Büyü-Yorum

  • 22.10.2021 13:52
  • Okunma: 3427 kez

Şeref KAÇMAZ


Eğitim hayatımda Muhasebe, hukuk, istatistik yanında ağırlıklı olarak iktisat dersleri de aldım, Ticaret Lisesinin ardından İktisat Fakültesinden mezun oldum.

İktisat kavramları, kuralları hakkında bir miktar bilgiye sahip olduğumu düşünüyorum. Aslında bir ev geçindiren, aile babası/annesi olan, yalnız yaşayan bir insan, az ya da çok bir maaş geliri olan, bu gelirini, eğitim, sağlık, yakacak, gıda, barınma ve haberleşme giderleri için harcayan, gelir gider dengesini her ay tutturan, bütçe fazlası verip tatil parası bile ayıran ya da bütçe açığı verip, kredi kartlarına yüklenen her vatandaş bir iktisatçıdır. Bu gerçeği belirterek konuya giriş yapalım.

İktisat veya ekonomi, üretim, dağıtım, tüketim, ticaret, değişim ve bölüşüm ile ilgili bütün faaliyetleri inceleyen bir bilim dalıdır. İktisat biliminin ortaya çıkması olarak gösterilen genel kabul görmüş gerekçe ise; ‘’mevcut kaynakların sınırlı, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu düşüncesidir’’ Hal bu ki; ‘’OL’’ deyince oluveren bir tek Allah’a (CC) inananlar için kaynakların sınırlı olması düşünülemez. Güneşe biz para versek de doğuyor vermesek de. Rüzgarlar aynı zamanda aynı döngü içinde esmeye devam ediyor. Biz insanoğlu olarak, bunları enerjiye çevirmeyi henüz öğrendik, bir taraftan da petrol bitecek diye milyonlarca insanın katledilmesine seyirci kaldık…

Tabi iktisat araç gereçleri ve kurallarının bizim bildiğimiz gibi olmadığını, Milli Görüş Hareketi ile tanışıp, Erbakan hocanın Adil düzen eğitim ve konferanslarına katıldıktan sonra öğrendim. Uzun uzun bu konuyu ele alacak değilim, ancak iktisat araçlarının nasıl sömürü aracı olarak kullanıldığını anlamanız için Prof. Dr. Osman Altuğ hocanın “Üç Kâğıt Ekonomisi” videolarını izlemenizi tavsiye ediyorum.

Dünya rezerv parası olan Amerikan Dolarının, kasadaki altın karşılığı basılması başlangıçta küresel ekonomik düzen için adil görünse de, zaman içerisinde aynı seri numarasından karşılıksız olarak basılması, değişim aracından çok sömürü aracı haline gelmesine sebep oldu. Avrupa para birimi için bunu bugün net olarak söylemesek de gidişat doların akıbeti gibi olacağa benziyor. Kimilerine göre oldu bile.

Avrupa’nın sözde gelişmiş emperyalist devletleri 2.Dünya savaşından sonra ülkelerindeki ihtiyaç fazlası üretimi diğer ülkelere satmak için, o ülkelerde düşük kur, yüksek faiz politikası uygulayarak kendi ürünlerinin satılmasını sağladılar, bu sisteme direnen yönetimlerde bir şekilde saf dışı bırakıldı. Bu oyunu, 1997 yılında 57. Hükümetin ekonomi politikası ile bozan Erbakan hoca oldu. Ancak sonrasında aynı batı yanlısı ekonomik politikalar diğer hükümetler tarafından sürdürüldü. Maalesef Ak Parti hükümetleri de bu ekonomi politikalarını yani düşük kur, yüksek faiz politikasını uzun yıllar sürdürdü. Bunu tartışmaya gerek yok, bütçe içindeki faiz ödemelerinin oranına ve tutarına bakarak anlayabilirsiniz.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın son dönemlerde üzerinde ısrarla durduğu faizlerin düşürülmesi konusu önemli olmakla birlikte, küresel finans düzeninin uyguladığı finans sarmalından kurtulup, bağımsız hareket etmenin de zor olduğu bir gerçek. Bunu aşmak için atılan adımları, yabancı kaynak merkezlerindeki değişikliği, ithalat rejim değişikliğini, teşvik uygulamalarını şu kıt aklımızla takip etmeye çalışıyoruz ve bir vatandaş olarak atılan son adımları olumlu buluyoruz.

Ülkemizin Milli üretiminin artmasının, buna bağlı olarak ihracatının artmasının, doğal sonuç olarak istihdamın artmasının ve çift haneli büyüme rakamlarına ulaşmamızın önündeki engellerden biri uzun zamandır uygulanan düşük kur politikası idi ve bunun terk edildiğini görüyoruz. Döviz kurunun yüksek olması, Türkiye’yi bir ithalat cenneti olmaktan ve ithalata dayalı ihracat yapmaktan kurtaracak ve Yerli sanayiyi artıracak. Ancak tek başına bu yetmez, aynı zamanda sanayicinin ihtiyacı olan finansın maliyetinin yani faizlerinde düşük olması gerekiyor.

Bu konuda da olumlu adımların atıldığını görüyoruz. Bu gelişmeler bizi umutlandırıyor. Küresel hâkim güçlerle mücadele etmek, ancak gerçek manada sağlam bir irade ortaya koymakla olur. Bu iradenin de yöneticilerimizde olduğunu biliyoruz. Umutlarımızın boş olup olmadığını görmek için atılacak diğer adımları beklemek gerekiyor. Yüksek kurdan sonra, düşük faiz politikası yanında en kısa zamanda vergilerinde düşürülmesini bekliyoruz. Sanayicimizin ve Çiftçimizin omuzlarında ne kadar fazla ağırlık varsa hepsinden kurtulması gerekiyor. Yeter mi? Elbette yetmez, hemen arkasından asgari ücreti yoksulluk sınırının üzerine çıkarıp, üzerindeki vergi yükünü kaldırmak gerekiyor. Vatandaşların satın alma gücünün artması ile eş zamanlı olarak üretim artacak, bunun doğal sonucu olarak da, üretilen mal ve hizmetlerin toplamı, tedavüldeki Türk Lirasına yaklaşacağı için, Türk Lirasının hem içerde hem de yabancı paralar karşısında değeri artacaktır. İşte o zaman arkamıza yaslanıp ekonomik anlamda BÜYÜ-YORUZ diyebiliriz.

Yüksek kur, düşük faiz uygulamaları yanında, ikinci adım olarak, vergilerin düşmesi, teşviklerin enerji ve yakıt alanlarına yayılması, asgari ücretin artırılması ve paranın tabana yayılması da gerçekleşir ise bugün duyduğumuz, ekonomi battı, yandık, bittik sözleri birkaç yıl içinde yerini çok güzel sözlere bırakır. Yapılacak ilk seçimde herkesin beklediğinin tersine, Sayın Recep Tayyip Erdoğan elini kolunu sallayarak seçimi kazanır. Ancak ikinci adımlar atılmaz ise dışa bağımlılığımız devam eder, borcu borçla bile ödeyemez hale geliriz, içerde enflasyon canavarı hepimizi ham yapar. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kasımpaşalı ağır ağabey karizması ve hatipliği bile Ak Partiyi bekleyen akıbetten kurtaramaz…

Hakk şerleri Hayr eyler, Arif anı seyreyler, Zan etme ki gayreyler,

Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler…

Adaletin Güçlü, Güçlünün de Adil Olduğu Bir Dünya’nın kurulması duası ile Allah’a emanet olunuz.

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları