Röportajlar

Beykoz’da bir insan… Gülay Demirel

Beykoz’da bir insan… Gülay Demirel
2014.09.13 00:00
| | |
12720

Beykoz'un en önemli sivil toplum kuruluşlarının başında gelen BEDES'in kurucusu Gülay Demirel'le Yaz Okulu kapsamında çocuklarla gerçekleştirilen Boğaz Gezi'sinde bir araya geldik.

Hataylı... 1963 yılında doğdu ve 1970 yılında ailesi Almanya'ya çalışmak için gittiğinde 7 yaşında bir kız çocuğuydu. Üç kardeşiyle birlikte 10 yıl Hatay'da anneannesiyle birlikte yaşadı. 1980 yılında Almanya'ya gitti. Bu sırada bir kardeşi daha olmuştu. Hemşirelik okudu. 2000 yılında Beykoz'a yerleşip kesin olarak Türkiye'ye dönüş yaptığında, ardında 150 şubesiyle anaokulu hizmeti veren"Yuvam e.V" adlı bir derneği, Almanya'da bıraktı… 2005 yılında beraberindeki 6 kişiylebirlikte BEDES'i kurdu. Gülay DemirelDost Beykoz Haber Müdürü Ferdi Güngör'ün sorularını içtenlikle yanıtladı. İşte, Beykoz'un geleceğine yön verenlerden birisi olan 2 çocuk annesi bir kadının yaşam öyküsü…

Son durağı Beykoz oldu

BEDES'in kurucusu Gülay Demirel kimdir? Öncelikle buradan başlayalım isterseniz. Ne zaman doğmuştur, nasıl bir çocukluk geçirmiştir?

"Biz 5 kız kardeşiz. 1963 doğumlu olarak ben en büyükleriyim. Annem ve babam 1970 yılında işçi olarak Almanya'ya gittiler. Biz Hatay'da anneannemle birlikte kaldık. Dört kız kardeştik. Sonra Almanya'da bir kardeşimiz daha oldu. 1980 yılında ülkedeki siyasi olaylar nedeniyle babam geldi ve bizi de alıp Almanya'ya götürdü. İşte hikâye de böyle başladı"

Lisede miydiniz?

"Evet. Lise 2'deydim. Oraya gidince Almanca öğrendim ve önce liseyi bitirdim ardından da Hemşirelik okulunu. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Belin'de bir hastanede yönetici olarak çalıştım"

Nasıldı Almanya günleri? Nasıl başladı? Sonuçta 17 yaşında bir genç kızdınız oraya gittiğinizde, öyle değil mi?

"Başlangıçta, anne babayla çatışma yaşadık. Anneannemle kaldık ve ben en büyük kardeş olduğum için Türkiye'de geçirdiğim günlerde hep yönlendirici oldum. Almanya'da başlayan hayatta ise yönlendirilmeye çalışmayı kabul etmedim. Ancak şunu söyleyebilirim: Son derece anlayışlı bir babam var ve sorunları konuşarak aşabildik"

Hayal kırıklığı mı oldu?

"Benim beklentilerim çok yüksekti. Almanya'ya giderken çok farklı duygularla gittim. Ancak beklentilerim büyükken, hayal kırıklıklarım da büyük oldu. Gerçeklerle yüzleştim. Almanya'da 'ego' üzerine kurgulu bir yaşam var. Bu ise zor bir yol oldu benim için..."

Hep Türklerle mi arkadaşlık kurdunuz?

"Hayır. Almanya'da sadece Türk arkadaşlarım yoktu. Alman arkadaşlarım da vardı. Ancak burada kültürlerin farklı olması çok net ortaya çıkıyor. Mesela bizim kültürümüzde 'mahremiyet' diye bir kavram var. Almanya'da böyle bir kavram yok. Tanımıyorlar. Bu ise bir fark oluşturuyor. Bulaşık yıkamaları bile farklıydı mesela: Küvete su dolduruyorlar, tabakları sabunluyorlar, sonra kenara bırakıyorlar; kuruduktan sonra silip rafa diziyorlar. Durulama yok. Öte yandan güven diye bir duygu yok Almanya'da. Paylaşmak da yok. 'Şu an seninle beraberim çünkü ortak yaptığımız şeyden ben keyif alıyorum ve kendimi yalnız hissetmiyorum'. Anlayış bu. Mesela 16-17 yaşına geldiğinde çocuklara: 'Ne zaman çıkacaksın evden? Ne zaman ev tutacaksın?' deniliyor. Şimdi benim ilk gittiğimde gördüklerim buydu. Bu ise kültürler arasındaki farklılığı ortaya koydu"

Kültürler çatıştı yani?

