Çanakkale

  • 17.03.2021 13:35
  • Okunma: 2273 kez

Recep ÖNCEL


​Takvim 18 Mart 2015 i gösteriyordu.

Esenboğa Havalimanı mescidinde sabah namazını kıldı, mescitten çıktı, yürüdü güvenlik kontrolünden geçti. Çanakkale uçağı için beklemeye başladı. Çok geçmedi, Çanakkale yolcularının uçağa binmelerini isteyen anonsu duyunca oturduğu yerden kalktı, bilet kontrolü yaptırdı, otobüse bindi. Otobüs hareket etti, pistte Çanakkale uçağının yanına geldi. Otobüsten indi, uçağın merdivenlerinden çıkarak uçağa bindi.

Az sonra uçak hareket etti. İçinde farklı heyecan taşıyordu.

Bu gün 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferinin 100. Yıldönümüydü. Şimdi 100. yıl dolayısıyla daha farklı şekilde etkinlikler yapılacak ve kutlamalar olacaktı. Bu etkinliklere katılmak için günü birlik Çanakkale’de bulunmak, ecdadımızın yaşadıklarını hissetmek ve anlamaya çalışmak için bu şehre gidiyordu.

Nihayet hostesin inişe geçiyoruz kemelerinizi bağlayınız anonsu duyuldu. Uçak iniş yaptı.

Çanakkale de küçük bir havaalanı vardı. Biraz sonra şehir merkezine gelindi.

İlk dikkatini çeken şey, bir meydan, tören alanı asker ve polisler, bayraklar, sivil halk hep birlikte tören için bulunuyorlardı.

İkinci dikkat ettiği şey, müthiş bir rüzgâr esiyordu.

Yanındakilere sordu; ‘ben mi üşüyorum, yoksa sizde üşüyor musunuz?’

‘Bizde üşüyoruz, hava çok soğuk' dediler.

‘Peki, her zaman böyle soğuk olur mu, bu gün mü böyle?’ dedi.

‘Çanakkale her zaman böyle soğuk olur' dediler.

Ankara’dan uçakla Çanakkale ye, havaalanından taksiyle şehir merkezine gelmişti. Üzerinde pardösü vardı, sabah kahvaltı etmişti.

Yani konforlu rahat bir yolculuk yapmıştı, karnı yoktu, sırtında elbise vardı.

Buna rağmen, üşümüştü...

Acaba, 1915 günlerce siperlerde çarpışan, karnı aç, sırtında giyecek olmayan, yokluk ve imkânsızlık içinde bulunan kahraman ecdadımız neler yaşamıştı?

Acaba, ne kadar üşümüşlerdi?

Acaba, ne kadar aç kalmışlardı?

Acaba, o zaman ki şartlar altında, dünyanın en güçlü orduları karşısında, imkânsızlıklar içinde nasıl bir mücadele vermişlerdi?

Bunları düşündü, duygulandı.

Aklına bir Çanakkale şehidinin mektubu geldi.

İhtiyat zabıt Edhem, İstanbul Hukuk Fakültesinde okurken 1915 yılında Çanakkale savaşına katılmış, bu mektubu yazdıktan iki gün sonra şehit olmuştu.

Mektup şöyleydi;

Valideciğim, dört asker doğurmakla müctehid şanlı Türk annesi,

Mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarında, armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

Okudum, okudukça büyük dersler aldım

Tekrar okudum.

Böyle güzel mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim

Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin, rüzgârların mukavemet edemeyerek eğilmesi bana annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi.

O güzel çayırın koyu yeşil tarafına askerlerim dizilmişler, gayet güzel sesli birisi ezan okuyor...

Ey Allah’ım, bu ovada ezan sesi ne kadar güzel!

Bülbül bile sustu.

Ekinler bile hareketten kesildi.

Dere bile ses çıkarmıyor.

Bütün mevcudat o mukaddes sesi dinliyor...

Ezan bitti, o dereden ben de abdest aldım. Cemaat ile namaz kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.

Ellerimi kaldırdım ve dedim ki;

Ey Rahim Allah’ım!

Ey şu öten kuşun, şu gezen köylünün şu secde eden ekinlerin, su heybetli dağın haliki!

Sen bütün bunları biz Türklere verdin, yine Türklerde bırak.

Yarabbim!

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği kabul eyle.

Huzurunda titreyerek dua eden biz askerlerin, süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahfeyle!’ diyerek dua ettim.

Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemez.

Kahraman subayın mektubunu düşünürken, irkildi.

Kutlama törenleri bitmiş, namaz vakti olmuştu.

Şehir meydanında bir camiye gitti, abdest aldı, öğle namazını kıldı. Namaz sonunda, Çanakkale Şehitleri için hatimler ve dualara iştirak etti.

Camiden çıktı, yakınlara bir lokantada yemek yedi

Sahile doğru yürüdü.

Karşı sahilde tepelerden birinde, bir silahlı asker ve bayrak resmi vardı… “DUR YOLCU,  BASTİĞİN BU TOPRAK BİR DEVRİN BATTİGİ YERDİR” yazıyordu.

Çanakkale’ye her gelişinde bu resme bakar, düşünür duygulandırdı. 250 bin şehit verilmiş, emsali görülmeyen bir mücadele yapılmış, bu topraklar düşmana teslim edilmemiş ti.

‘Şüheda fışkıracak toprağı, sıksan şüheda' dedi.

Şehitlikler gezilmeli ecdadımızın mücadelesi muhakkak yerinde görülmeli ÇANAKKALE GEÇİLMEZ ruhu, gençliğe evlatlarımıza anlatılmalı diye düşündü.

Aksam uçağa binip, İstanbul’a dönerken çok duyguluydu...

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları