Kültür

Akbaba'nın 90’lık türbedarı Abdüssemi Yavrutürk

Akbaba'nın 90’lık türbedarı Abdüssemi Yavrutürk
2014.11.05 00:00
| | |
5775

“Mimar Sinan’ın eseri yıkılıp kırılır mı hiç?”

Dededen toruna 3 kuşak Beykoz’un tarihi yerleşimlerinden Akbaba Köyü’ndeki 425 yıllık Canfeda Hatun Camisi’nde hizmet eden Buharalı Yavrutürk ailesinin 90 yaşındaki son temsilcisi Abdüssemi Yavrutürk, Mimar Sinan’ın yaptırdığı söylenen camiye ait hamamın ve sarnıcında ayağa kalkmasını istiyor.

İstanbul’un serin ve meşhur mesirelerinden, yüz yıllardır ziyaretçilerini ulu çınarların gölgesinde dinlendiren, leziz su kaynaklarıyla ve ceviziyle ünlü Akbaba Köyü’nde ki 426 yıllı Canfeda Hatun Camisi, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından başlatılan restorasyonla gelecek nesillere ulaştırılacak.

III. Murad döneminde Topkapı Sarayı’nda Harem Kethüdası (harem dairesindeki en yüksek mevkinin sahibi) olan Canfeda hatun tarafından yaptırılan camiye ve İstanbul’un fethine katılıp daha sonra bu köye yerleşen, şimdi bahçesinde medfun Akbaba Sultan Hz’nin (Ak Mehmet Efendi) türbesine ilgi yüzyıllardır devam ediyor. O günlerden bu günlere şehrin gürültüsünden kaçıp asude bir ortamda huzur ve esenlik bulmak isteyenler, yeşilliklerle çevrili bu mütevazi camide soluklanıp Ak Mehmet Efendi’nin manevi huzurunda tazeleniyorlar.

Fatih’in neferi Ak Mehmet Efendi

Canfeda Hatun Camisi’nde dededen toruna görev yapan Buhralı Yavrutürk ailesinin 90 yaşındaki son temsilcisi Abdüssemi Yavrutürk, yalnızca caminin değil Mimar Sinan’ın yaptırdığı söylenen hamamın, su sarnıcının ve tekkenin de bu yemyeşil vadide yeniden hayat bulması gerektiğini belirtiyor. Canfeda Hatun tarafından 1588 yılında yaptırılan caminin daha nice yıllar ayakta kalması için girişimlerde bulunan Abdüssemi Yavrutürk 2007 yılında Akbaba Camii Temsil Heyeti ile birlikte resmi bir müracaatta bulunarak bugünkü restorasyona öncülük etmiş.

Beykoz Belediyesi’nin girişimleriyle restorasyona başlanan caminin kuş sesleriyle yankılanan serin bahçesinde buluştuğumuz Hafız Abdüssemi Yavrutürk dedesi Buharalı Nakşi Şeyhi Abdülhakim Efendi’den /1823-1890) yadigar kalan kıymetli bilgileri bizimle paylaşıyor. İlerleyen yaşına rağmen hafızası billur gibi parlak. Köyün kuruluşundan başlayarak caminin yapımını sanki o günler yaşar gibi heyecanla anlatıyor. “İstanbul’un fethi için hazırlık yapmakta olan Sultan Fatih’ten haberdar olan Ak Mehmet Efendi, Fetih’ ittihat etmek için maiyetiyle birlikte Buhara’dan yola çıkar. Mana aleminde gördüğü o fethi O’na müjdeler ve fethe katılır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın saygı ve sevgisini kazanır. Akşemseddin Hazretleri’yle birlikte sarayın gözde hocaları arasında yer alır. Sarayda kısa bir zaman kaldıktan sonra müsaade ister ve yola düşer. Üsküdar’a oradan da Beykoz’a geçer, maiyetiyle şehrin gürültüsü ve dedikodusundan uzak bu yeşil vadiye yerleşir. Padişahta kendisini boş bırakmaz. Hemen oraya küçük odalar ve birde tekke yapılır. İstanbul halkı akın akın ziyaretine gelir. Ak Mehmet Efendi’yi vefatından sonra buraya defnederler. Halk ona zamanla Akbaba Sultan adını verir. Saray Kethüdası Canfeda Saliha Hatun da O’na olan hürmeti ve sevgisi neticesinde buraya bu camiyi yaptırır.”