"Ben 20 yaşında olsam bile dışarıya çıkmak için babamdan izin almak zorundaydım. Ancak Almanlar 15-16 yaşlarında dilediği gibi hareket edebiliyorlar. Burada ise bir gerçek ortaya çıkıyor: Türkler korkuyorlar. 'Sen Almanlara uyarsın, özünden çıkarsın' diye içlerine kapanıyorlar. Sanki bir kapsül var ve kapsüllerine hapsoluyorlar. Gelenekçiliğe, milliyetçiliğe, muhafazakârlığa çok yatkınlar"

Peki, sessiz mi kaldınız bu süreçte siz?

"Mücadele veriyorsun tabi. Kültürümüzdeki yanlışlıkları ortaya koyarak, bunun değişmesi için biz de mücadele verdik. Ben şunu söyledim: 'Siz ne derseniz deyin, ben istedikten sonra her şeyi yapabilirim'. Burada aslında dikkat çekmem gerektiğine inandığım konu şu: Öğretilenler sevgiyle öğretilmeli. Temelinde sevgi olmalı. Yalnızca ben değil Almanya'da yaşayan pek çok genç ve hâlâ bunun mücadelesini veriyorlar. Mesela anne misafir çağırıyor, kızlar onlara hizmet etmek zorunda. Evde baba ve anne önemli ama senin sınavın mı var, sorunun mu var; çocuk olarak dünyan nedir, kimsenin umurunda değil. Ben bunun mücadelesini çok verdim. Kardeşlerime de destek oldum. Onları babam ve anneme karşı korudum."

Çok mu tutucu gurbetçilerimiz?

"Bir örnek vereyim: Mesela, benim çok yakın bir arkadaşım vardı. Onun bir Alman arkadaşı vardı, erkek arkadaşı. Bunlar birlikte oldular. Babası kızı dövdü, hapse düştü. Sonra hapishaneden çıktı ve 'Tamam ben sizin evlenmenize izin veriyorum' dedi. İzin çıkınca bunlar evlendi. Balayı için Türkiye'ye geldiler. Kızın babası da Türkiye'ye geldi ve kızı ve damadı balayındayken, ikisini de vurdu, öldürdü. Kendi öz kızını bıçakladı adam ve 'Ben kızımın kâfirle evlenmesine izin vermem' dedi. Bunun gibi Berlin'de o dönemde çok olay oldu. Düşünsenize, o dönemde yaşamış gençler, çocuklar, bu tip olaylara tanık oldular. Ağabeyler kız kardeşlerini  'Alman erkeklerle birlikte oluyor' diye öldürdüler. Babalar, ağabeyler bu şekilde davrandığında ise Almanlar da Türkleri bu şekilde tanıdı. Hepsi böyledir diye düşündü"

Siz ne yaptınız bu süreçte? Bu durumu değiştirmek istediniz mi?

"Almanya'da bir dernek kurdum. Sonra ilk işim bu dernekle birlikte çocuk yuvası açmak oldu. Bu bir entegrasyon (uyum) yuvasıydı: Yabancı çocukları okula başlamadan önce, okul öncesi eğitim alıp Almanca öğretiyorduk. Yüzde 30'u Alman yüzde 70'i de yabancı çocuklardan oluşan bir okuldu" 

Yabancılar içinde Türklerin dışında kimler vardı?

"Araplar çoğunluktaydı. Onun dışında Yunan, Yugoslav ve Afrikalılar vardı"

Şu an devam ediyor mu?

"Tabi tabi. Zaten çok beğenildi bu okullarımız. Başladıktan 6 ay sonra ikincisini, bir kaç ay sonra da üçüncüsünü açtık. Bugün 150 tane derneğe bağlı okul var. Bizim hazırladığımız model hem öğrenci veren ailelerin hem de devletin çıkarınaydı"

Nasıl bir modeldi bu?

