“4 Nisan 1997… Bir tarih olmanın ötesinde, bir fikrin, bir duruşun ve bir istikametin Hakk’a yürüyüşüdür.
”
Fikirden sancağa: Başbuğ’un inşa ettiği istikamet
4 Nisan 1997… Bir tarih olmanın ötesinde, bir fikrin, bir duruşun ve bir istikametin Hakk’a yürüyüşüdür.
Milliyetçi Hareket’in kurucu Genel Başkanı, Türk siyasetinin müstesnâ simalarından Alparslan Türkeş Beyefendi’nin — nâm-ı diğer Başbuğ’un — irtihalinin sene-i devriyesinde; onu “şu gün doğdu, bugün öldü” sığlığına hapsetmeden, mümtaz ve melîk bir şahsiyet olarak, tarihe mâl olmuş azametiyle farklı zaviyelerden idrak etmek mecburiyetindeyiz.
Zira bazı isimler anlatılmaz; ancak anlaşılmaya çalışılır.
Henüz genç bir Teğmenken, merhum Hüseyin Nihâl Atsız ile birlikte 3 Mayıs 1944 Türkçülük-Turancılık Davaları’nda yargılanan; tabutluklara konulan, işkencelerden geçirilen bir iradenin sahibidir o. Lâkin bütün bu baskılara rağmen, dönemin şedîd tek adam rejimini temsîl eden İsmet İnönü karşısında boyun eğmemiş; Türkçülük davasının müntesiplerinden olmayı reddetmemiştir.
Bu, bir fikir beyanı değil; bedel ödemeyi göze alan bir iman ve sadakat hâlidir.
1960 İhtilâli’nin kudretli Albayı iken sergilediği duruş ise, karakterin güç karşısındaki imtihanıdır. Komuta kademesinin hilafına; “Sayın Başbakanın — Adnan Menderes Bey’in — idâmı doğru bir hâl yol değildir, buna rızâ gösteremem.” diyerek ortaya koyduğu tavır, yalnızca siyasî değil, ahlâkî bir duruştur. Bunun bedeli ise “görevlendirme” kisvesi altında sürgündür.
Fakat tarih, çoğu zaman merkezin değil; sürgünün haklılığını kaydeder.
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ile başlayan siyasî yürüyüş, kısa sürede bir liderlik inşasına dönüşmüş; 1969 Adana Kurultayı ile Milliyetçi Hareket Partisi hüviyetine kavuşarak kurumsal bir kimlik kazanmıştır.
Burada kritik eşik şudur:
Türk Milliyetçiliği, edebî metinlerin, bürokratik tartışmaların ve sınırlı zümrelerin himayesinden çıkarılarak; milletin bizzat kendisine mal edilmiştir.
Alparslan Türkeş, 9 Işık Doktrîni ile fikriyatı zikriyâta tevdî etmiş; onu ağır ve girift metinlerin satır aralarından çıkarıp sokağa taşımıştır. Böylece fikir, zerreden kürreye intikal etmiş; Türk milletinin sine-i safında aksülâmel hâlini almıştır.
Artık o fikir; Anadolu’nun yiğit evlatlarının omuzlarında, kan ve can pahasına taşınan bir sancaktır.
Müşerref ceddin izzet ve haşmetinin remzi olan üç hilâlli sancak, parti amblemi yapılmış; Türk gençliğinin teşkilâtlanacağı Ülkü Ocakları tesis edilerek, hilâl içinde uluyan Bozkurt sembolüyle bir nesil inşasının temelleri atılmıştır.
Bu, yalnızca bir teşkilatlanma değil; bir kimlik ve ruh inşasıdır.
“Her biriniz birer Türk Bayrağısınız! Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin!” hitabı ise, ferdî sorumluluğu millî şuurla birleştiren veciz bir düsturdur.
Bu yönüyle Başbuğ, yalnızca bir parti genel başkanı değil; bir davanın yol başçısıdır.
Onun mücadelesi yalnızca siyaset sahnesiyle mahdut değildir. Devlet Planlama Teşkilâtı’nın kuruluş fikrine öncülük etmesi, millî temelli sendikal yapıların teşekkülüne katkısı ve Milliyetçi Cephe Hükûmetleri sürecinde toplumsal nizamın tahkimine yönelik rolü; onun devlet aklını temsil eden yönünü ortaya koyar.
Aynı zamanda; İslâm ahlâk ve faziletini, Türklük gurur ve şuuruyla mezceden bir neslin yetişmesinde yol gösterici olması, fikrî derinliğinin ve irfanının tezahürüdür.
Soğuk Savaş yıllarında Sovyet yayılmacılığının ideolojik uzantıları olan komünizm ve sosyalizm gibi cereyanlara karşı verdiği mücadele, yalnızca siyasî değil; medeniyet perspektifli bir müdafaadır.
Bu mücadele, eldeki son müstakil ve kudretli Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin istiklâlini ve izzet-i nefsini muhafaza etme mücadelesidir. Bu yüzden verilen kavga, bir “izzet davası” ve “namus mücadelesi” olarak tanımlanmıştır.
Türk Dünyası meselesinde ise zamanının ötesinde bir ufka sahiptir. Sovyetler Birliği henüz dağılmamışken dillendirdiği Türk birliği fikri; sonrasında tarihî bir karşılık bulmuş, Türkiye ile Türkistan coğrafyası arasında kurulacak bağların fikrî zeminini oluşturmuştur.
“Dış Türkler”, “Yurt Dışı Türkler”, “Türk İlleri” gibi kavramların milletin zihnine yerleşmesi, ardından diline pelesenk olması; uzun vadeli bir fikir inşasının neticesidir.
Netice itibarıyla; Alparslan Türkeş, yalnızca bir siyasî lider değil; bir fikrin küllîyatını inşa eden, onu aksiyona dönüştüren ve milletin bağrına yerleştiren tarihî bir şahsiyettir.
Böylesi bir şahsiyeti sayfalarla anlatmak kâfi gelmez. Onu anlamak, açtığı istikameti idrak etmekle mümkündür.
Bizler; bu büyük mirasın naçizane takipçileri olarak, onun açtığı yol ve çizdiği istikametten ayrılmadan; nerede ve hangi şartta olursak olalım, Türk milletinin yükselmesi davasına emek ve vakit vakfetmeyi sürdüreceğiz.
Devleti, milletin emrine âmâde kılacak nizamın peşinde olacak; gerektiğinde fikrimizle, kalemimizle; hâl vaki olursa canımızla bu mukaddesatı müdafaa etmekten geri durmayacağız.
Külfetler kitlelerin sırtına küfe, nimetler dar bir zümrenin emrine amadedir diyenlerden olmak yerine; nimet ve külfetlerin eşit paylaşılmasını icap ettiren nizamı arayacağız…
Yani Türk töresi ile İslâm’ın amir hükümlerini mezceden 9 Işık’ın hüzmesinde, Başbuğ’un izinde yürümeye devam edeceğiz. Bunun en parlak ve mühim nişanesi olanıysa bu istikameti takip edecek evlatlar yetiştirmek olarak addettiğimizdendir; onları yetiştirerek, evlatlarımızı birer meşale gibi yarınlara tevdi edeceğiz.
Rahmet, izzet ve hürmetle…
Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna,
Tuğu kaldırmış olan orduların Başbuğuna.
YORUMLAR