Güçlü ve zayıf

  • 28.02.2020 10:14
  • Okunma: 2505 kez

İktidarlar ve teorisyenler üst yapıda ne tür yeni teoriler ve modeller üretirlerse üretsinler, millet olarak tek, tek zanaatçılar, sanatçılar ve aydınlar hiç kimseden, hiçbir şey beklemeden kendi yetenekleriyle evrensel kabul gören yenilikleri örgütlemeyi öğrenemezlerse gün gelir dillerini, dinlerini ve kültürlerini de yitirirler.

Çünkü Sosyal, Kültürel, Ekonomik ve Askeri alanda devletleri ve milletleri güçlü ya da zayıf kılan mutlak belirleyici etmenler; toplum ya da ülkeleri oluşturan tek, tek bireylerin nitelikli ve örgütlü üretimleridir…

Tarihin her çağında, emsallerine göre birbirlerine üstünlükler kuran tüm insanlar ve diğer canlılar da meşru ya da gayri meşru daha çok eylem ve daha çok bilgi ile bu üstünlüğü hak kazanırlar…

Bilime ve objektifliğe sadık kalmayı başaranların çok iyi bildiği gibi dili, dini ve cinsi ne olursa olsun; doğru, yanlış, haklı, haksız, ahlak, namus, din, kültür ve gelenek gibi kavramlar insanla ve çok sonra ortaya çıkmıştır.

Bu kavramların, en fazla taraftara sahip olanlarının bile doğruluk ve yanlışlıkları ya da haklılıkları veya haksızlıkları her zaman tartışılmış ve muhtemelen sonsuza dek de tartışılacaktır…

Ama insandan önce ezeli var olan ve sonra da ebedi var olmaya devam edecek olan evrensel ve mutlak bir gerçek var ki; hiçbir zaman tartışılmayacak kadar berraktır… 

O gerçek; her şeyin gücü oranında kendisinden başka şeylere etki ederek varlığını sürdürmesidir…

Yani insandan önce var olan ve sonra da var olmaya devam edecek olan evrendeki en somut değişmez gerçeklerden biri de güçlü ve zayıf olmaktır…

Doğal ve vahşi olan her sistemde güçlü ve zayıf olmanın kriteri ise her canlının doğal yaşama sürecinde yeteneklerine göre zamanı faydaya dönüştürecek bilgi ve eylemleridir ve hiçbir şey bir rastlantı değildir.

Örneğin; Müslüman bir kadının tek renk dümdüz çarşafı için harcanan emekle, Rönesans görmüş bir kadının renkli, oyalı, işlemeli giysisi için harcanan emekler bir değildir.

Veya asırlardır hiş değişmeyen dümdüz (KEPENEK) bir ÇOBAN giysisiyle, mahmuz, silah kılıfı, fötr şapka ve belde kemer süslü Kovboyların (SIĞIR ÇOBANLARI) giysileri için harcanan emekler de bir değildir.

Milim, milim, kıldan ince ve kılıçtan keskin adaletle nihayetlenmiş; Sefillik, Vezirlik, Savaş, Barış, Zafer, Hüsran, Mutluluk ve Mutsuzluklar da bir rastlantı değildir…

Ne güç, ne zenginlik ne zayıflık, ne fakirlik, ne haklılık, ne haksızlık ne sağlık, ne de sağlıksızlık, Allah ya da Felek tarafından önceden ve haksızca yazılmış bir kader değildir…

Çünkü Allah, ya da kimi inançlara göre DOĞA; Firavunlar da dâhil olmak üzere ilk insan veya insanlara, dünyanın neresinde olursa olsunlar dünyaya ilk geldiklerinde aralarından kimilerine saraylar, atlas kumaşlar ve Usta Melekler tarafından işlenmiş sandıklar dolusu cevahirler sunmadı.

Allah ya da doğa tarafından kimi insanların atalarına, dedelerine, babalarına daha ilk baştan haksızlık edilip imtiyaz tanınmadı…  Bazılarını, daha ilk baştan emsallerinden daha üstün maddi ve manevi zenginliklerle haksızca ödüllendirilmediler.

