbul Bankası Genel Müdürü Beykozlu Tahir Bey’de ana caddede, dalyana nazır, boğaza sıfır Beykoz’un en güzel manzaralı evinin en üst üçüncü katında oturuyordu.

Tahir Bey’de en iyi müşterilerinde ilk sıralardadır, 15 günde bir akşamüstü gelir, kendi evi ve On çeşmelerin arkasındaki akrabaları için aynı fiyattaki, aynı erzakları, daha fazla gramajda alır çıraklar vasıtasıyla üç tekerlekli arabayla evlerine teslim ettirirdi.

Tahir Bey, uzun boylu, dolgun yanaklı, sağlıklı, her zaman tıraşlı, yakışıklıydı alış verişe her geldiğinde üç çırağa da en yüklü bahşişi o verirdi...  Kofin’den bir, iki, üç yaş küçük, çok güzel bir oğlu vardı…

Ünlü yıldız Ajda Pekkan’ın da amcası olan Beykoz Kışlık Zafer, Yazlık Zafer ve Yazlık Bahar Sinemalarının sahibi Ali Pekkan eşi, kızı ve oğlu Naci Bey de en aristokrat müşterileriydi.

Aynı apartmanda kiracıları Avukat Berrin Sunder, Fevzi Paşa Caddesinde yürürken 1,90’na yakın boyu ve boyuna uygun hayli yapılı kadın fiziği ile Beykozluların her konuda koruyucu meleğiydi.

Oscar Efendi’nin dükkân mal sahibi Yekta Hanım ise (şimdi yerinde Yapı Kredi Bankası var) her zaman güler yüzlü ve esprileri ile her gün Bakkal Fahri’ye birkaç kere uğrayan neşeli bir komşuydu, her selam verdiğinde veresiye mutlaka bir şeyler alır da evine öyle giderdi… Çıraklara şaka yapmayı çok severdi, çıraklar da ona neneleri gibi sarılır, nazlanırdı…

Yanlarındaki yalıda yaşlı Medine Hanım, yardımcısı Cuma, GS ve Milli Takım futbolcusu Arap Saim ve Türkiye Kürek Şampiyonu 1908 Beykoz sporlu Şule hanım da son derece kültürlü komşularıydı...

Sağ taraflarında bitişiklerinde usta berber Mehmet, kalfa, Sabahattin, daha az kıdemli kalfa Sefer. Sol taraftaki bitişiklerinde ise 2. Ligde oynayan 1908 Beykoz sporun her hafta maç kritiklerini yazan ve dükkânının vitrine asan 50 yaşlarında, tıknaz, Türkçeyi basa, basa en az kusurla konuşan amatör ruhlu ama tam bir profesyonel Hasan Albayrak vardı.

Onun yanında Betül Eczanesi, eczanenin yanında Kasap dükkânı Rasim Usta, Kasap dükkânından sonra da 1968 yılında Türkiye’de İlk canlı Barış Manço’nun konser TV yayınını vitrin camından herkese izlettiren halıcı ve beyaz eşya satıcısı Makbuller. Makbullerden sonra da yine denize sıfır Hükümet Konağı, Nikâh Dairesi, Beykoz Emniyet Amirliği ve Dalyan Çay Bahçesi sıralanmıştı.

Bakkal Fahrinin ilginç müşterileri arasında gerçekten en komik olanı; “Komik Mustafa” lakaplı Beykozlu figüran artist Mustafa Alev’di, Yeşilçam’da aynı filmde oynarken, başka sahnelerde kılık değiştirerek her gün defalarca ölen, sol kulağı küpeli sıra dışı ve karakter bir artistti. Yeşilçam’da ekonomik mutsuzluk yaşadığında yurt dışında restoranlarda çalışan ve Avrupa’nın pek çok ülkesini bu yolla dolaşan ciddi bir entelektüeldi…

Ne zaman Bakkal Fahri’ye gelse, Avrupa’da gördüğü ülkeler ile Türkiye arasında kıyaslama yapar ve her şeye muhalif karakterinden hiç taviz vermezdi.

Yine böyle bir günde Türkiye’deki Coca Cola firmasının sahtekârlığını nasıl ortaya çıkardığını anlatmıştı:

Fahri Bey, bu adamlar yalan söylüyor Coca Cola kapaklarından MERSEDES falan çıkmıyor ve çıkamaz” dedi.

Bakkal Fahri; “Nereden biliyorsunuz çıkmadığını?

Biraz önce buraya gelirken vapur iskelesinden telefonla, Coca Cola firmasının müdürüyle görüştüm; “MERSEDES bana çıktı almak istiyorum, ne yapmam gerekir? Diye sordum, ne cevap verdiler biliyor muşunuz?

Bakkal Fahri merakla;Ne cevap verdiler?” Dedi.

“Olamaz bey efendi MERSEDES size çıkmış olamaz” dediler…

 “Nasıl yani, kapak elimde ”dedim…

Olamaz Beyefendi, olamaz çünkü Coca Cola kapaklarına henüz MERSEDESİ koymadık ki, size nasıl çıkmış olabilir” dedi…

 “Demek ki, siz milleti aldatıyorsunuz, sizi dava edeceğim” dedim,  telefonu yüzüme kapattı

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları