Ah El Hamra, Kurtuba ağlıyor…

  • 23.11.2019 22:46
  • Okunma: 2581 kez

Mustafa ÇALIŞAN


El Hamra yitik bir cennet! El hamra ah! Ah! Deyip 500 yıldır inleyen bir sembol!

El hamra İslam mührünün 800 yıllık varlığının yokluğa dönüştüğünün resmi! Gırnata’da, Cordoba’ da Elhamra Sarayı yasta, hüzünde, hicranda, acıda, yalnızlıkta, öfkede, terk edilmişlikte, ağlamada, inlemede…Nasıl  ahlarla, inlemelerle hicranlarla dopdolu olmasın ki?... Dönemin en muhteşem İslam Medeniyetinin altın anahtarlarını 1492’de tek bir kılıç darbesi yada karşı koymadan İspanyol Aragon Kralı Ferdinant ile Kastilya Kralişesi İzabel’e (pasaklı İzabel) teslim eden Sultan Ebu Abdullah Elhamra Sarayının karşısına geçip son bir defa baktıktan sonra gözyaşları sel olup akar, akar, akar… Annesi tarihe geçen sözüyle olayı özetler: “Ülkeni ve sarayını erkek gibi  koruyamadın, kadın gibi ağla bakalım!..” Ve o gün bugündür El hamra gözü yaşlı; ağlıyor, ağlıyor…

1492 bir kara tarih! O gün Gırnata’daki, İspanya’daki, Avrupa’daki ve dahi dünyadaki bütün hüzünleri gözlerinden değil, yüreğinden akan yaşlar zapt etmişti. Bizim ise, o topraklarda şimdi bir yabancı gibi yürümek düştü nasibimize!...

El hamra avuçlarımızın arasından kayıp giden bir yeşil elmas. Gözyaşı gölünün yatağı olan bir toprak. Kader. Neylersin ki, elden bir şey gelmiyor. Tarihi tersine döndürme imkânımız yok. O halde El hamra’yı 515 yıl sonra bir de biz görelim, gezelim…

El hamra İspanya demek. El hamra Avrupa demek. El hamra kültür demek. El hamra medeniyet demek. El hamra sanat demek. El hamra tarihin tanığı demek. El hamra İslam şaheseri demek. El hamra Müslümanların İspanya’yı terk etmek zorunda kalırken, 800 yıl süren hâkimiyetlerinin tanıklığını yapmak ve izlerini bırakmak üzere, bütün sanat, mimari, estetik anlayışlarını kalıcı olarak ortaya koydukları ve sergiledikleri muhteşem yapılar topluluğu…

Saraylar, köşler, şırıl şırıl pınarlar, su yolları, havuzlar, fıskiyeler, cennet bahçelerini andıran bahçeler, kaleler, hamamlar, yaşam alanları, kabul salonları, göz alıcı bahçeler, saklı bağlar ve bostanlar, sihirli ve sırlı dehlizler, Cennet’ül Arif, Vadi-ül Kebir, eğitim medreseleri, İslam hat sanatının nadide örnekleriyle dopdolu mekânlar, yazlıklar, kışlıklar, mescitler, aslanlı avlular, kuş sesleriyle, bülbül musikileriyle, gül ve sümbül kokularıyla bezenmiş tefekkür alanları, her biri bir diğerinden güzel el emeği, göz nuru Müslüman ustaların ve üstadların yaptığı güzelim nakışlar, süslemeler ve daha neler neler… İnsan gezmeye, görmeye, bakmaya, koklamaya, hissetmeye, dinlemeye doyamıyor, kanamıyor…

