Beykoz’da ibret dolu yaşamlar - 1… GÖÇ

  • Güncelleme: 01.04.2021 19:06
  • Okunma: 4288 kez
  • Yorum: 3
Dost Beykoz yazarı Saadettin Kılıç, Beykoz’da son 60 yıl içinde yaşanan hayat hikayelerini kaleme aldı.
Beykoz’da ibret dolu yaşamlar - 1… GÖÇ

Büyük bir keyifle okuyacağınız yaşanmışlıklarda, hem geçmişten ders çıkaracak hem de mazinin muhteşem dostluk hikâyeleri içinde yüzeceksiniz.

Bir roman tadında kaleme alınan yaşanmışlıklarda tanıdığınız yüzlere rastlamak, onların bilmediğiniz yönlerini öğrenmenizde mümkün olacak…

“Beykoz’da İbret Dolu Yaşamlar” başlığıyla yayınlamaya başladığımız belgesel yazı dizisinin her bölümü için farklı bir toplumsal yarayı, yada dönemi anlatan başlıklara vurgu yapılırken, geçmişle bugün arasında kıyaslama yapma olanağı da bulacaksınız.

Bu yaşanmışlıklar sayesinde belki de hayatınıza yeniden yön vereceksiniz.

Beykoz'da İbret Dolu Yaşamlar - 1 .... GÖÇ

1930 yılında Trabzon’un Of İlçesinde, Çiftçinin Mehmet ve Ayşe’den dünyaya gelen Ali Kılıç; altısı erkek, ikisi kız, dokuz kardeşin en büyük çocuğuydu. Eşi Elmas Kılıç da, aynı köy doğumlu “Beyazın İslam” (Bayram) ve Fatma’dan olma, dört kız, üç erkek çocuktan altıncısıydı.

Ali Kılıç; İlkokul üçüncü sınıfı terk tahsiliyle, 1952 yılında Ankara-Mamak’ta on başı rütbesiyle terhis olunca, askere gitmeden önce evlendiği tarla sınır komşusu eşi Elmas Kılıç ve iki yaşındaki oğlu Salih Kılıç ile Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasında çalışmak için İstanbul’un Beykoz İlçesine göç ettiler. 

Doğup, büyüdükleri köylerine bin yüz km. uzakta, İstanbul -Beykoz, Gümüşsuyu Mahallesi, Sultaniye Çayırının üst sınırında, Rizeli Hızır İpek’e (Kaptan) ait Boğaz manzaralı, iki odalı bir daire kiraladılar.  Çalışacağı fabrika ile kiraladıkları evleri arasında 350- 400 metre kadar mesafe vardı.

Sultaniye Çayırı, Şişe Cam Fabrikası ile sınırlı tüm çevre ve Gümüşsuyu Mahallesinin mesire alanı, çocuk ve gençlerin futbol oyun sahası, kiralık bisiklet pisti, inek, keçi, koyun, kuzu, kedi, köpek, eşek ve at gibi hayvanların da doğal merasıydı.

Çifte Havuzlardan doğan, Sultaniye Çayırının ortasından denize ulaşan içinde minik kara kurbağaların zıpladığı bir kilometre uzunluğunda üstü açık küçük bir dere akardı.

Derenin denize döküldüğü sahilde Türkiye Cumhuriyeti ve Beykoz- İncirköy’ün İlk Mahalle Muhtarı olan Rıfat Düz’ün iki katlı, küp şeklinde klasik mimari ahşap yalısı, yalının 20 metre kadar sağında biraz daha küçük iki katlı, kâgir bir bina daha vardı. 

