“İdeal bir devlet tasavvur eden Plato, aslında aynı zamanda ideal bir şehir ve şehirleşme düzeni de tasavvur ediyordu. Çünkü siyasal düzen ile mekânsal düzen birbirinden kopuk değildir.
”
Doğu-Batı, Şehirleşme ve Beykoz
İdeal bir devlet tasavvur eden Plato, aslında aynı zamanda ideal bir şehir ve şehirleşme düzeni de tasavvur ediyordu. Çünkü siyasal düzen ile mekânsal düzen birbirinden kopuk değildir.
Bir toplumun karakteri, değerleri ve insan tasavvuru çoğu zaman kurduğu şehirlerde kendisini açıkça gösterir. Bu nedenle şehirleşme yalnızca mimari bir mesele değil, aynı zamanda bir medeniyet meselesidir.
Batı toplumlarında ortaya çıkan tipik şehirleşme modeli büyük ölçüde Batı toplum karakterini yansıtan bir yapı içerisinde şekillenmiştir. Toplumumuzun çoğu zaman hayranlıkla baktığı Batı’nın düzen ve disiplin anlayışı şehirleşme alanında da kendisini göstermektedir -ya da en azından öyle sunulmuştur. Ancak şu soruyu sormak gerekir: Aynı şehirleşme anlayışı İslam toplumlarında nasıl ortaya çıkmıştır?
Batı şehirleşmesi incelendiğinde bu modelin doğaya karşı oldukça yayılımcı bir anlayış üzerine kurulduğu görülür. Bu yayılım çoğu zaman rasyonel temellerle gerekçelendirilmiş; pragmatist ve zaman zaman Makyevalist bir yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum Batı toplumlarının insana ve topluma bakışını da yansıtır niteliktedir. İngiltere Krallığı bu anlamda dikkat çekici örneklerden biridir.
20. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan ve sanat ile edebiyatta etkili olan Kitchen Sink Realism akımı, şehir hayatının sınıfsal gerçekliğini gözler önüne sermiştir. Türkçeye kabaca “gündelik hayat gerçekçiliği” olarak çevrilebilecek bu anlayış, şehirlerde yaşayan işçi sınıfının dar yaşam alanlarını, küçük mutfaklarını ve sınıfsal sıkışmışlığını konu edinmiştir. Varlıklı ve güçlü aileler şehrin daha düzenli, daha planlı ve daha yaşanabilir bölgelerinde hayat sürerken; orta ve işçi sınıfının yaşamı çoğu zaman dar alanlara sıkışmış bir gündelik hayatın içine hapsolmuştur.
Şehirleşme ile bu sanat anlayışı arasındaki ilişki aslında oldukça açıktır. Çünkü modern şehir planları çoğu zaman bu sınıfsal ayrışmayı görünmez bir biçimde üretmiştir. Düzen, tertip ve disiplin kavramlarının değerini inkâr etmek mümkün değildir; ancak birçok siyasi ve toplumsal meselede olduğu gibi Batı şehirleşmesi de dışarıdan bakıldığında cazip görünen, fakat içinde önemli çelişkiler barındıran bir sistem olarak karşımıza çıkar. Güzel bir düzen görüntüsünün altında zaman zaman derin toplumsal eşitsizlikler gizlenmiştir.
İslam toplumlarında şehirleşme ise tarihsel olarak farklı bir anlayış üzerine kurulmuştur. Bu şehirleşme modeli çoğu zaman yatay mimariyi benimsemiş ve insan ölçeğini esas almıştır. Asr-ı Saadet döneminde şekillenen Medine şehrinin yerleşim düzeni ve daha sonra Selçuklu ve Osmanlı şehirlerinde görülen mahalle merkezli yapılaşma bu anlayışın önemli örnekleri arasında sayılabilir.
