Beykoz’da ibret dolu yaşamlar – 3… FACİA

  • Güncelleme: 14.04.2021 19:06
  • Okunma: 15463 kez
  • Yorum: 0
Saadettin Kılıç Yazı Dizisi devam...
Beykoz’da ibret dolu yaşamlar – 3… FACİA

Evlerinde henüz elektrik ve şehir suyu şebekesi yoktu.

Hava karardığında hepsinin gözleri karanlığa öylesine alışmıştı ki,  tabanı ve tavanları ahşap iki oda, bir sofa, tuvaleti dışarıda gecekondularında gaz lambası ile aydınlanıyor, oda duvarlarındaki lambanın önünden her geçtiklerinde hareketlerinin oluşturduğu farklı gölgelerle çılgınca eğleniyorlardı.

Zaten üçü de dünyaya geldiklerinde evlerinde ve sokaklarında elektriği hiç tanımadıkları için hiç biri eksikliğini hissetmiyordu. 100 metre kadar uzaklarda dağın sınırındaki kaynak çeşmeden anne, abi veya ablası her gün omuzlarında güğümlerle gecekondularına su taşıyordu.

Kışın, kuzine sobalarında odun, kömür ve mangal yakarak ısınıyor, yemeklerinin çoğunu da sobalarında pişiriyorlardı. Yaz aylarında ise piknik tüpü büyüklüğünde ispirtoyla çalışan, el pompalı gaz ocağı kullanıyorlardı.

Dördüncü kız kardeşleri Sevcan’ın doğması onlara şans getirdi; sokaklarına elektrik ve şehir suyunun gelmesi uzun sürmedi.

Önce evlerinin duvarlarını ampul ve fiş yerleriyle doldurdular, ardından Philips marka elektrikle çalışan orta boy bir radyo satın aldılar.

Sokağa bakan oturma odalarının pencere camı köşesinde, mavi badanalı yüksek duvarda üzerinde işlemeli tülbent ve özel sehpasında duran en değerli ev eşyası radyolarıydı.

Önceleri sadece baba Ali Kılıç açıp, kapatıyordu. Radyo her açıldığında içinde ışık yanıyor ve birkaç saniyede ısınınca; Türkçe, Rusça konuşmalar duyuluyordu. Kısa, Orta ve Uzun dalgalı ülke yayınlarında onlar için en net yayın Orta Dalga İstanbul Radyosuydu.

Sabah Türküleri, Şarkıları, Türkiye Ligi Futbol maçları, Yorumları, Spor Toto Sonuçları, Haberler, Seçim Sonuçları, Radyo Tiyatroları ve Vatana İhanet Suçundan idamla yargılanan devrik Başbakan Adnan Menderes’in mahkemeleri canlı olarak dinliyorlardı.

“Orhan Boran ve Yuki ile Kaptan Amca Anlatıyor” en çok sevilen radyo tiyatrolarıydı…

Çocuklar, ilk günlerde anne ve babaları evde olmadığı zamanlarda radyonun arkasına, önüne, altına, sağına, soluna bakıyor ama içinde kimseyi göremiyorlardı.

Radyonun düğmesini açıyor, ışık yanıyor göremiyor, kapatıyor ışık sönüyor yine göremiyorlardı. Saadettin, babasına, her sorduğunda, babası her zaman gülerek; “radyonun içinde insanlar var, düğmesine basınca konuşuyorlar” diye cevap veriyordu...

İnanmıyordu ama babasına ukalalık yapacak yaşta ve bilgide de değildi…

Henüz okula bile gitmiyordu. Babasının tüm tahsil hayatı ise İlkokul üçüncü sınıfı terkti, bu konudaki yetersizliğini gizlemek için sürekli gülüyor; “ben de nasıl olduğunu bilmiyorum” diyemiyordu.

1960 Aralık Ayının 14'ü

Gece yarısı…

Anneleri kapı komşu ve köylüsü Emine Er’de, sıcak sobanın başında geç vakitlere kadar misafirlikte sohbete dalmıştı.