Akbaba Köyü de Mehmet Efendi sayesinde…

Köyde Ak Mehmet Efendi’nin kırdığı tekke ve sonrasında yapılan bu caminin etrafında şekillenip gelişmiş. Abdüssemi Yavrutürk köyün tarihine ilişkin bilgileri Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden aktarıyor: “Canfeda hatun Camisi’nin çevresinde 200 kadar ev varmış. Köyün alt başındaki meydanda 14 tane harman dönermiş. İstanbul’dan gelen şehirliler, Haziran ayında oraya çadırlar kurarlar. 15 gün – 1 ay kalırlar. Akbaba’nın meşhur beyaz kirazından yerler ve yeşil çayından içerlermiş. Benim çocukluğumda da şu karşı ki dağlar var ya (eliyle yamacı işaret ediyor) hepsi ekin tarlasıydı. Öküzler tarlayı sürer, ekinler ekilir, harmanlar yapılırdı. Köyün bir de Ayşe Kadın fasulyesi meşhurdu. Buradan alınan elin at arabalarıyla Yalıköy’e oradan da İstanbul Hali’ne giderdi. Yalıköy’de ki Pazar kayığı Akbaba’nın arabası gelmeden hareket etmezdi.

Ailem 1848’den beri burada…

Andüssemi Amca dedei Abdülhakim Efendi’nin köyde vazifeye başlamasını da şöyle anlatıyor:

“Dedem 1848 yılında 25 yaşlarında Buhara’dan İstanbul’a geliyor ve İstanbul’un merkez komutanı Abdülkadir Paşa’nın yanına gidiyor. O’da dedeme Eyüp Nişanca’da görev veriyor. Sultan Mahmut, Vaka-i Hayriye’de camiyi kapatmış, isyancıları dağıtmış. Caminin kapalı olduğunu öğrenen Abdülkadir Paşa, ‘Beykoz Akbaba Köyü’nde bir cami var kapalı, oraya git hem şeyhliğe hem hocalığa oradan devam et’ diyor. Dedem de buraya gelerek 80 yıl kapalı kalan camiyi ilk kez ibadete açıyor ve şeyhlik makamını alıyor.”

Abdüssemi Amca’nın dedesi 40 yıl, babası 61 yıl, abisi de 30 yıl bu camide görev yapıyor. Babası Hafız Mükerrem Efendi, dedesi gibi hem caminin imamlığını hem de tekkenin şeyhliğini yürütüyor. Abisi ise müezzinlik vazifesi yapıyor. BeykozlularınHafız Abi’ diye tanıyıp sevdiği Abdüssemi Amca ise yıllardır gönüllü hizmetlerde bulunuyor.

İlk yapıldığında direkler üzerinde havadar bir camiymiş…

Canfeda Hatun Camisi kemer üzerinde değil de, direk üzerine yapılmış. Abdüssemi Yavrutürk: “Dedem imam olup geldiği zaman bu ön taraflar, direk üzerine camiymiş. Dedem ‘Canfeda Hatun Camisi’nin parasını yemişler’ diye anlatırmış. Rüzgar vurduğu zaman halıları yukarıya kalkarmış. Kısa ahşap bir minaresi varmış. Abdülhamit’le arası gayet iyi olan dedem Abdülhakim Efendi durumu kendisine anlatmış. Abdülhamit direklerin arasına duvar ördürüp kapattırmış.”

Padişah Abdülhamit’in himmet ettiği gösterdiği cami Alman Harbi’nde (II. Dünya Savaşı’na halkın verdiği isim) cephanelik olarak kullanılmış. 1953 yılında cami derneği tarafından ahşap minaresinin yerine sıvalı, kurşun külahlı bir minare yapılmış. 1979 yılında ise köyün imamı Muhammed Küçükkonuklar ve köydeki hayırseverler tarafından çatısı tamamen kaldırılarak büyük bir tamir ve tadilat görmüş.

