Makaleler

Bir Tepebaşı Tiyatrosu vardı ki

2014.07.22 00:00
| | |
10449

Gerek tiyatro ve gerek musiki dallarında eğitim ve icraat gösterecek (Darülbedayi- i Osmani) adındaki ilk konservatuar girişimi, 1869 yılında Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Ebuzziya Tevfik ve Şemsettin Sami beyler tarafından başlatılır.

Ancak Sultan II Abdülhamit tarafından izin verilmeyince teşebbüs aşamasında kalır. Nihayet 1914 yılında Belediye Başkanı Cemil Paşa tarafından Belediye Meclisinden çıkartılan kararla (Osmanlı Güzellikler Evi) anlamına gelen (Darülbedayi-i Osmani)  adı ile kurulur. Çalışmalar Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanında başlar. İlk kez (Tepebaşı) kışlık tiyatro mekânında perdelerini açar. 1931 yılından itibaren (Şehir Tiyatroları) adı ile toplum yaşamındaki yerini alır. 

1963 YILLARINA GELİNCE    

Sevili okurlarımız sizlere o günleri yaşamış bir kişi olarak tanığı olduğum emanetimdeki kültür ve sanat zenginliklerini aktarmayı görev kabul ettim: 

O dönemlerde içki, sigara, kumar gibi kötü alışkanlıklardan bilinçli olarak uzak durup, hiç kimsenin dedikodusuna karışmayıp, halter, barfiks, yer jimnastiği, atletizm, futbol ve güreş gibi çeşitli dallardaki spor faaliyetlerine kendimi vermiştim. Bir gün rahmetli babam anneme ve bana tepebaşı’ndaki Opera’ya gidilmesi teklifinde bulundu.   

        -  Ben ise babama, (Ben oraya gitmem. Opera züppe işidir) cevabını verdim.

        -  Babam bana (Evladım peşin hükümlü olma. Önce gör, ondan sonra kararını ver) dedi.

        Bu açıklama üzerine rahmetli annem babam ve ben Anadoluhisarı’ndan yola çıktık. Tepebaşı Tiyatro Mekânına vardığımızda ilk seyrettiğimiz (Puccini’nin Madame Butterfly) opera eseri idi. Güzel bir tema, oya gibi işlenmiş bir müzik ve başarılı sahne sanatkârları beni etkilemişti. Artık bundan sonra Tepebaşı mekânındaki Opera ve tiyatro eserlerinin müdavimi haline gelmiştik. 

Ailece Tiyatro binasından içeri girdiğimizde, kol düğmeli, kravat maşalı özel sipariş ettiğim gömleklerim ve takım elbisemin içinde kondisyon yüklü adaleli vücudum hiç belli olmuyor ve incecik gözüküyordum. Önceden biletini ayırttığımız birinci kattaki locada her zamanki yerimizi almaya alışmıştık. Opera ve tiyatro eserleri birbirini takip etmeye başladı. Tosca, Sevil Berberi, Hofmanın Masalları, Turandot, Macbeth, Satılmış Nişanlı, Don Paskuale, La Traviata, Cavalleria Rusticano, Palyaço, Manon Lescaut, Rigoletto, Çardaş Fürstin, Carmen, Aida, Yarasa ve Şendul eserlerini izlememiz 1963 yılından itibaren 1968 yılana kadar sürdü.        

ROBERT OPPENHEİMMER’DEN BİR ÖRNEK 

Bu arada izleyiciler üzerinde derin iz bırakan (Oppenheimmer) konulu tiyatro eserinden ayrıca bahsetmek isterim; Fizik âlimi Oppenheimmer Atom Bombası’nın insanlık aleyhine kullanılarak Hiroşima’da 240.000 kişinin ölümüne sebebiyet vermesi karşısında vicdan azabı içinde olduğundan. Hidrojen Bombası’na karşı çıkar. Bu sebeple silah endüstrisi sahipleri ve siyasetçiler tarafından komünist ve yabancı ülke ajanlarına yardımcı olmakla suçlanır. Yargılanır, güçlü bir savunma sonucunda Senato tarafından aklanır. 