Bu binada da Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası’nda görevli Polonyalı teknisyen, eşi ve sarışın genç kızları, onların karşısında asfaltın üst tarafında yine iki katlı, dört yanı ağaç ve çiçeklerle kaplı ahşap konakta Nevzat Bey ve kalabalık ailesi yaşıyorlardı…

Sultaniye diye bilinen çayırlığın yarısı kadarı Nevzat Beylerin özel mülkiyeti idi ve onlarca incir ağaçlarının arasında, aynı anda dört ayrı top oynanan çayırları herkese açıktı.  Arazileri o kadar büyüktü ki, yaşadıkları konakları ile en yakın işçi evleri ve gecekondular arasında en az 200 metre mesafe vardı.

Çoğunluğu Karadeniz kökenli mahalleliyle aralarındaki sosyal ve kültürel uzaklıktan dolayı zorunlu alış, verişler dışında pek komşuluk yapmazlardı. Konaklarında her yaştan insanlar vardı ama kim, kimin nesiydi gecekondularda yaşayanlar tarafından bilinmezdi.

Rıfat Düz, İncirköy mahalle muhtarlığından emekli olduktan sonra bazen gün aşırı, bazen haftada iki gün elinde çocuk tabutu büyüklüğünde deri el çantası ile evinin önündeki Sultaniye durağından Paşabahçe’den gelen dolmuşa biner, Beykoz, İshak Ağa Okulun karşısındaki Kanaat Bakkaliyesi, Fahri Ertuğrul’a giderdi.

Bakkal Fahrinin tam karşısında küçük bir hırdavatçı dükkânının sahibi Rum Oscar Efendi’de zayıf, uzun boylu, 55-60 yaşlarında sabahtan, akşama kadar dükkânına kapısına yaslanarak kollarını bağlar, Beykoz’un en işlek caddesi olan Fevzi Paşadan geçen insan ve araçları seyrederdi. Oscar Efendinin, Gayri Müslim bir esnaf olarak, her gün dünyayı kolları bağlı seyretmesi bir rastlantı olamazdı. Belki de yaşadığı toplumda azınlık olmanın içgüdüsel bir dışavurumuydu bu.

Çünkü kolları bağlamak; genellikle insanların bulundukları ortamlardan, konuşulan kişilerden ya da konulardan hoşnut olunmadığını ifade eden bir davranıştı.  

Eğer bir kişi, başka birine veya birilerine, bir direnç gösterirse ilk yaptığı hareketlerden biri kollarını bağlamaktır.  Elbette insanlar üşüdüğünde de kollarını bağlar ama Oscar Efendi, üşüdüğü için kollarını bağlayan biri değildi; sıcak yaz günlerinde kısa kollu gömlek giydiğinde de kollarını bağlardı. Fakat Rıfat Bey’in geldiğini görür, görmez kollarını çözer, ardından hızlı adımlarla o da Bakkal Dükkânına girerdi.

Rıfat Bey, her zaman fötr şapkalı, kravatlı, siyah, pastel renk ağırlıklı giysileriyle, ağzında sürekli tütün çiğniyormuş gibi konuşan, uzun geniş yüzlü, esmer, sarkık yanaklı, koca burunlu, orta boylu, 70’ni geçmiş hafif kambur, bilge bir yaşlıydı. 

Bakkal Fahri’nin kapısından içeri girer, girmez; temiz bir toz beziyle silinen sandalye ile ağırlanır, kısa bir süre sonra uygun ortam oluştuğunda kıssadan hisse dersler çıkarılacak sıra dışı hikâyeler anlatırdı. Yine,  Oscar Efendi’nin de hemen ardından geldiği bir günde şu hikâyeyi anlatmıştı:

“Oscar Efendi, çok merak ediyorum; insanlar ellerini kullanarak ekonomik değer elde ettiklerinde; vücutlarının bir veya iki uzvunu kullanarak bunu yaparlar ve emekçi diye saygıyla anılırlar. Ama kalçalarını, memelerini veya diğer namahrem uzuvlarını kullanıp ekonomik değer elde ettiklerinde ise orospu veya günahkâr diye anılırlar. Oysa insanın elleri; ne kadar vücudunun bir parçasıysa; kalçaları, memeleri ve diğer namahrem uzuvları da vücudunun diğer parçaları değil midir? Öyleyse, sonradan yine insanlar tarafından oluşturulan bu namus kavramı neyin, nesidir? Diye sordu

Oscar Efendi şaşkın bir ifadeyle:“Herhalde, insanların memeleri ya da namahrem yerleri üreme yerleri olduğu için diğer vücut uzuvlarından çok daha değerli görüldüler, belki de ondandır; sizce de öyle değil mi Fahri Bey?”dedi...

