Bir zamanlar Beykoz – Abdurrahman Haraç
6-7 yaşından sonra 2 sene kadar çobanlık yaptım, koyun güttüm. Sığır güttüm daha doğrusu. Ondan sonra kalkıp geldim 59 senesinde. Okuyamadım, çünkü bizim köye okul geç yapıldı. O esnada da İstanbul’a geldim. İstanbul’da birtakım yerlerde çalıştım. Okuryazarlığı kendim öğrendim. Üsküdar’da bir gece okuluna gittim, oradan mezun oldum.

Üsküdar’da bir hemşerim vardı. O, köye gelmiş. ‘Seni İstanbul’a götüreceğim’ dedi. Onun peşine düştüm, Tosya’ya geldim. Tosya’dan bilet aldık, Ankara’ya geldik. Ankara’dan da üstü açık arabalarla İstanbul’a geldim. Birtakım gazetecilerin yanında çalıştım, roman yazarlarının yanında çalıştım. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yanında çalıştım.
Kamil Gündeş’in yanındaydı bizim hatun. Doktor, ‘Sen beni bırakma. Ben seni evlendireceğim, dedi. Doktorla gittik, Kamil Gündeşler-den eşimi istedik. 4-5 ay nişanlı kaldık, ondan sonra da 67’de evlendik.
Kimse gelmedi. Rahmetli annem vardı, bir de köyümüzden birisi vardı.
Onlarla beraber gittik, istedik.

63’te doktor beni Beykoz Paşabahçe Cam Fabrikasına soktu. Ondan sonra orada bizim hatunla evlendik. 67’de evlendik. Ondan sonra buraya geldik, ev yaptık.
Burayı kendim yaptım. Önce çubukçuluk, taşıyıcılık yaptık, ondan sonra üflemeye geçtik. Üfleme bitti, kesicilik yaptık, yani sıcak kesme.
Son 2 sene ustabaşı olarak çalıştım. Gece vardiyasında, 10’da işe giriyorduk. Bir akşam gece vardiyasında yukarıdan, camdan aşağı bir demir düştü parmaklarıma. Ondan sonra bir 15-20 gün hastanede yattım.

Ben buraya evi yaparken burada kimse yoktu, yukarıdaki yoldan ilerisi yoktu; yani tek ben vardım. Yavaş yavaş buraya ev yaptılar. 7 sene çocuğumuz olmadı. Ondan sonra Murat oldu. Murat’tan sonra bir kızım oldu peş peşe, ondan sonra bir kızım daha oldu, ondan sonra bir oğlum daha. 4 tane çocuğumuz oldu.

Paşabahçe Hastanesine gidiyorduk. Araba yoktu, bir şey yok, hep yürüyerek gidiyorduk. Paşabahçe pazarına gidiyorduk. Ta Beykoz’dan getiriyorduk buraya malzemeyi. Üsküdar’dan Beykoz’a halk otobüsü vardı. Beykoz’dan buraya bir tane minibüs gibi bir şey geliyordu. Üstü açık değil de yarı kapalı.

Bizim bir komşumuz vardı, çok salih bir çocuktu. Sizlere ömür, zehirlendi gitti 16 yaşında. Her bayramda “Dayı dayı” diye kapımızı çalardı. Onun bir büyüğü var, onlar da şimdi kapımızı açmıyorlar.
EŞİ: Doktorun yanında çalışıyordum ben. Eşimi cam fabrikasına koydular. Daha önceleri Demirbank’ta çalışmıştık, Karaköy’de. Oradan çıktı, bir yurda girdik. Oradan doktorlar bizi tekrar geri aldılar.
Şirzat Bey diye biri vardı, o bunu işe koydu. Bir-iki sene çalıştık, ben hastalandım. Ben hastalanınca, ‘Ben gideceğim, burada durmam; dedim.
Aşağıda, Maslak’tan biri varmış bunun yanında çalışan. Bizim ev sahibi olacak. O, bize ev verdi, kiraladık. Yani sebebimiz o oldu. Cam fabrikasına girdi, çünkü buraya uzak olduğu için Bağlarbaşı’na gidip gelemedi. Ben de rahatsız olunca tekrar buraya geldik. Ama çok zorlandım o zamanlar, alışamadım. Bir aya yakın ağladım hep, niye geldik diye. Su yok, içeride tuvalet yok, banyo yok. Leğenin içinde yıkanılır mı? Leğenin içinde yıkanıyorduk. Bir göz oda. Ama yine de isyan etmedim ben.
Her gün birinin kapısında oturup çay içer, yemek hazırlardık. İyiydi, ilk zamanlar çok iyiydi. Deriden yelek, kazak örerdik. Komşumuz getiriyordu, deri ceket örüyorduk. Çocuklarıma örerdim, giydirirdim, el işimi yapardım. Yani çalışmadan hiç duramadım. Varili dolduruyorduk burada, ondan sonra çamaşır yıkıyorduk; yani oradan buradan su taşıyorduk. İçme suyunu yine Çubuklu’dan alıyorduk. Hatta bu gecekonduyu yaparken eşeklerle su taşıdık. Küçük kızım olunca makine aldık.
Merdaneli makineyi aldık küçük kızım olunca. Suyumuzu sonra aldık.
Biz bu evi yaptırdığımızda elektriğimiz bile yoktu. Ne elektrik, ne kanalizasyon, hiçbir şey yoktu. Zorluğumuz oldu orada. Su taşıdık. Çekilmeden de erilmiyor.
Bunun (eşinin) çıkacağı saatte cam fabrikasının önüne gelirdim, oradan giderdik yürüye yürüye. Sultaniye Parkı’na giderdik, çayıra giderdik. Beykoz tarafını ben çok severim. Şarkıcılar gelirdi, çayırda konser verirlerdi. Onları seyretmeye giderdik. Gerçekten Beykoz baş-kaydı. Sandalyeler koyarlardı upuzun, oturup seyrederdik. Çok güzel geçerdi. Her akşam açık sinemalar vardı Paşabahçe’de, oraya giderdik.

Çoluk çocuk yoktu, gezerdik. Çok gezmeye giderdik. Beykoz’a doğru gidiyorduk, Kanlıca’ya yoğurt yemeye gidiyorduk.
Her şeyi özlüyorum, hele çocukluğumdaki o yapamadıklarımı…