Tam tersine ilk baştan itibaren dünyanın neresinde olursa olsun insanlığın ilk ataları, babaları veya dedeleri de tam bir eşitlik içinde; kıllı ya da kılsız tıpkı bugünkü insanlar gibi dünyaya ÇIRILÇIPLAK geldiler… 

Ve Allah ya da doğa; her canlıya iç ve dış dünyadaki tehlikelere karşı korunabilme, varlığını sürdürebilme, geliştirebilme ve başkalarından zarar görmeyecek kadar da farklı olma yetenekleri verdi…

Tarihin her çağında, emsallerine göre birbirlerine zaman içinde üstünlükler kuran tüm insanlar ve diğer canlılar da meşru ya da gayri meşru daha çok eylem ve daha çok bilgi ile bu üstünlüğü kazandılar…

Yani bu vahşi dünyada kayıtsız, şartsız; tam sağlıklı, tam bağımsız, tam özgür, tam eşit olmanın aldatmasız, yanılmasız, hilesiz ve torpilsiz TEK GERÇEK YOLU; bu yeteneklerin tek, tek bireyler olarak hakkıyla kullanılmasından geçiyor…

Sistem veya ideolojiler ne olursa olsun, meşru ya da gayri meşru tüm bu haklar, bu yeteneklerin kullanıldığı düzeyde elde ediliyor.

Çünkü dünyadaki bireysel ve toplumsal tüm trajik sorunların asıl kaynağı; sadece başkalarının güçlülüğünden kaynaklanan fenalıklar değil, asıl başkalarına karşı zayıf kalarak, fenalıkların şehvetle güçlenmesine yol açan tembelliklerin nedenleridir!

Zayıf insanların en büyük zaafı ve en büyük baş belası da budur.

Örneğin; teknolojik zenginlikler sağlamış ülkeler mi daha güçlüdür, yoksa tarımsal zenginlikleri daha çok olan ülkeler mi daha güçlüdür?

Ya da ıssız bir adada veya çölün ortasında yapayalnız kalan bir insanın varlığını sürdürebilmesi teknolojik ürünlerle mi, yoksa tarımsal ürünlerle mi sağlanır? Elbette ki tarımsal ürünlerle…

Peki, Anadolu coğrafyasıyla dünyanın en verimli topraklarına sahip olmamıza rağmen, neden teknoloji üreten ülkelerden daha az güçlüyüz?

Şundan:

Tarım ürünleri için insan ya da insanların sarf ettiği emek gücü ile teknolojik ürünler için insan ya da insanların sarf ettiği emek gücü arasında çok büyük emek farkı vardır.

Tarım ürünleri için sarf ettikleri emeğin çok büyük bölümünü, Yaratan insanlara verir.

Yani yağmur veya karın yağması, mevsimlerin değişmesi, güneşin doğması doğrudan insan emeği değildir.

Tarım ürünleri doğrudan Yaratan’ın tüm canlılara verdiği bir olanaktır ve insanların bu olanaklardan yararlanmaları için teknolojik ürünlere göre daha fazla emek sarf etmeleri gerekmez. Hatta yılda 6 ay çalışıp, 6 ay da yatılabilirler…

Ayrıca Yaratanın sağladığı rutin olanaklarla insan emeği hiç olmadan bile kendiliğinden yetişen pek çok tarım ürünleri de vardır…

Oysa insanların teknolojik ürünler için sarf ettikleri emekler, yüzde yüz kendilerine aittir.

Yani kar, ya da yağmur yağdığı, mevsimlerin değiştiği veya güneş doğduğu için hiç kimse bilgisayar, ya da bir buzdolabı üretemez.

Çünkü bilgisayar veya bir buzdolabı üretmek için yüzde yüz insan kurgusu ve emeğine ihtiyaç vardır.

Yani güçlüyü de, zayıfı da belirleyen aslında sadece ve sadece daha çok emektir…

Bu nedenledir ki; daha çok örgütlenmiş ve kurgulanmış emekle sanayisi gelişmiş ülkeler her zaman çok daha güçlüdür…

Çünkü gelişmek ve güçlü olabilmek için daha çok emek örgütlemiş, daha çok çalışmışlardır…

Alanlarında daha liyakatlidirler…

Liyakat de, SADECE DEVLET DİSİPLİNİYLE ALINMIŞ DİPLOMALI EĞİTİM DEĞİLDİR; her zaman ve her yerde daha çok emek demektir…

Anahtar Kelimeler:

Yorumlar (0 Yorum)

Bu içeriğe yorum yapılmadı, yorum yapmak ister misin?

Yorum Yaz
Yazarın Yazıları