Bakkal Fahri gülümseyerek: “Bilemem Oscar Efendi, fakat benim de dikkatimi çeken bir şey var; madem bu namahrem yerler üreme yerleri daha değerli, öyleyse neden sadece kadının üreme yerleri namus sayılıyor da? Erkeklerin üreme yerleri, yediden yetmişe her kesin elinde ve dilinde dolanıyor?

Aynı anda kapıdan Emekli Kurmay Yarbay Halit Bey, içeri girdi…

Bakkal Fahri; “Vallahi bunu en iyi Halit Bey bilir” dedi…

Halit Bey,  basbariton ses tonuyla gülerek;“beyler, konu kadınsa, tabi ki önce bana sormalısınız” dedi…

Rıfat Bey, hikâyeyi bir kez de Halit Bey’e anlattı ve aynı soruyu ona da sordu:

Halit Bey, başını öne eğdi kısa bir an düşündü, kendinden son derece emin bir edayla başını kaldırdı“ size şöyle cevap vereyim sayın beyler” dedi...

Akranları evlenmiş, çoluk çocuk hatta bazıları torun, torba sahibi olmuş ama hala kendisine uygun bir eş bulamamış bir adam, bir gün tamamen bir rastlantı sonucu evlenebileceği bir kadın bulmuş; kadın evlenmeyi kabul eder, etmez büyük bir sevinçle köyün kahvesine koşmuş; “

Bugün herkese çaylar benden, artık ben de evleniyorum efendiler” demiş.

Kahvede oturan hemşerileri şaşkınlık içinde, nihayet bir eş bulabilen gariban hemşerilerini ayakta alkışlamışlar.

Fakat içlerinden biri, karısından çok zor ve yeni boşandığı için çiçeği burnundaki damada şöyle seslenmiş:

“Satılmış Efendi, Satılmış Efendi; bunca zaman evlenmeden sultanlar gibi ne güzel yaşadın, şimdi durup dururken neden huzurunu kaçırıyorsun?

Satılmış Efendi: “Ne huzur kaçırması efendi, ben asıl şimdi huzura ereceğim” diye cevaplamış…

“Ama bu kadın kel, evlenme onunla Satılmış Efendi…” 

“Olsun…”

Gözleri de görmüyor, Kör…

Olsun…”

“Hem kulakları sağır, bir ayağı topal”…

“Olsun”

“Hem de çok çirkin bir kadın” 

Satılmış efendi, gayri dayanamamış:

“Efendi; efendi; “vajinası var mı sen onu söyle gerisini boş koy” demiş…

Her zamanki gibi rutin alış, veriş sonrası Rıfat Bey’in deri çantası erzaklarla dolup ağırlaşınca, Bakkal Fahrinin üç çırağından biri çantasını dolmuş durağına kadar taşır, (100 metre)  Rıfat Bey’de çantasını taşıyan çırağa her zaman 50 kuruş bahşiş verirdi.

Rıfat Bey, Beykoz İlçesine bağlı İncirköy muhtarı olduğu yıllarda Beykoz’un Gümüşsuyu Mahallesi de, İncirköy Muhtarlığına bağlıydı.

Az sayıda Muhacir, Arnavut, Gürcü, Çerkez, Kürt ve çoğunluklu olarak Karadenizlilerin göç ettiği Gümüşsuyu mahallesinin nüfusu hızla artınca, 1951 yılında İncirköy’den bağımsız ayrı bir muhtarlık oldu.