İzlediğimiz tiyatro eseri, Robert Oppenheimmer’in yargılanmasını konu almaktadır. Tiyatro eseri, savcının suçlamaları ile Oppenheimmer’in savunması üzerine kuruludur. Hâkim tokmağını vurarak celseye on beş dakika ara verdiğinde izleyiciler salondan fuaye’ye çıkmakta, hâkim yeniden tokmağını vurarak celseyi açtığında izleyiciler tekrar salona girerek koltuklarındaki yerlerini almaktadır. Yargılamada karşılıklı iddia ve savunma o kadar derinlemesine ve hızlı akış içindedir ki, bunca deneyimli tiyatro izleyicileri dahi eserin akış hızına ayak uydurabilmekte ve algılamaya yetişmekte zorlanmaktadır. Tiyatro eseri bittiğinde izleyiciler Tepebaşı Binası’ndan çıkarlarken herkes şaşkınlık ve eserin ağırlığı altında ezilmişlik içinde idi.  

TEPEBAŞI TİYATROSU HALK İLE BÜTÜNLEŞMİŞTİ

İtalyan asıllı orkestra şefi (PİNO TROST) ile söze gireceğim: Orkestra sahne önünde ve bir metre kadar aşağıdadır. Seyirciler hem sahneyi ve hem de orkestrayı birlikte izleyebilmektedirler. Işıklar kararmış, salon loşlaşmış, orkestra hazır, yan kapıdan Pino Trost gözüktüğünde izleyicilerin ayakta alkışları ile karşılanır. Zayıf uzun boylu, gözlüklü ve papyonlu siyah kostümü ile yerini alır. Salonda derin bir sessizlik vardır. Dikkatler Pino Trost üzerindedir. Kalın ciltli opera eserinin başlangıç sayfasını açar ve sol elini sayfa üzerine bastırırken sağ elindeki major hazır vaziyette ve gözleri orkestradadır. Orkestranın gözleri de Pino Trost üzerinde yoğunlaşmış vereceği işareti beklemektedir. İzleyiciler ise soluklarını kesmiştir. Salonda derin bir sessizlik vardır. Nihayet Pino Trost sağ elindeki majörü ile orkestraya işaret verdiğinde opera başlamıştır.   

Tepebaşı’ndaki Opera binasında beş yıllık süre boyunca müdavimleri halindeki herkes birbirini tanımış ve karşılıklı selamlaşmalar başlamıştı. Salonun gerek tavanı ve gerekse iki katlı localarının (Barok) örneği bezenmiş kabartma süslemelerini, Tiyatronun kırmızı renkli kadife perdesini, kırmızı renkli kadife koltuklarını, birinci kattaki localara çıkan dört basamaklı ahşap merdivenin gıcırtılarını, Dekor değişimi esnasında (Döner Sahne)’nin perde arkasından gelen gıldır gıldır ray seslerini, bu günkü gibi hatırlıyorum. 

Orkestra Şefi Pino Trost başta olmak üzere Aydın Gün’ü, sanatkarlardan, Azra Gün’ü, Mete Uğur’u, Bedros Kuyumcu’yu, Atilla Manizade’yi Amedya Zambon’u, Meral Menderes’i, Özer Sezer’i, Doğan Onat’ı, Reşit Gürzap’ı, Suna Korad’ı, Behzat Budak’ı, Darülbedai kurucularını ve tüm emeği geçenleri saygı ile anıyorum. 

SONUÇ OLARAK 

1970’li yıllarda taksimde Atatürk Kültür Merkezi’nin toplum yaşamındaki yerini almış olması, ülkemiz adına gurur verici olmuştu. Ancak, kültürel işlevi sona eren Tepebaşında ki Tiyatro Binası’nın akıbeti hakkında endişe duymaya ve birileri tarafından yakılacağı korkusunu içimde hissetmeye başlamıştım. Nitekim bir sabah tarihi binanın yakıldığı haberi ile sarsıldım. Şunu çok açık söylüyorum, kimler yaktı ve yaktırdı ise elleri kırılsın. 

Sevgili okurlarımız; Açın dünya haritasını bakın. Hangi ülkede sanata ve sanatkara önem veriliyor ise, o ülkenin kalkınmış ve halkını mutlu kılan ülke olduğunu göreceksiniz. Bizim ülkemize gelince, şimdiki şartlarda sanata ve sanatkara önem verileceği huzur ve bereket dolu düzene kavuşacağımız günlerin özlemi içindeyiz.  Hoşça kalınız.

Anahtar Kelimeler: Ferda Kazancıbaşı, Dost beykoz, Tarih, 2.Abdülhamit, osmanlı, Tarih

Diğer Yazıları

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"