Abdüssemi Amca’nın babası Kuvay-i Milliye’nin ateşli taraftarlarındanmış. Harp yıllarında kapalı kalan camiye ilişkin ise şunları öğreniyoruz:

“1945’te dedemin, mihrabı ve içinde her şeyi olan tekkesini cami açtırdık. 10’a 10 ebadında güzel bir dergahı vardı. Bahçeye kestane çubuklarından bir minare yaptık. Orada ezan okurduk. 3 – 4 sene orada namaz kıldık. Önünde ki odalar da dedemin eviydi. Yanında tek odalı bir mektep vardı. Ben ilkokulu orada okudum.”

Mimar Sinan’ın yadigarı yol olmasın!

Ayak bastığı her yeri cennetten bir köşeye dönüştüren ecdat, köyde yalnızca bu camiyi imar etmekle kalmamış. Caminin altına Sinan’ın yaptığı söylenen bir hamam, onun yanında 14 tane bekar ve evli odaları ile birde su sarnıcı inşa edilmiş. İstanbul’dan gelen ziyaretçilerin konaklamaları için yapılan odalar ve köyün ilk kapısı olan tekke bugün mevcut değil, suyu kesilse de kemerli sarnıcı ayakta. Hamamdan yadigar kalan külhanı ise mahzun, abad edilmeyi bekliyor.

Abdüssemi Amca küçük bir çocukken göbek taşına uzanıp kubbesinden gökyüzünü seyre daldığı hamamı bugünkü gibi hatırlıyor. “Sekiz’e sekiz metre genişliğinde, altı kurnalı, zemini mermer kaplı, duvarı da yarıya kadar mermer döşeli, çok güzel ve sağlam bir hamamdı. Muhtarlık, yerine halk evi yapmak için yıkmak istedi. Bir tuğlasını yıkmak için on balyoz vurdular, yine de yıkıp kıramadılar. Sinan’ın eseri bu yıkılıp kırılır mı hiç?” diye soruyor.

Sahip çıkamadık ne yazık ki!

Camiyle birlikte ilgi gösterilmesini istediği hamama ilişkin bir anısını şöyle anlatıyor:

“25 sene kadar önceydi. Ağaç sırtımda ormandan geliyorum. Yolda 3-4 beye rastladım. Bu ihtiyar bilip diyerek yanıma yaklaştılar. ‘Burada hamam varmış ama göremedik’ diye sordular. Bende aldım hamamın kalıntısına götürdüm. Kemerin perişan halini görünce koca adam iki elini başının arasına alıp, ‘ay bu kemer Sinan’ın’ diyerek ağlamaya başladı. Hamamı inceledi. Kendisi Boğaziçi Üniversitesi’nde Sanat Tarihi Profesörüymüş. ‘Bu bir abide köyün tapusudur, bu yapıya sahip çıkın’ şeklinde nasihatte bulundu. O gün bugündür sahip çıkamadık ne yazık ki!”

Rivayet edildiğine göre hamamın çok şifalı bir suyu varmış. Birçok hastalıklara iyi gelirmiş. Sahib-ül hayrat buraya Müslümanlardan başka kimseyi almayın diye vasiyet etmiş. Hamamcı bir gün yüksek paraya tamah edip bir gayr-i müslimi hamam alınca o kişi çıktıktan sonra hamamın kubbesi olduğu gibi aşağı inmiş, suyu da bir anda kesilmiş.

Hamamın bundan sonra ki akıbeti bilinmiyor ama tarihi cami başlatılan restorasyon çalışmasıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından gelecek nesillere ulaştırılacak ve daha nice yıllar burada eller semaya açılacak.

Canfeda Hatun Camisi’ne ailecek gönülden bağlı olan Abdüssemi Amca’nın bu cami ve köy için son bir dileği var: “Balkanlar’a kadar tarihi ihya eden devletimiz bu camiyle birlikte hamam ve sebili de abad etse yaşatsa, bu yapılarla birlikte her şey yeniden can bulup canlansa” diyor gözleri zümrüt yeşilliklere dalgın…

Haber Merkezi

Anahtar Kelimeler: Beykoz, Akbaba, Mimar Sinan, Canfeda Hatun Camii, Abdüssemi Yavrutürk, Buhara

0 Yorum

Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı

Yorum yaz

DOST BEYKOZ

"Beykoz'un Hür Gazetesi"