Babaları, fabrikada gececi vardiyada çalışıyor, çocuklardan Saadet ile Saadettin iki kardeş cam kenarı, sobanın yanında sedire uzanmış, yarı uyanık annelerinin eve dönmesi bekliyordu.

Evlerinin içinde elektrik vardı ama dışarıda sınırı dağın yamaçlarıyla biten çıkmaz sokakları zifiri karanlıktı. Henüz bebek sayılan küçük kız kardeşleri Sevcan ve abileri Salih ise çoktan uykuya dalmıştı.

Vakit gece yarısını iyice geçmişti, aniden odanın içinden de şiddetle hissedilen çok güçlü bir patlamanın ardından ikisi de büyük bir korkuyla ayağa fırladı, pencerelerinin perdelerini delip geçen çok büyük bir ışık kümesi vurdu yüzlerine. Sanki gezegenler çarpışmıştı…

Abla Saadet, şok bir refleksle perdeyi açtı; açtığı gibi aynı hızla kapadı “yanıyoruz” diye acı bir çığlık attı.

Anneleri beş, on metre kadar çok yakın komşudaydı, o da koşarak, büyük bir panikle hemen çocuklarının yanına geldi uyuyan en büyük oğlu Salih ve en küçük bebek Sevcan da uyandı.

Dışarısı ayaz, karanlık ve çok soğuktu; ama gökyüzü kızıl ışıklarla gün ışığı gibi parlıyordu.

Alelacele üzerlerine kalın giysiler giyerek diğer komşular gibi onlar da sokağa fırladılar.

Küçük çocuklar dehşet içinde annelerinin eteklerine sarılmış patlamaları ve gökyüzündeki kızıllıkları korku içinde seyrediyorlardı…

Boğazda, Beykoz sahillerine yakın bir yerde Yunan bayraklı gemi World Harmony ile Yugoslav bandıralı petrol tankeri Peter Zoranic çarpışmıştı.

Bu korkunç facia o günlerde ulusal medyada şöyle haber olmuştu:

İSTANBUL'UN GÖZLERİ MAHMUR

Takvimler 1960 Aralık ayının 14'ünü gösterirken İstanbullular birkaç saat sonra olacaklardan habersiz uykuya yatmıştı. 

Boğaziçi sakinleri saat 02.30 sularında müthiş bir patlamayla uyandı. Kış gecesinin zifiri karanlığı birdenbire aydınlandı. Etraf kızılca kıyamete bürünmüştü. Deniz adeta tutuşmuştu!

ALEV TOPLARI GÖĞE YÜKSELİYOR

Patlamayla birlikte Kanlıca açıklarında beliren alev topları göğe yükseliyor; sarsıntıyla uyanan her iki yaka sakinleri karşı tarafı gündüz gibi görüyordu. İnsanlar panik içinde ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor; kimi komşusuna koşuştururken kimi de kıyamet kopmakta olduğunu zannederek kelime-i şehadet getiriyordu. Sabahı beklemeye gerek kalmadan ortalık çoktan ışımıştı bile. Hadise kısa zamanda anlaşıldı; Yunan bayraklı gemi World Harmony ile Yugoslav bandıralı petrol tankeri Peter Zoranic çarpışmıştı.

İKİ DEV BOĞAZ'IN EN DAR YERİNDE KARŞILAŞINCA

Müthiş facia şöyle gelişti: Kaptan Aristidis Barçis yönetimindeki 33 bin tonluk Yunan gemisi World Harmony, boş olarak Pire'den hareket etmiş Rusya'nın Novoroski Limanı'na akaryakıt yüklemeye gidiyordu.

12 BİN TON PETROL YÜKLÜ GEMİ!

Rusya'nın Tuapse Limanı'ndan çıkış yapan 26 bin tonluk Yugoslav tankeri Peter Zoranic ise taşıdığı 12 bin ton benzin ve 10 bin ton petrolle Hamburg'a gitmek üzere Boğaz'da yol alıyordu.

YUNAN GEMİSİ İŞARETİ GÖREMEYİNCE...

İki tanker Boğaziçi'nin en dar geçitlerinden biri olan Kanlıca-İstinye arasında karşılaştı.

