Gaflet, nankörlük ve incir olayı

  • 06.10.2019 19:30
  • Okunma: 1565 kez

A. Raif ÖZTÜRK


Alışagelme (Âşina olmak) hastalığı; yani, çok önemli nimetlerin içinde yüzdüğümüz halde, artık o nimetleri sıradan bir şey gibi görmek.

Gaflet; Her şeyi yaratan, yaşatan, donatan, yöneten, tüm rızıkları bizlere sevk eden vd., Allah cc olduğu halde, bunların farkına varamamaktır.

Nankörlük ise kendisine zararlı olan sigarayı verene bile teşekkür edebilen insanın, kendisini yaratan, yaşatan, donatan, yöneten, tüm rızıkları bahşeden Yüce Rabbine teşekkür (yani şükür) edememektir.

İşte aşağıda okuyacağınız gerçekten yaşanmış olan hâtıra, bizlere hem âşina olduğumuz nimetlerden sadece birisini, bu konudaki gaflet ve nankörlüklerimizi yüzümüze vuracak cinsten olduğu için, sizlerle paylaşmak istedim.

Bu güzel, orijinal, hârika ve ibretlik incir hikâyesini, Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumsal İletişim Müdürlüğü’nde Koordinatör olarak görev yapan Yüksel Sezgin bey anlatıyor:

“Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı 2015 yılı Ramazan Programı kapsamında Etiyopya’ya gittim. Çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir ülke olan Etiyopya’da insanların cömertçe paylaştığı tek unsur yoksulluk. Etiyopya tam bir tezatlar ülkesi; bir yanda Allah’ın insanlara bahşettiği topraklar, bir yanda AÇ insanlar, bir yanda lüks oteller, hemen çevresi teneke mahallesi. Varlık da yokluk da iç içe…

Necaşi Hazretlerinin torunlarıyla bir arada olmak, Ramazan’da onların yüzünü güldürmek, Ramazan sevincini paylaşmak, sofralarına bir katkı sunmak amacıyla Etiyopya’nın değişik bölgelerinde bulunduk.

Bir iftar vakti idi. Kaldığım yerde ezanla birlikte orucumu açtım. Sofrada, Türkiye’den götürdüğüm birkaç hurma ve kuru incir vardı. İftardan sonra akşam namazını kıldım ve çay içmek için bir kenara çekildiğimde, Nureddin isimli bir imam yanıma geldi. Kendisine bir adet kuru incir ikramında bulundum. Hem sohbet ediyor, hem de çaylarımızı yudumluyorduk. Nureddin elindeki incirin yarısını ısırarak;
-“Bu ne kadar güzel bir meyve, nedir bu meyve?” diye sordu.

Meyvenin incir olduğunu, Allah’ın üzerine yemin ettiği “Tin” meyvesi olduğunu söyledim. Hayretle “İncir bu mu?” dedi ve Besmele çekerek “Tîn Suresini” okumaya başladı. Elinde kalan yarım inciri büyük bir hürmet ve saygıyla bir peçeteye sardı.

O yarım inciri ne yapacağını sordum kendisine…

-“Allah’ın üzerine yemin ettiği bu inciri evime götüreceğim. Çocuklarımın ağzına birer parçacık koyacağım. Bir ömür damarlarımızda dolaşacak. Bu büyük bir nimet. Allah bize bu nimeti bahşetti, ne kadar şükretsek azdır.” dedi. Ben de, “Siz o yarım inciri yiyin” dedim ve yanımda bulunan bir paket inciri kendisine ikram ettim.

Büyük bir heyecanla paketi alarak; “Allah’a yemin ederim ki hayatımda aldığım en değerli ve en büyük hediye bu oldu. Sizler ne kadar büyük insanlarsınız, ne kadar büyük bir milletsiniz. 3500 kilometre mesafeden buraya geliyorsunuz ve Allah’ın Kur’an’da zikrettiği ve üzerine yemin ettiği bir meyveyle bizi tanıştırıyor ve ikramda bulunuyorsunuz. Size ne kadar teşekkür etsek azdır. Yıllardır Etiyopya’nın değişik bölgelerinde sofralarımıza katkı sağlıyor, kestiğiniz kurbanlarla bizlere ikramda bulunuyorsunuz. Gelecekten ümidini kesmiş olan bizlere birer ışık ve ümit oldunuz. Allah sizlerden razı olsun” dedi.

Bu duygularla Necaşi Hazretlerinin torunlarıyla vedalaşarak ülkemize döndük.”

Bu hatıra kime ne anlatır veya kimler bundan ne ders çıkarır bilmiyorum.

Yalnız ben kendime söz verdim. İnşaallah bundan sonra, bir incir gördüğümde veya bir incir yediğimde “Tîn Sûresini” mutlaka okuyacağım…

Hayat kitabımız Kur’an-ı Kerîm’de 95’inci sure. Mekke döneminde inmiştir ve 8 ayettir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
1- İncire, zeytine, 2- Sina dağına, 3- Ve bu emin beldeye (Mekke’ye) yemin olsun ki;
4- Biz, insanı en güzel bir biçimde yarattık. 5- Sonra
(isyanı ve nankörlüğü yüzünden *1.) çevirdik aşağıların aşağısına düşürdük (indirdik). 6- Ancak îman edip yararlı işler yapan kimseler başka. Onlar için kesilmez bir mükâfat vardır. 7- O halde bundan sonra sana dîni (hesap gününü) yalanlatan nedir? 8- Allah “hâkimlerin hâkimi” değil midir?

İnandık, iman ettik Rabbim… Yaratan ve yaşatan Sensin… Din gününün sâhibi Sensin… Hâkimler hâkimi Sensin…

Şimdi sormak istediğim soru şu:
Sayısız nimetler içerisinde yaşayan bizler, neden Etiyopyalı Nureddin Hoca gibi bakamıyoruz? Niçin onun gibi göremiyoruz? O’nun gibi düşünemiyoruz? Âşina, gaflet ve nankörlükten değil mi?...

Eğer o idrakte olsaydık, bir bardak suyu lüzumsuz yere akıtır mıydık? İhtiyacımızdan fazla aldığımız ekmekleri naylon poşetlerde küflendirip, sonra da hiç vicdanımız sızlamadan çöpe atar mıydık? Yaşadığımız şu dünyada; israf ettiğimiz o nimetlere muhtaç olan milyonlarca insan olduğunu düşünmez miydik? Heder ettiğimiz zenginliklerde diğer insanların ve doğacak bebeklerin de haklarının olduğunu unutur muyduk?...

Kendisine ikrâm edilen ve hayatında ilk defa gördüğü, ilk defa yediği sadece yarım incir karşılığında, şükür olarak Tîn Sûresini okuyan Etiyopyalı Nureddin kardeşimiz, Türkiye’de incir bahçeleri, zeytin bahçeleri olup da kıblesini şaşırmış, kitabından habersiz, israf içerisinde uyuşuk biz gafilleri görseydi, ne derdi acaba?...

Yâ Rabbî; Sırât-ı müstakimden ayırma bizi…

Öncelikle İslâm nîmetinden, îman nîmetinden mahrum eyleme bizi…

Şükründen, zikrinden gâfil kılma bizleri…

Her türlü gafletten ve nankörlüklerden muhafaza eyle hepimizi… Âmin.

*1.=Bu (.. … ..)açıklama Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli Meâlindendir.

Anahtar Kelimeler:

Yorumlar (0 Yorum)

Bu içeriğe yorum yapılmadı, yorum yapmak ister misin?

Yorum Yaz
Yazarın Yazıları