"Şimdi devlet açısından bakarsak, Almanya'da anaokulları ücretsiz…  Ancak bu özel yurtlar olduğunda devlet, masrafın yüzde 80'ini karşılıyor. Yüzde 20'sini ise vatandaşlar ödüyor. Bu anlamda devletin kârı söz konusuydu. Öte yandan aileler için de cazipti. Çünkü biz Alman Milli Eğitimi'nin benimsediği eğitim programı dışında, ailelerin belirlediği bir konsept ile eğitim verebiliyorduk. Bu özel konsepti ailelerin kendileri belirliyordu"

Bu biraz 'tehlikeli' değil mi? Bizde olsa buna izin verilmez. Mutlaka bir etkisi olur diyerek engellenmeye çalışılır. Almanya Devleti'nin böyle kaygıları yok mu?

"Hayır, yok. Neden olsun? Almanya'da devlete karşı yapılacak bir iş kimsenin çıkarına olmaz ki? Ben Almanya'da yaşayan bir Türk olarak, en az bir Alman kadar dikkatli olurum. Çevre temizliğine önem veririm, kurallara uyarım. Almanya'nın menfaati benim de menfaatimedir çünkü. Almanya'da çoğunluğun sesine kulak verilir. Eğer çoğunluk bundan mutluysa, bu konuyla ilgili azınlıkların yaptıkları önemsenmez. Türkiye'de öyle değil. Menfaat icabı olunca, azınlık da dikkate alınabiliyor. Hatta çoğunluk yok sayılarak, yalnızca azınlığa da odaklanıldığı oluyor. Almanya'da ise önce sistem kurulur ve bu sistem işletilir. Azınlıkta kalanlar yanlış işler yapsa da zamanla çoğunluğun içinde erir gider. Öte yandan da örneğin bu yuvalar konusunda yanlış bir iş yaparsan, bilirsin ki tüm hakların elinden alınacak. Sistemin uygulamasında böyle durumlar da var. Bu ise göze alınacak bir iş değil"

Beykoz'a ne zaman geldiniz? Buradaki çalışmalarınız ne zaman başladı?

"Beykoz'a 2000 yılında geldim. 2002 yılında Çiğdem Mahallesi Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Derneği'nde çalışmaya başladım. Şu an adı Can Simidi oldu. 2005'te de BEDES'i kurdum. Daha doğrusu kurduk. Hatice Kaya, Bahar Toktamış, Salim Öztürk, Hakkı Emanet ve Andrea İzmirlioğlu ile birlikte..."

Sonra?

"Sonra çalışmaya başladık. Ben Almanya'ya gittiğim zamanki Türkiye ile döndüğümde bulduğum Türkiye arasında karşılaştırmalar yapmaya başladım. Sonuçta tecrübelerim vardı. Almanya'da tecrübelerim oldu"

Nedir Gülay Demirel'in yaşam felsefesi?

"Hayatı yaşıyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Ancak bunu yaparken de tecrübelerimle insanların hayatına dokunmaya, onları değiştirmeye çalışmaya gayret ediyorum. Yalnızca ben değil hepimizin mutlu olmasını istiyorum. Öte yandan da onlardan alacaklarımla kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Ben BEDES'i bir iş olarak görmüyorum. Bu bir yaşam tarzı, biçimi: Proje yazmak, çocuklarla ilgilenmek, evlere giderek onların sorunlarına ortak olmak, değişim için harekete geçmek... Sivil toplum örgütlerinin farkındalığını artırmak ve yöneticilere bir şeyler verebilmek için uğraşıyorum. Boş yere de zaman kaybetmeyi de sevmiyorum. Eğer bir insan değişmeyecekse zaten değişmez. Ancak değişmek istiyorsa, çabası varsa mutlaka yaşam alanıma o kişiyi dâhil ediyorum. Ona bir şeyler öğretiyor, ondan da yine bir şeyler öğreniyorum"  

Dost Beykoz / Özel Haber

Anahtar Kelimeler: Beykoz Yerel Haberler, Gülay Demirel, BEDES, Röportaj

0 Yorum

Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı

Yorum yaz

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"