“Son günlerde DEM Parti tarafından dile getirilen talepler, “barış”, “demokratikleşme” ve “eşit yurttaşlık” gibi ifadelerle sunuluyor. Ancak bu söylemlerin ötesine geçip taleplerin sonuçlarına bakıldığında, tartışmanın özü daha net görülüyor.
”
Anayasa, pazarlık masasında yazılmaz!
Son günlerde DEM Parti tarafından dile getirilen talepler, “barış”, “demokratikleşme” ve “eşit yurttaşlık” gibi ifadelerle sunuluyor. Ancak bu söylemlerin ötesine geçip taleplerin sonuçlarına bakıldığında, tartışmanın özü daha net görülüyor.
Mesele bireysel hakların genişletilmesi değildir. Asıl konu, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal yapısının, devlet düzeninin ve egemenlik anlayışının değiştirilmek istenmesidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, etnik kimlikler arasında bir denge metni değildir. Anayasa, ortak vatandaşlık temelinde kurulmuş bir hukuk düzenidir. “Türkler ve Kürtlerin kurucu unsur olarak anayasada tanımlanması” talebi, eşitliği güçlendirmez. Aksine, eşit yurttaşlık ilkesini zedeler. Anayasa’nın 10. maddesi tüm vatandaşların eşit olduğunu söylerken, belirli etnik kimliklerin ayrı bir statüye kavuşturulması toplumu ayrıştırır. Cumhuriyet, etnik kökenler üzerine değil, ortak vatandaşlık bağı üzerine kurulmuştur.
Bu tartışmada sıkça 1921 Anayasası’na atıf yapılıyor. Oysa bu metin, savaş koşullarında hazırlanmış geçici bir düzenlemedir. Modern anlamda bir anayasa değildir ve 1923’te kurulan Cumhuriyet’in anayasal sistemine ölçü olamaz. Geçici şartların ürünü olan bir metni bugünün Türkiye’sine dayanak yapmak, hukuki ve tarihsel bir yanlıştır.
Anadilde eğitim konusu da benzer şekilde ele alınmalıdır. Herkesin kendi anadilini öğrenmesi ve yaşatması kültürel bir haktır. Ancak eğitim dili, bireysel bir tercih değil; devletin kamu düzeni ve egemenliğiyle ilgili bir konudur. Anayasa’nın 3. ve 42. maddeleri, devletin ve eğitimin dilini açıkça Türkçe olarak belirlemiştir. Eğitim dili üzerinden çok dillilik oluşturmak, kültürel bir talep olmaktan çıkar; siyasal sonuçlar doğurur.
Yerel yönetimlere yönelik talepler de dikkatle değerlendirilmelidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konuşulabilir. Ancak bu taleplerin yalnızca belli bölgeler için ve anayasal güvence istenerek gündeme getirilmesi, idari reformdan çok siyasal bir yeniden yapılanmayı çağrıştırmaktadır. Üniter devletlerde yerel yetkiler, kimliğe göre değil hizmet ihtiyacına göre düzenlenir.
Tüm bu taleplerin “barış süreci” söylemiyle sunulması ise en sorunlu noktadır. Silah bırakma karşılığında anayasal ve siyasal taviz talep etmek, demokratik bir müzakere değildir. Anayasa, silahlı tehdidin gölgesinde yazılamaz.
Kesinleşmiş yargı kararları bulunan kişilerle ilgili af veya özgürlük talepleri de hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Yargı kararları siyasi pazarlık konusu yapılamaz. Cezasızlık barış getirmez, adalet duygusunu zedeler.
Tüm bu başlıklar birlikte ele alındığında ortaya çıkan tablo açıktır. Açıkça ifade edilmese bile, bu talepler üniter devlet yapısını zayıflatmaya yönelik bütünlüklü bir siyasal yaklaşımı göstermektedir.
Sonuç
Anayasa bir pazarlık metni değildir. Devletin kurucu iradesini ve milletin ortak yaşam iradesini güvence altına alır. Bu nedenle anayasal düzen, silahların gölgesinde ya da “barış” söylemiyle dayatılan taleplerle değiştirilemez.
Etnik temelli anayasa arayışları toplumsal bütünlüğü güçlendirmez, aksine zayıflatır. Üniter ulus devlet modeli, farklı kökenlerden gelen vatandaşları eşit yurttaşlık çatısı altında buluşturan Cumhuriyet’in temelidir. Devletin dili, yapısı ve egemenliği tartışmaya açıldığında mesele artık demokrasi değil, doğrudan devletin varlığı meselesidir.
Türkiye Cumhuriyeti, terörle pazarlık yapan değil; terörü hukuk içinde tasfiye eden bir devlettir.
YORUMLAR