Rıfat Bey de, yaşadıkları yalılının ikametgâhı İncirköy’den, Gümüşsuyu Mahallesi Muhtarlığına geçince bir daha muhtar adayı olmadı.

Gerekçesi ise aşırı muhafazakâr ve kural tanımazlıklarından dolayı Karadenizlilere olan saklı öfkesiydi. Karadenizlilerin muhabbeti geçtiği her ortamda bu öfkesini şakayla, “Meyvenin Adisi Kiraz, İnsanın Adisi Laz” diyerek belli ederdi.

Özellikle öfkelendiği Karadenizliler ise deniz yoluyla kaçakçılık, kan davası veya yasal yollardan balıkçılık yaparak kazandıkları maddi ve manevi güçle Beykoz’a ilk yerleşen Rizeli, Karadenizlilerdi.

Yani Rıfat Bey dâhil, Beykozluların, haklarında olumlu veya olumsuz her zaman fikir yürüttükleri ve ilk tanıştıkları Beykozlu Laz Karadenizliler, çoğunlukla Rizelilerdi.

Ardından fabrikalarda çalışmak için Beykoz’a göç edip genellikle Rizelilerden ev kiralayan veya arsalar satın alan Trabzon-Oflular ve diğer Karadenizliler geldi.

Fakat o tarihlerde ve hala günümüzde toplumda oluşan yanlış bir kanı vardı: Sanki bütün Doğu Karadenizliler LAZ’MIŞ gibi Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon ve tüm Rizeliler toptan LAZ diye anılırlar.

Ali Kılıç’ da, Trabzon-Of kökenli biriydi ve isteseydi Laz olmadığını ve Türk soyundan geldiğini kolaylıkla kanıtlayabilirdi.

Trakya ve Anadolu topraklarında ya da yurt dışında yaşayanlar da, başkalarından yardım bilgi almadan kendi başlarına Türk olup, olmadıklarını tek, tek anlayabilirler.

Çünkü eğer Türk değil de; Kürt, Boşnak, Arnavut, Zaza, Gürcü, Çerkez, Çeçen, Gacal, Dağıstanlı, Lezgi, Pomak, Çingene, Arap, Laz, Süryani, Ermeni, Yahudi, Rum, Asuri, Bahai, Leh, Malakan, Dürzi veya Melez biri olsaydı, mensup olduğu halkın ya da halkların dili veya kültürünü mutlaka bilirlerdi.  Sadece onlar mı bilirdi?

Dedesinin, Dedesi, Anneannesinin Annesi, Dedesi, Ninesi, Anası, Babası, Amcası, Halası, Teyzesi, Dayısı, Kardeşleri veya komşuları da kuşaktan kuşağa kesintisiz geçen bu gerçeği mutlaka bilirlerdi.

Ali Kılıç’ da, köken olarak Doğu Karadenizliydi ama ne onun, ne de ailesinin Lazlar gibi bir dili veya Lazlar gibi bir geleneği hiç olmadı. Olsaydı; dedesi, ninesi, annesi, babası, sekiz kardeşi, akrabaları, komşuları, mahallelisi, köylüsü duymaz, bilmez, ona söylemez ve öğretmezler miydi? Gündelik konuşmalarla Türkçe dillerine geçen sadece birkaç cümle Rum’cadan başka dil bilmezler…

Gerçek şu ki; Rıfat Bey’in bu saklı öfkesi, hiç bir Rizelinin veya diğer Karadenizlilerin umurunda bile değildi.

Çevreleriyle umdukları iletişimi kurmadıkları ve her geçen gün Karadenizlilerden daha çok rahatsızlık duydukları için 1970’li yılların ortalarında çayırlıklarını ve tüm yerlerini kelepir fiyatlara satarak, Rıfat Bey ve ailesi dışında diğer aileler buraları tamamen terk ettiler.