Yugoslav tankeri boğaz trafiği kuralına göre sağdan geçecekti, işaret verdi ve yol istedi.

Yunan gemisi işareti göremeyince olanlar oldu. İki gemi büyük bir gürültüyle çarpışmış, Peter Zoranic'in burnu World Harmony'nin karın kısmına girmişti.

KORKULAN SENARYO GERÇEK OLUYOR

O anda Yugoslav tankerinde çıkan yangın kısa zamanda diğerine sıçradı.

Gökyüzünü onlarca metre yükseklikteki alevlerle kapladı ve korkulan senaryo gerçekleşti:

Peter Zoraniç'in deposundaki akaryakıt tutuştu. Kaza mahallinden yaklaşık 300 metre ileride ise bir başka facia daha yaşanacaktı.

İKİ DEV GEMİ BOŞ BİR SANDAL GİBİ SAVRULUNCA

Her iki gemide bulunan mürettebatın bir bölümü panik halinde kendilerini denize atıp, sahile ulaşmaya çalışıyordu. Gövdesine büyük bir darbe yiyen Yunan gemisi hâlâ hareket halindeydi. Boğaz'ın sert akıntısı idaresiz gemileri serseri mayın gibi sürükledi.

TÜRK GEMİSİ DAHA BÜYÜK BİR FACİAYI ÖNLEDİ

Saat 03.20 sularında Yugoslav tankeri, birkaç gün sonra Amerika'ya gitmek için İstinye tersanesi havuzunda bekleyen Tarsus vapuruna yaslandı. Zoraniç'in dev alevleri Türk gemisinin güvertesini tutuşturdu ve Tarsus'u tanınmaz hale getirdi.

GÖVDESİNİ SİPER ETTİ

Aslında Tarsus gövdesini siper ederek daha büyük bir faciayı engellemişti.

Türk gemisi olmasaydı alevlerle sürüklenen Peter Zoraniç yalılara çarpabilir ve yangın karaya da sıçrayabilirdi.

DENİZDE CAN PAZARI

Tarsus yanarken Yunan ve Yugoslav bandıralı tankerler Karadeniz'e doğru sürüklenerek Beykoz koyuna yanaştı. Beykozlular sahilde toplanmış dünya tarihinde ender görülen bu faciayı kaygılı gözlerle izlemekteydi. Boğaz sahilleri tan yeri kızıllığına bürünmüştü. Yangının sıcaklığı Beykoz tepelerinde bulunan evlerde bile hissediliyordu. Gemiler sahille buluşsa bölgede bulunan iki benzin deposunun alev alıp ilçeyi havaya uçurması işten bile değildi! O esnada denizde yaşanan can pazarı dikkat çekiyordu; bunlar can havliyle karaya çıkmaya çalışan gemiden atlamış olan insan siluetleriydi.

52 GEMİCİ ÖLDÜ BOĞAZ HALKI 3 AY KÂBUS YAŞADI

Dönemin Yugoslav kaynakları kazada Zoraniç gemisinden 21 kişinin öldüğünü belirtiyor. Kaza sırasında gemide bulunan denizci Bernardo Mariçeviç, Asya tarafına yaklaşık 200 metre mesafede denize düşenlerin kurtulamadığını; çünkü kuvvetli rüzgarın onları ateşe doğru ittiğini söylüyor. Avrupa yakasına yakın olanların ise kıyıya ulaşmayı başardığını ifade ediyor.

Yunan medyası ise 41 mürettebatlı World Harmony'nin aralarında birinci kaptanın da bulunduğu 28 denizci ile ikinci kaptanın eşi nin öldüğünü kaydediyor. Solda Peter Zoranic gemisinin mürettebatı görünüyor.

CANSIZ BEDENLER KIYAYA VURDU!

Yaralılar günün ağır şartlarına rağmen hızla çevredeki hastanelere yetiştirildi. Kazada boğazın sularına yaklaşık 20 bin ton petrol döküldü. Cesetler günler sonra kıyılara vurdu. Ancak facia bu günle de sınırlı değildi.Toplam 56 gün süren gemi yangını boğazı adeta kasıp kavurdu. Anadolu ve Avrupa yakasında yaklaşık 3 ay diken üstünde yaşandı.

