“Sahi, insan doğduğu yere mi aittir, yoksa ruhunun nefes aldığı yere mi? Bazen binlerce kilometre öteden çıkıp gelirsiniz; hiç bilmediğiniz bir dilin yankılandığı o sokaklarda, hiç tatmadığınız bir sofranın başında bulursunuz kendinizi.
”
Kozluk Kalesi’nde Asırlık Dilemma: Gelenek mi Bizi Yaşatır, Biz mi Geleneği?
Sahi, insan doğduğu yere mi aittir, yoksa ruhunun nefes aldığı yere mi? Bazen binlerce kilometre öteden çıkıp gelirsiniz; hiç bilmediğiniz bir dilin yankılandığı o sokaklarda, hiç tatmadığınız bir sofranın başında bulursunuz kendinizi.
Hiç tanımadığınız insanlarla birlikte gülmek, bazen de bir kederde sessizce birleşmek… İşte gerçek aidiyet tam olarak budur: Paylaşmak. Bu şirin ilçeye, Kozluk’a bu denli köklü bir aidiyet hissetmemin en temel sebebi; Kozluk halkının kucaklayıcı ve misafirperver olmasıdır. Burada kendi kültür dünyama yakın birçok insan tanımış olsam da, Kozluk halkının samimiyeti bir yabancıyı anında “bizden biri” kılmaktadır.
Şimdi sizlere bir itirafta bulunmak istiyorum: Bu bayram sabahı, tanımadığım bir yaşlının kapısını çalıp elini öpmeye, o sıcak kahvenin buharında bir sohbete dahil olmaya niyet ettim. Ama itiraf etmeliyim ki; tanımadığım için o adımı atmaya çekindim, cesaret edemedim. Oysa biliyorum ki; hangi kapıyı çalsaydım beni bir yabancı olarak değil, evlerinin kızı gibi ağırlayıp öyle uğurlarlardı.
Yaşadığım bu güzel şehrin kültürünü her geçen gün daha yakından tanıyorum. Burada bayram gelenekleri hâlâ o eski, dolu dolu ruhuyla yaşatılıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla Kozluk’un erkekleri bayram namazı için camilere giderken, evlerde hummalı bir mesai başlıyor. Bizim alışık olduğumuz o klasik kahvaltılar, burada yerini büyük bir emekle hazırlanan haşlama etlere, tavuklara ve dumanı üstünde tüten bulgura bırakıyor. Bayram namazından dönen beyleri, sofrada o bereketli ve geleneksel lezzetler karşılıyor.
Kahvaltı sofrasının o ağırbaşlılığından sonra, asıl büyük maraton başlar: Kutilk. Burada içli köfte sadece bir yemek değil; sabır ve ustalıkla verilen bir gönül sınavıdır. Yanına eklenen o nefis Şam Böreği ve sac üzerinde taptaze pişen Nane Sêlê ile bu sofra sadece mideyi değil, ruhu da doyurur.
Kahvaltı sonrası asıl büyük buluşma başlar; insanlar köylerine giderler. Büyüklerin elleri öpülür, ardından mezarlıklara gidilerek geçmişe derin bir vefa borcu ödenir.
Kozluk’ta bayram, sadece bir kutlama değil; toplumsal bir onarımdır. Namaz sonrası tutulan o Nivêja Cejnê safında, büyüklerin öncülüğünde dargınlıklar yerini kucaklaşmalara bırakır; küs aileler barıştırılır.Buralarda bayram boyu kapılar hiç kilitlenmez; o sonsuz güvenin ve açık yürekliliğin bir nişanesi olarak ardına kadar açılır. Ve o kapılardan giren her misafire, bir sevgi dili olarak o meşhur bayram mendilleri uzatılır.
Kozluk’ta şahit olduğum tüm bu detaylar aslında bize tek bir gerçeği fısıldıyor: Yaşamak demek, sadece biyolojik olarak nefes alıp vermekten ibaret değildir. İnsanlık ancak bu geleneklerle, birbirine emek vererek ve o kadim bağlarla “insanca” yaşayabiliyor. İşte bu yüzden; belki biz gelenekleri yaşatıyoruz ama aslında bizi gerçekten insanca yaşatan da o geleneklerin ta kendisi.
“İnsan, yalnızca nefes aldığı yerde değil; ruhunun kök saldığı yerde yaşar.”
— Albert Camus
YORUMLAR