Onların evleri ve çayırlarına Balıkçılık Okulu, Spor Kompleksi, Lojmanlar, İşçi Kooperatif Evleri ve üç, beş katlı rast gele apartmanlar dikildi. Sonraki yıllarda da Gümüşsuyu Muhtarları ağırlıklı olarak Karadenizliler ’den seçildi…

1951 yılından, 1960 yılına kadar Rizeli Celal Şenkal, 1960, 1973 yılları arasında yine Rizeli Hidayet Balcı, 1973-1975 yıllarında Trabzon-Oflu Ali Çap. 1975-1984 yıllarında Muhacir Orhan Atasu, 1984-1990 yıllarında Rizeli Mehmet Bostan, 1990-1994 yıllarında Sinop-Boyabatlı Şerafettin Ekşi, 1994-2004 yıllarında Rizeli Şevket Polat, 2004-2014 yıllarında Gümüşhaneli Ahmet Soylu ve 2014-2019 yıllarında da Trabzon-Oflu Aziz Öztürk muhtar oldu…

Sultaniye sahilinden, yukarılara doğru çayırının ortasından geçen asfalt yolun sağında 1955 yılında kurulan Paşabahçe Spor Kulübü, bitişiğinde yine 1955 yılında yapılan Fatin Hoca İlkokulu, okulun bitişiğinde de Sultaniye Çayırları kadar geniş arazileri olan Rizeli Bekiroğlu’nun bostan tarlaları, bakkal ve manav dükkânları vardı…

Paşabahçe stadının duvarı ile sınır Bekiroğlu’nun bostanında sıra, sıra dizilmiş kiraz ağaçlarından hava karardığında kiraz çalmayan erkek çocuk da pek yoktu bu mahallede.

Bekiroğlu’nun dağlara doğru bostanlarının üst sınırında yüzme havuzu büyüklüğünde, yaklaşık iki metre derinliğinde yeşil bulanık bir sulama havuzu ve içindeki binlerce kurbağaların çıkardıkları armonik sesler her gece, sabaha kadar bütün mahalleye yayılır, gün ağarmaya başladığında; kurbağalar nöbetlerini horozlara, horozlar da ağaçlarda şakımaya hazır Kanarya, Saka ve Serçe kuşlarına devrederlerdi…

Havuz sınırından sonra Çifte Havuzlar ve dağlara doğru, bir Gayri Müslim olan ve hakkında çok az şey bilinen Vâsile ait en az Bekiroğlu’nun ki kadar büyük tarım arazileri başlardı. Burası da tüm çocukların, sebze ve meyvelerin her çeşidini ama izinsiz dalından tadarak tanıdığı en büyük bostanlarıydı, Karpuz bile yetişirdi. Sonraları buralara da 3-5 katlı apartmanlar dikildi…

Minaresini Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasının yaptırdığı mahallenin tek camisi olan Gümüşsuyu Camisinin bulunduğu yer, hala Gümüşsuyu Mahallesinin merkezidir. Caminin karşısında sıra, sıra dizilen çeşmelerden tüm mahallelilerin içme suyu Gümüş Suyu akardı, Gümüş Suyu Mahallesi adını bu çeşmelerden aldı. O tarihlerde Gümüşsuyu Mahallesinin nüfusu 1000-1500 civarındaydı.

Türkiye pazarına yeni giren Amerikan meşrubat şişesinin bir yüzünde İngilizce Coca Cola, diğer yüzünde de Türkçesi Koka Kola yazardı. Kimi çocuklar ekmeklerinin üzerine TEREYAĞI veya vücut damarları için son derece zararlı olduğu o zamanlar bilinmeyen “SANA, VİTA” markalı margarin yağları sürerlerdi.

