“Esasında 2025 yılının son köşe yazısını, bir “2025 değerlendirmesi” olarak planlamıştım. Siyasetten topluma, ekonomiden demokrasiye uzanan klasik bir muhasebe… Ama bir kayıp, tüm düşüncemi altüst etti. Bu yazı başka bir yere evrildi. Çünkü bazı vedalar vardır; susarak gitmez, geride ağır sorular bırakır. Gülşah Durbay’ın vedası da tam olarak böyleydi. Bir kapanış değil, bir hatırlatmaydı.
”
Gülşah Durbay’ın ardından… Kadın olmanın sessiz bedeli
Esasında 2025 yılının son köşe yazısını, bir “2025 değerlendirmesi” olarak planlamıştım. Siyasetten topluma, ekonomiden demokrasiye uzanan klasik bir muhasebe… Ama bir kayıp, tüm düşüncemi altüst etti. Bu yazı başka bir yere evrildi. Çünkü bazı vedalar vardır; susarak gitmez, geride ağır sorular bırakır. Gülşah Durbay’ın vedası da tam olarak böyleydi. Bir kapanış değil, bir hatırlatmaydı.
Gülşah Durbay’ın hikâyesini daha da ağırlaştıran şey ise, türlü iftiralarla uğraşırken ömrünün sonuna geldiğini bilerek yaşamasıydı. Zamanın daraldığını hisseden ama buna rağmen sesi titremeden, kimseye yük olmadan, dramatize etmeden bekleyen bir kadının hikâyesi bu. İnsan, kendi sonunu sezdiği bir anda hayata değil de savunmaya mecbur bırakılıyorsa; üstelik bunu bir kadın olarak, herkesin gözü önünde ve herkesin suskunluğu içinde yaşıyorsa… Eğer bu hikâye sizin kalbinizi acıtmıyorsa, burada bir sorun vardır. Çünkü bu, yalnızca bir insanın değil; vicdanın da sınandığı bir andır. Gülşah’ın sessizliği bir kabulleniş değil, bu ülkenin kadınlara reva gördüğü yalnızlığın en çıplak hâlidir.
Gülşah Durbay giderken bize şunu hatırlattı: Kadın olmanın bu ülkede taşıdığı o dayanılmaz ağırlığı. Görünmez yükleri, adı konmamış mücadeleleri, sessizce taşınan sorumlulukları… Siyasette var olmanın, iş dünyasında ayakta kalmanın, kamusal alanda söz söylemenin kadınlar için neden hâlâ “olağan” değil de “istisna” sayıldığını. Erkeklerin gölgesinde kalmaya zorlanan, başarıları küçültülen, hata yapma lüksü tanınmayan tüm kadınların ortak hikâyesini.
Bir kadın siyasetçiyi yalnızca yaptığı işle değil; sesiyle, duruşuyla, kıyafetiyle, anneliğiyle, evliliğiyle, hatta suskunluklarıyla yargılayan bir düzenin içindeyiz. Erkekler için “normal” olan her şey, kadınlar için ya bir cesaret hikâyesine ya da bir suç dosyasına dönüşüyor. Güçlüysen “tehdit”, yumuşaksan “yetersiz”, kararlıysan “hırçın”, geri durursan “siliksin”. Hiçbir rol tam değil, hiçbir kalıp yeterli sayılmıyor.
Tam da bu noktada kendini sosyal demokrat olarak tanımlayan bir partide, Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki %33 kadın kotasının ne kadar işlevsel olduğu sorusunu gerçekten sormak gerekiyor. Kota kâğıt üzerinde var ama karar alma mekanizmalarında kadınlar ne kadar söz sahibi? Bu oran, kadınların siyaset üretmesine mi hizmet ediyor, yoksa sadece vitrin düzenlemesi mi? Peki ya diğer partilerde durum ne kadar farklı? Kadınlar gerçekten eşit aktörler mi, yoksa yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan emekçiler mi? Yıllardır sokakta kapı kapı gezen, broşür dağıtan, sandıkta bekleyen, partilerine seçim kazandıran kadınlarımız neden bir noktadan sonra geri plana itiliyor? Siyasette kadın emeği neden sürekli görünmez kılınıyor ve neden bu emek, karar alma aşamasına gelindiğinde sistematik olarak dışarıda bırakılıyor?
Tam da bu yüzden “cinsiyet eşitliği” denildiğinde bile kadınların maruz kaldığı haksızlıklar sona ermiyor. Ataerkil ilkelerin içinde var olma mücadelesi, kadınlara eşitlik vaat edilerek değil; onlara sürekli sınır hatırlatılarak sürdürülüyor. Bir erkeği yaralamak isteyenlerin bunu bir kadın üzerinden yapmaya çalışması, siyasetin en kirli ama en sıradan reflekslerinden biri hâline geliyor. Bir erkeği siyasi sahneden silmek için bile cinsiyetçi iftiralar atılmıyor mu? Cinsiyetçi söylemler yalnızca açık hakaretlerde değil; ima yoluyla, alayla, küçümsemeyle yeniden üretiliyor. Cinsiyet eşitliği ise çoğu zaman bir hak olarak değil, bir lütuf gibi sunuluyor. Sanki kadınlara verilmiş bir “hediye”, istenildiğinde geri alınabilecek bir ayrıcalıkmış gibi.
Toplumun geniş bir kesimi hâlâ kadınların siyasetteki varlığını “normal” değil, bir başarı hikâyesi ya da istisna olarak görmeyi tercih ediyor. Bir kadının belediye başkanı, parti yöneticisi ya da karar verici olması olağan bir durum değilmiş gibi sunuluyor. “Bu bölgede kadın belediye başkanı seçilemez” safsatasını yıllarca rahatça dile getirenler, o kadın seçildiğinde ise ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü mesele kazanıp kazanmamak değil; kadının orada var olması. Bu şaşkınlık, bu hazımsızlık, bu sessiz öfke siyasetin her alanında karşımıza çıkıyor. Ve bunu açıkça söylemek gerekir: Bu eleştiri yalnızca bir partiye değil, tüm siyasilere ve tüm partilere yöneliktir. Gülşah Durbay’ın vedası bu yüzden yalnızca bireysel bir kayıp değildir. Bu veda, kadınlara sistematik olarak hatırlatılan bir sınır çizgisinin ifşasıdır. “Buraya kadar” denilen, görünmez ama sert bir duvarın varlığıdır. Ve belki de en acısı, bu duvarın çoğu zaman açıkça değil; fısıltılarla, bakışlarla, ima yoluyla örülmesidir.
Bu yazı bir ağıt değildir. Bir teşekkür de değildir sadece. Bu yazı, hatırlama ısrarıdır. Kadınların siyasette, iş hayatında, akademide, sokakta, evde verdikleri mücadelenin kişisel değil yapısal olduğunu söyleme ısrarıdır. Bir kadının çekip gitmesinin ardında bireysel bir yorgunluktan çok, kolektif bir adaletsizlik olduğunu görme çağrısıdır.
2025’i böyle kapatmak istemezdim. Ama belki de yılı tam da böyle kapatmak gerekiyordu. Gülşah Durbay’ın vedasıyla… Bize unutmamamız gerekeni hatırlatarak: Kadınlar hâlâ eşit başlamıyor, eşit yarışmıyor ve eşit yorulmuyor.
Ve bu değişmeden, hiçbir yıl gerçekten “geride kalmış” sayılmıyor.
YORUMLAR