KİMİ ÇOCUĞUNU DÜŞÜRDÜ KİMİ KALP KRİZİNDEN ÖLDÜ

Dönemin tanıklarından biri o günleri şöyle anlatıyor: "Anneannemlerin ahşap evinin üst katından yanan tankeri görüyorduk ve inanın gemilerden gelen sıcaklık eve vuruyordu". Bir başka tanığın anlattıkları ise daha da ilginç: " Gemiler lodosla Beykoz'a gelmiş ve burada 2 ay yanmış. Geceleri patlayınca gündüz gibi oluyormuş. O dönem çok kişi çocuğunu düşürmüş.

Çok kişi kalp krizinden ölmüş. Dedem '40 güne ölürsem ondan' demiş 15 Ocak'ta da ölmüş."

BAVULLAR HAZIRLANDI GÖÇ HAZIRLIĞI BAŞLADI

Bir başka Beykozlunun söyledikleri o günlerin sosyo-psikolojisini özetler mahiyette: "Babam da hep anlatır. Bavul hazır beklemişler Gazi Yunus'a (Beykoz'da tarihi mezara adını veren evliya) sıçrar diye. Ama hep Gazi Yunus'un Beykoz'u koruduğunu dile getirir...

" Bir diğer tanık anlatıyor:

"Geminin her patlaması havai fişek gibi gökyüzüne fırlarlardı. "Beykoz yanacakmış, boşaltılacakmış" söylentileri çıktığında anacığım bir bohça içinde bir takım çamaşır, acil durumda kullanılacak ihtiyaç maddelerini hazırlamış, bohça bir süre hazır beklemişti"

"SANKİ İSTANBUL'A BİNLERCE BOMBA ATILIYORDU"

O günlerde Yunan medyasında yer alan tanıklıklar facianın bir başka boyutunu gözler önüne sermişti. Patlama anında 3 bin metre yüksekte uçmakta olan pilotun söyledikleri hayli ürpertici: "Alan alevlerle ve patlamalarla aydınlanıp duruyordu. Sanki Boğaz'a binlerce bomba atılıyor gibiydi. İstanbul tamamen yanacak zannettim." Aynı gece balık tutmaktan dönen Türk balıkçı kazadan sonra oluşan tabloyu Yunan gazetesine şöyle anlattı: "Denizin üzerinde 50 metrelik alevler ve iki gemiyi kaplayan koyu bir duman vardı. Yugoslav tankerden bütün yağ denize akmış ve tamamen tutuşmuştu. Göz açıp kapayıncaya kadar sanki güneş doğmuş gibi aydınlanıyordu her yer. Alevleri gören Boğaz sakinleri panik içerisinde ne yapacaklarını bilmez bir şekilde kala kalmışlardı."

ÖLMEDEN CEHENNEMİ YAŞADIM

Şimdi söz bir başka Yunan gazetesine kazadan yaralı olarak kurtulan 23 yaşındaki Evangelos Pantazis'te. Diyor ki: "Geminin kıç tarafında bulunuyordum, güçlü bir sarsıntı oldu. Hemen güverteye çıktım, kaptan mürettebata hemen denize atlamalarını ve hayatlarını kurtarmalarını söylüyordu. Hemen atladım ve karaya çıkana kadar dakikalarca yüzdüm. Gördüklerim dehşet vericiydi, ölmeden cehennemi yaşadım."

PİRE'DE CENAZELERİ BEKLEYENLER İKİNCİ ŞOKU YAŞADI

Boğaz'daki bu kaza Yunanistan'da toplumsal bir travmaya yol açtı. 1960 yılının 27 Aralık akşamüzeri Pire için çok hüzünlü bir gün oldu. Liman cenazeleri bekleyen kalabalıkla doldu. Denizcilerin cansız bedenleri karaya çıkarılınca kalabalık ikinci şoku yaşadı; İstanbul'dan sadece kimliği belirlenemeyen 6 cenaze gelebilmişti. Geride kalan talihsiz gemicilerin cesetleri Boğaz'ın soğuk sularında kaybolmuştu... Pire'deki Aya Nikolaos kilisesi bu tarihi cenaze törenine ev sahipliği yapmak üzere hazırlanmıştı.