Şehitlik Çıkmazı (Sabır Çıkmazı) Sokağındaki Rizeli Bakkal Selahattin Kara, Beykoz Gazozunu buzdolabından soğuk verirse 30, dışarıdan tahta kasadan sıcak verirse 25 kuruşa satardı. O angarya beş kuruş yüzünden pek çok çocuk sıcak yaz günlerinde buzdolabından çıkmış soğuk gazozlar içemez, diğer seyyar satıcılardan ya leblebi, ya helva, ya dondurma, ya da nane, limonlu macunlar satın alırlardı. 

Coca Cola ise (Koka Kola) her yerde soğuk ya da, sıcak 60 kuruştu…

Aynı sokağının başında en eski bakkal dükkânı Rizeli Dursun Ali Çolak, yanında Oflu Terzi Mehmet Aydın, onun yanında Balkan Göçmeni Berber Salim ve Berber Salim’in yanında da Torpido Mehmet’in evinin altında Oflu Bakkal Selahattin Parlak sıralanmıştı. 

Sokağın gençleri gündüzleri bu dört dükkânın önünde toplanır, muziplik yapmak için kendilerinden 5-10 yaş küçük çocukları kullanırlardı. Ellerine bozuk paralar vererek Bakkal Dursun Ali’ye gönderirler; “25 kuruşluk davul tozu, 25 kuruşluk da minare gölgesi al, gel” derlerdi. Bakkal Dursun Ali’de, bu istekle gelen küçük çocukları her zaman kovardı.  Neden kovulduğunu anlamayan çocuklar; “acaba ayıp bir söz mü kullandık” diye utanır, korkarlardı.

Oysa davul, tozu minare gölgesi var olmayan hayali bir şeydir; “bir yere gidecek olan kişinin "var mı oralardan bir isteğiniz?" sorusuna “davul tozu, minare gölgesi” diye verilen alternatif bir cevaptır, yani "hiçbir şey istemiyoruz." Manasındadır.

Karadenizlilerin hızla çoğaldığı Gümüşsuyu Mahallesi’nde her yıl İlkbahardan sonra Sultaniye’de ki geniş çayırlıklarda Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasının organize ettiği geleneksel sünnet düğünleri ve Kuzu Bayramları yapılırdı.

Hafta sonu öğleden sonra saat 18.00’de başlayıp, ertesi sabah saat 06’a kadar devam eden bu müzikal şölenlere yurt çapında ünlü sanatçılar katılır, konser platolarının çevresini saran seyyar satıcıların büyük buz kalıpları arasında soğuttuğu gazozlar, meyve suları, ayranlar içilir, börekler, pideler, köfte ve sucuk ekmekler yenirdi.

Çocukların ellerinde sevinçle uçuşturduğu helyum gazlı rengârenk balonlar piyasaya yeni çıkmıştı…

Beykozlular, şöhret çaplarına göre sahneye çıkan dönemin en ünlü sanatçılarını hayatlarında ilk kez canlı olarak bu organizasyonlarda görür, bu organizasyonlarda dinlerdi.

Orhan Boran, Halit Kıvanç, Zeki Müren, Gönül Yazar, Sevim Çağlayan, Sevim Tanyürek, Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün, Nurten İnnap, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Berkant, Vasfi Uçaroğlu Orkestrası, Selçuk Alagöz Orkestrası, Beyaz Kelebekler, Aysel Tanju, Celal Şahin, İsmail Dümbüllü, Aziz Basmacı, Ateş Böcekleri ve Şen Bahriyeler dönemin en ünlü isimleriydi.

Ali Kılıç’ın en küçük oğlu Saadettin-Seyfullah-Kofin’de, 1957 yılında henüz 21 aylıkken, İstanbul-Balat semtinde oturan en büyük Teyzesinin oğlu, 10 yaşındaki kuzeni Şeref Yakın ve yedi yaşındaki abisi Salih Kılıç ile burada gerçekleşen bir organizasyonda sünnet oldular.

