Muharrem ERGÜL
  • 20/12/2022 Son günceleme: 21/12/2022 19:25
  • 2.807

"Emanet Çeyiz" sözünü yıllar önce ilk kez Cezayir'de duymuştum.

Endülüs İslam Devleti'nin 1492 yılında yıkılmasından sonra, İspanya'daki katliamdan kurtulan Müslümanlar Kuzey Afrika'nın çeşitli yerlerinde yerleşmişlerdi.

İşte Endülüs'ten göçen Müslümanların torunlarının büyük bir kısmı bu kez de Cezayir'in İtalya ve Fransa tarafından işgaliyle uzun yıllar ayrı bir baskı ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılmışlardı.

Cezayir'i ziyaret ettiğimde misafir olduğum evde duyduğum "Emanet Çeyiz" sözü kulaklarımdan hiç çıkmıyordu.

Ev sahibi Endülüs'ten göçen Müslüman bir ailenin torunlarıydı.

"Büyükler anlatırdı hep derdi. Bir emanet çeyizimiz vardı. Kim bilir o çeyizler nerededir?"  

Sonra konu değişti. Söz o kadarla kaldı. "Emanet Çeyiz."

Acaba dedim kendi kendime. Bu ailenin Endülüs'teki Cordaba Şehrinde Marisko'larda kalan bir emaneti mi vardı?

Ayrıca, son Müslüman kafile Endülüs'ten ayrılalı 500 küsur sene olmuştu. Onca yıl geçmiş ama bir hatıranın izleri hala Cezayir'de konuşulup duruyordu.

Ne emaneti, ne çeyiziydi? Hep kafamı kurcalıyordu

Aradan on beş yıla yakın zaman geçmiş, o gün duyduğum "emanet çeyiz" sözü de aklımdan gidivermişti.

Ta ki, aynı sözü yakın zamanda duyana kadar.

Oldum olası; mübadele, göç ve zorunlu iskan konularına meraklıyımdır.

Bu konuda bir çok bilimsel araştırma okumamın yanında, göçe tabi tutulan yüzlerce insanın torunlarıyla bire bir konuşmalar yaptım.

Kim, niçin ve neden toprağından, evinden ocağından koparılıp başka yerlerde yaşamak zorunda bırakılmıştı.

Dini, milliyeti, etnik kökeni ne olursa olsun herkesin evinde, ocağında, çiftliğinde, çubuğunda daha mutlu olacağını bilmeyen var mı?

İnsanın, insana ettiği bu zulüm nedir?

"Bak şu bahçenin güzelliğine.

Şu şeftaliye, şu eriğe, şu armuda, şu çiçeklere bak.

Hepsi birlikte güzel...

Bir ülkenin içinde ne kadar din, dil, ırk varsa o kadar zenginliktir bu.

Tek meyveyle bahçe olmaz."

Ayancıklı baba Yorgo ne kadar da haklıymış...

1492 yılında Endülüs'ten yüz binlerce Müslüman, Yahudi ve Morisko toplu katliamlara maruz kaldı.

1800'lü yıllardan bu yana, yüz binlerce Müslüman Türk Balkanlardan ya sürüldü ya da toplu halde katledildiler. Aynı durumlar ne yazık ki Anadolu ve Ortadoğu'da da yaşandı.  

O kışkırttı, bu kışkırttı. Sonunda Anadolu'da istenmeyen şeyler oldu. Binlerce yıldır bir arada yaşayan farklı kültürler birbirlerine düşmanlık türküleri söylemeye başladı.

Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika'da bu durumu ellerini ovuşturarak tahrik etmeye devam ettiler.

İşte yıllar sonra "emanet çeyiz" sözünü bir kez daha duyduğumda karışık duygular içinde içim cızz etti. Bu kez galiba "emanet çeyizi" daha iyi anlayabilecektim.

Lozan'da mübadeleye tabi tutulan "Mübadele insanlarının" belgesel yaşamlarını anlatan araştırmacı yazar Kemal Yalçın yıllardır merak ettiğim "emanet çeyiz" olayını nihayet anlatıyordu. 

"Türkiye ile Yunanistan arasında 1923 yılında Lozan'da imzalanan protokol ile; Türkiye'de yaşayan Müslümanların, Rum Ortodokslarla, Yunanistan'da yaşayan Müslümanların zorunlu mübadelesini öngörüyordu.

1912'de Balkan Harbi'yle başlayan on yıllık savaş dönemi boyunca yerinden yurdundan olanlarla birlikte iki milyon insan karşılıklı olarak göç etmek zorunda bırakılmıştı."

Kemal Yalçın devam ediyor.

"Biz Denizli'nin Hanaz köyünde iç içe yaşarmışız. Türklerle Rumlar binlerce yıldır bu köydeyiz. İşte dedemin annesinin anlattığı ve babamın bana vasiyet ettiği "emanet çeyizin" peşindeyim.

Köyümüzde Minoğlu adlı bir Rum aile varmış. Bu ailede mübadeleye tabi tutulmuştu. Bir sabah Minoğlu'nun karısıyla iki kızı evimize geldi. Küçük kızı benden üç yaş daha büyüktü. Adı Sofia idi. Sofia ile Eleni'nin ellerinde birer çuval, annelerinin kucağında ipek bir yorgan vardı.

Kızlarının buğday sarısı saçlarının örgüleri bileğim gibiydi. İkisi de yeşil yeşil gözlü uzun uzun boylu dünya güzeli kızlardı. Eleni tam gelinlik çağındaydı. Eleni babaannemin annesine hitaben: Abacığım diyordu. Biz gidiyoruz. Amma döneceğiz, amma dönmeyeceğiz. Ne olacağımız belli değil. Bunlar kızlarımın çeyizleri! Size emanet. Gidip gelememek, gelip görememek var. Gelirsek verirsin kızlarıma çeyizleri. Dönemezsek ver bir fukaraya hayrımız olsun... Yiyip içtik birlikte. Çok yardım ettiniz bize. Hakkını helal et."

Konuşma bitmiş. Minoğlu ve kızları mübadele gereği uzun ve sıkıntılı bir yolculukla köyümüzden, köylerinden çıkıp gitmişlerdi.

Kemal Yalçın anlatısının sonunda benim yıllardır merak ettiğim "emanet çeyizin" izini sürüp Minoğlu'nun torunlarına çeyizleri Yunanistan'da ulaştırmayı başarmıştı.

Ama benim aklım hala Endülüs'teki "emanet çeyizde." Bakalım o "emanet çeyizin" izini kim sürüp Cezayir'deki torunlarına teslim edecekti?

Yazarın Yazıları
Yorumlar (0 Yorum)

Bu içeriğe yorum yapılmadı, yorum yapmak ister misin?

Yorum Yaz