Bu şehir tasavvurunda toplumun birlik ve beraberliği temel bir yer tutar. Şehrin merkezinde çoğu zaman cami bulunur ve şehir hayatı bu merkez etrafında şekillenir. Bu nedenle şehir yalnızca ekonomik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ve manevi bir merkez olarak düşünülmüştür. Osmanlı saray mimarisinin en önemli örneklerinden biri olan Topkapı Sarayı’nın Avrupa saraylarına kıyasla daha mütevazı ve parçalı bir yapıya sahip olması da bu insan anlayışının mimariye yansıması olarak okunabilir.
Ancak Batılılaşma sürecinin başlamasıyla birlikte bu şehir tasavvuru önemli ölçüde değişmiştir. Modernleşme ile birlikte büyük binalar, yoğun yapılaşma ve dikey mimari giderek yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu değişimin en çarpıcı sembollerinden biri, Kâbe’nin hemen yanında yükselen Zem Zem Towers kompleksidir. Geleneksel şehir anlayışının merkezinde yer alan kutsal mekânın yanında yükselen bu devasa yapı, modern şehirleşme anlayışının İslam dünyasına nasıl nüfuz ettiğini gösteren güçlü bir sembol olarak yorumlanabilir.
Peki ne değişmiştir?
Batı rasyonalitesi, büyüklüğe ve güce duyulan hayranlık, modern şehir tasavvurunu bizim toplumlarımız için de cazip hâle getirmiştir. Böylece şehirleşme anlayışımız da önemli ölçüde dönüşmüştür. Oysa kadim medeniyetimizin şehirleşme aklı insanı merkeze alan daha ruhani bir perspektife sahiptir. Şehir, toplum ile birlikte atan bir kalp gibi tasavvur edilmiş; merkezinde ise caminin bulunduğu bir birlik mekânı olarak düşünülmüştür.
Burada şehir tasavvurunu yalnızca fiziksel bir şehir olarak okumamak gerekir. Aslında söz konusu olan şey bir sistem, bir insan inşası ve bir medeniyet fikridir.
Bugün bu kadim medeniyetin mirasçıları olarak Beykoz’u yeniden düşünmek durumundayız. Beykoz’un şehirleşme süreci yalnızca yeni binalar yapmak anlamına gelmemelidir. Asıl mesele, bu şehrin hangi zihniyet üzerine kurulacağıdır. Şehir planlaması teknik bir süreç olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir meseledir. Bu nedenle şehrin geleceğini belirleyen kararların, o şehirde yaşayan insanların da kendilerini içinde hissedebileceği bir anlayışla ele alınması büyük önem taşır.
Beykoz’da şehirleşme, büyük ve anonim siteler yerine mahalle temelli ilerlemelidir.
Bu kapsamda, her mahallede küçük ölçekli sosyal merkezler oluşturulmalı, cami, okul ve kamusal alanlar etrafında bir sosyal denge kurulmalı ve insanların birbirini tanıdığı, güven duyduğu yaşam alanları desteklenmelidir
Şehir ancak insan ilişkileriyle şehir olur.
Beykoz’da, lüks siteler ile halktan kopuk alanlaşma önlenmelidir, kamusal alanlar tüm gelir gruplarına eşit hizmet etmelidir ve şehir planlaması belirli grupların değil, toplumun tamamının ihtiyaçlarına göre yapılmalıdır
Düzen, ancak adaletle anlam kazanır.
Şehirler ancak sakinlerinin güven duyduğu, ortak aklın hissedildiği ve toplumsal sorumluluk bilincinin hissedildiği süreçlerle gerçek anlamda büyüyebilir. Beykoz gibi tarihî ve doğal zenginliğe sahip bir ilçede şehirleşmenin bu hassasiyetle ele alınması, hem şehrin kimliğini koruyacak hem de gelecek kuşaklara daha sağlam bir şehir bırakılmasını sağlayacaktır.
Bu ruhla şehirleşme planı yapan, insana yatırım yapan ve ardında kalıcı bir eser bırakan siyasetçiler kendilerini gerçekten başarılı sayabilirler. Aksi takdirde ortaya konulan fiziki sonuçlar tek başına yeterli olmayacaktır.
Merhum Alev Alatlı’nın ifade ettiği gibi: “Her hukuki olan helal değildir.”
Evet, her makul görünen de doğru değildir.
YORUMLAR