Fakat Saadettin-Seyfullah -Kofin; bebek sayılacak yaşta olduğu için o yılın sünnet şölenini ve sünnet bıçağı acısını hiçbir zaman anımsayamadı…

Yine aynı çayırlıklara Ordulu Mustafa gibi defalarca Türkiye Yağlı Güreş Şampiyonu olmuş güreşçiler gelir, yılda bir ay kurulu kalan cambazhanelerde de şaklabanları ve ipte yürüyen cambazlar izlenirdi.

Çayırlara sere serpe yayılan aileler, cambazhanelerde her akşam tekrarlanan aynı gösterilere yeniden girmeseler bile gösteri çadırının yakınlarında piknik yaparak, müzik ve eğlence sesleriyle günlerini neşe içinde geçirirlerdi.

Yaz akşamlarında gece 24.00’e kadar devam eden bu eğlenceler ve geleneksel Hıdrellez kutlamaları mahalle sakinlerinin düzenli alışkanlığıydı.

Gündüzleri; mahalle araları sokaklarda geniş kitleleri derinden etkileyen trajik sosyal olayları megafon ya da çıplak sesle yanık, yanık dillendiren destancılar dolaşırdı.

Ya verem hastalığından ölen, ya yangın, sel veya deprem gibi sıra dışı olaylar, ya da hunharca işlenmiş münferit bir cinayete kurban gidenlerin acıklı hikâyeleri anlatılırdı.

SULTANİYE ÇAYIRI, adını 15. yüz yılda buralarda yaşamış Kanuni Sultan Süleyman ve Hançerli Sultan’dan almıştır. Onlardan önce denizle bitişik olan bu bataklık sahiller, zamanın sultanları tarafından asırlarca ömrü olan çınar ve ardıç, kavak,  incir ağaçlarıyla kurutularak Sultanların Çayırı, sonrasında da Sultaniye Çayırı diye anılır oldu…

Sultaniye Çayırından dağlara doğru çıkıldığında, deniz seviyesinden en yüksek mevkiinin adı Karlıtepe’dir… (Denizden yüksekliği 258 m) Ali Kılıç’ın gecekondusu da; Karlıtepe ile Sultaniye Çayırı ortasında kar veya yağmur yağışları ne kadar sert ve yoğun olursa olsun doğal olaylardan en az etkilenen sağlam bir zemindedir.

Ali Kılıç, 1953 yılında 2000’den fazla işçisi olan Şişe Cam Fabrikasının Goble Servisinde günde sekiz saat, üç vardiya, sigortalı ve sendikalı işe başladı.

Vardiyalar; sabah 06.00-14.00, öğlen 14.00-22.00 ve gece 22.00.-06. 00 saatleri arasında günde sekiz saatti.

Memurlar ise saat 08.00-17.00 saatlerinde tek vardiya çalışıyordu…

Memurlar ve tüm ilçede çalışanlar için Paşabahçe Şişe Cam ve Paşabahçe Tekel-İspirto ve Rakı Fabrikasından her sabah, her mahalleden duyulan 07,30 ve 7,45 olmak üzere iki defa acı bir siren çalardı.

Okula, vapura, fabrikalara ya da başka bir işe sabah erken kalkmak zorunda olanlar her sabah horoz seslerinden sonra bu siren seslerini de takip ederlerdi…

Goble Servisinde ilk işe başlayan bütün işçiler gibi Ali Kılıç ’da önce ÇUBUKÇULUKLA başladı ve kısa zamanda 1500-2000 derece ısıda eriyen madenleri FISKA ile ocaktan çıkarıp, özel makaslarıyla gösterişli vazolara ve pahalı sürahilere dönüştürüyordu.

Her ustanın elinde, her biri farklı sanatsal şekiller almış rengârenk cam eserler, tezgâh altındaki çubukçular tarafından soğutmaya taşınıyor, paletlerle ilerleyen soğutma fırının içinden (Triyaj Servisine) paketlenmeye gidiyordu.