PSARA ADASINDA NOEL YASA DÖNÜŞTÜ

Kaptan Aristidis Barçis'in memleketi olan Sakız adasının hemen yanındaki küçük ada Psara'da derin bir üzüntü içerisindeydi. Yas törenleri günlerce sürdü ve o yıl Noel hiçbir evde kutlanmadı.

RAFET AĞABEYİM YILLAR SONRA O RESMİ BULDU”

İtfaiyeci Mansur Şişmanoğlu'nun kızı Emine Aydın, o günleri dün gibi hatırlıyor:

Çocuktum. Annemin sesiyle uyandım. “Boğazda gemiler yanıyor” dedi.

Kalktık, iki büyük tanker yanarak başıboş dolaşıyor.

Bir gemi de (Tarsus’u kastediyor M.Ş.) İstinye önlerinde yanıyor.

Ondan sonra tabii çok büyük bir korku...

Şimdiki belediyenin bulunduğu yer Shell tesisleriydi.

Çubukluda petrol depoları vardı.

Gemiler Beykoz’daki akaryakıt depolarına gelip yanaşırsa çok büyük patlama olur diye ölüm korkusu sardı hepimizi.

Yangın günlerce sürdü.

En sonunda geminin biri Sokoni fabrikasının oraya, Saray’a yakın (Beykoz Kasrı’nı kastediyor M.Ş.) gelip oturuyor.

Orada 50 gün civarında yandığını hatırlıyorum.

Babam da o yıllarda İstinye’de deniz itfaiyesinde makinistti.

Onlar da orada söndürme araçlarında nöbetteydi.

Babam görevi bittiği zaman iskelede namaz kılıyor.

Nöbetini arkadaşına devretmiş, arkada gemi patlamış, dumanlar ve geminin hali görünüyor resimde.

Bu resmi Tercüman gazetesinden Sebahattin Can beyefendi çekti ve o yıl birincilik aldı bu resim.

Yıllar sonra ağabeyim Babıâli’ye gidip Sebahattin Can Bey’den resmi rica etti.

Bu resim bize o yıllardan hatıra kaldı” 

Mahallenin ilk Üniversite mezunu Rafet Şişmanoğlu, gençlik yıllarında arkadaşları tarafından Çelik Bilek lakabıyla anılırdı.

Bir gün yaşlı komşuları Veçiye Hanım, evlerinin giriş kapı anahtarını kaybedince içeri girebilmesi için açık olan mutfak camının demir parmaklıklarını iki eliyle büktüğü için bu lakabı almıştı…

Türk Dili ve Edebiyat Bölümünden Üniversite mezunu olarak başladığı iş hayatından, AK Bank Beykoz Şube Müdürü olarak emekli oldu. Emeklilikten sonra da, bilgi birikimi, etkileyici ses tonu ve diksiyonu ile her zaman sivil toplum örgütlerinde aktif çalışmalara katıldı.

Paşabahçe Ferit İnal Lisesinden Edebiyat Öğretmeni olarak emekli olan eşi Zuhal Hanım da tüm ilçede küçük, büyük pek çok kişi tarafından tanınan, sevgi ve saygı duyulan son derece nitelikli bir insandır…

Elmas Kılıç’ın, okuma, yazması yoktu ama her akşam yatağa girmeden önce çocuklarını etrafında toplar; tembel, çalışkan, öz-üvey anne ve çocukların üzerine kurgulanmış trajik masallar anlatırdı.

Sadece genç ve güzel bir kadın değil, aynı zamanda titiz, bakımlı, çalışkan, cesur ve becerikliydi. Balıketi, buğday tenli, mavi gözlü, köyün en güzel kızlarından biri, belki de birincisiydi. Evlenmeden önce isteyenleri pek çoktu.

Devam edecek....

 

Anahtar Kelimeler: Beykoz, Facia