Goble Servisinde çubukçu, yani taşımacı başlayıp tezgâhta usta olabilmenin olmazsa olmaz tek koşulu; insan nefesiyle üflemeli bir alet olan FISKA’YI başarıyla kullanabilmekti...

Çünkü her Goble çalışanın kullanmayı beceremediği FISKA; şeklen bilardo topuna vuran istekaya benzer.

Bilardo sopasını bilmeyenler için uzun bir kavala benzer. Kavalı bilmeyenler için üflemesi çok zor saksafona benzer. Cam sanayinin Goble servisinde çalışan acemilerin kâbusudur.

Öylesine hassas, öylesine duyarlıdır ki; 1500-2000 derece sıcaklıkta HER YANI LAV KIZGIN OCAKTAN alelacele alınabilen pingpong topu büyüklüğündeki nar gibi kızaran madene, az ya da biraz fazla nefes verilirse ve verilen nefeste kıvamında değilse, ya balon gibi patlar ya da hemen donar ve tüm emekler boşa gider.

Fabrikanın en sıcak ve en ağır servisi GOBLEYDİ ama maaşlar da diğer servislerdeki işçilere göre daha yüksekti. Goble Servisi tezgâh üstünde, 1500,2000 derece ateşin 50 santim yakınında çalışan ustalar, her mesaiye başladıklarında koyu renklerde giydikleri iş gömlekleri; saçlarından, ayak parmaklarına kadar döktükleri boncuk, boncuk tuzlu terlerle bembeyaz oluyordu…

Yaz, kış fark etmiyor aşırı sıcaktan sürekli kaybettikleri terleri sadece çok sık su ve çay içerek karşılıyorlardı. Her mesainin başlaması, önceki mesainin bittiği saatti; ocaklar yani kızgın fırınlar hiç bir zaman sönmezdi. O devasa fırınlar bir kez sönerse altı aydan önce ısınamazdı, bu yüzden bu fabrika grevlere karşı zaaflı bir işletme sayılırdı…

Fabrikaya çıkan bütün çevre yollar mesai başlama ve bitiş saatlerinde işe giden, işten çıkan insanlarla dolardı.

Her sokakta kahvehane, meyhane, bakkal, manav, terzi, berber, nalbur, kalaycı, tuhafiyeci, kırtasiyeci, demirci, kaynakçı, tornacı, baytar ve kasaplar vardı.

Özellikle Harman Tepe’nin dik yokuşunun başladığı Fabrikanın Arkası, gece yarılarına kadar ışıl, ışıl dükkânlarıyla Beyoğlu’ndan sonra belki de İstanbul’un en canlı semtlerinden biriydi.

Akşam ya da gece karanlığında küçük çocuklar ve kadınlar bu açık dükkânlardan saçılan ışıklar altında her yanı insan sokaklardan korkusuzca evlerine dönerlerdi. Trafik veya karakol polisleri ile gece bekçileri genellikle tanıdık ama güven veren resmi görevlilerdi.

Devamı var...

Anahtar Kelimeler: Yaşam, Beykoz, Saadettin Kılıç

Yorumlar (3 Yorum)

kofin (6 gün önce)

Teşekkür ederim, devamı olacak. altısı erkek, ikisi kız (kendisiyle) dokuz kardeş içinde en büyüğü ama siz haklı olabilirsiniz...

Şenay Alarçn (1 hafta önce)

Güzel olmuş o günlerin resimlerı olsa dahada güzel olurdu emeğinize teşekkür ederım

İbrahim ALBAYRAK (1 hafta önce)

altısı erkek, ikisi kız, dokuz kardeşin en büyüğü...derken.. Fakat abimin yazısı akıcı ve güzel..kalemine sağlık.

Yorum Yaz