Ah Endülüs ah! Ne olurdu gene Müslüman kalaydın! Buna da şükür. Hiç olmazsa Müslümanların tozu kalmış, izi kalmış, nuru kalmış, yolu kalmış, eseri kalmış, kokusu kalmış… Zaten sarayı gezerken ruhani bir iklim sizi bütün zerrelerinize kadar sarıyor. Sarayda kendinizi 700’lü, 800’lü 900’lü yıllarda gibi hissediyorsunuz. Emevilerle, Abbasilerle sultanlarla, hanedanla, saray erkanı ile vezirlerle, ulama ile dostlarla, kardeşlerle birlikte olduğunuzu hissediyorsunuz. Kimler geldi, kimler geçti bu kutlu mekânlardan diye diye hayal dünyanızı asırlar öncesine ışınlıyorsunuz. Velhasıl İnsanlık tarihini ve İslamlık tarihini anlamak için Elhamra ve Gırnata bir büyük adres…

KURTUBA’da YASLAR: Endülüs gezimizin Sevilla, Malaga, Marbella ve Granada’dan sonraki durağı Kurtuba (Cordobo) oldu. Şehir adeta bir elmanın iki yarısı gibi. Ama iki ayrı dünya. Cordoba modern bir Avrupa kenti. Kurtuba ise eski bir İslam diyarı. Biraz Kudüs, biraz Mardin, biraz Fatih/Balat.. Daracık sokakları, şirin mi şirin İslam mimarisi evleri, iç açısı güzelim yapılanması ile Unesco’nun koruması altında.

Kurtuba  Mescid’ine  geldiğinizde bir anda çarpılıyorsunuz. Yani 21. yüzyıldan çıkıp kendinizi asırlar öncesinde hissediyorsunuz. Tipik İslam mimarisi size uzaktan hoş geldin diyor. Emevi Sultanlığının tarihe armağan ettiği muhteşem cami sizi büyülüyor. Ama hüzünlü ve hicranlı bir büyüleniş. Çünkü Caminin muhteşem mimarisinin üzerine bir kule yapılarak çanlar, aziz heykelleri ve haçlar yerleştirilmiş. O minare ki, müezzinler ezan okumak için merkeplerle çıkarlarmış. Öylesine görkemli bir eser. Gezi grubumuz rehberlerimiz eşliğinde camiye girdiğinde önce bir Fatihalarla selâmladık yüzyılların nesli, adı, ismi, cismi, kimliği, kemiği unutulmuş dindaşlarımızı.

Kurtuba sütunların raks ettiği bir mekân. 1000’e yakın sütun. 16 bin metrekare iç alan. 23 bin metrekare dış alan. 33 bin kişi namaz kılabiliyor. 10. yüzyıl İslam şaheseri. Kufi yazıların ve hatların emsali henüz yok. Çift kemerli sütunlar sade ama görkemli; asil, vakur, kararlı, ince belli ve hala dimdik ayakta. Mescid 700 yıldır ‘Mezguita-Catedral (Mescit-Katedral) olarak anılıyor. Ama bakmayın isminin Mescid olduğunu namaz kılmak yasak. Fakat biz yasağı Dr. Şaban beyin imametinde Katedral kısmında yere serdiğimiz seccadelerle aştık.

Kurtuba mescidi yasta. Ama sanki daha sabah namazı yeni kılınmış gibi ruhani ve manevi havasını devam ettiriyor. Mihrabındaki altın harflerle yazılan ayetler hala yerli yerinde duruyor. Sanki imam cemaatin saf tutmasını bekliyor!

Kurtuba kendi dönemini tarihe altın harflerle yazdırmış. 600 cami ve medrese, 800 hamam, 50 hastane, 400 bin kitaplı kütüphane, altın ve gümüş işçiliği, dericilik sanatı, dokumacılık endüstrisi bölgede yetişmiş âlimler, filozoflar (İbn Meymun, İbn Rüşd, El Kurtubi, İbn Hazm), sanatçılar, mimarlar ve daha neler neler…

İslam nesli olmakla gurur duymak istiyorsanız, ecdadınızla iftihar etmek istiyorsanız, bir medeniyet ve kültür mefkûresinin nelere kadir olduğunu hissetmek istiyorsanız ve bütün bunların sonunda hayranlığınızı ifade için Allah onlardan razı olsun, kabirleri nurla dolsun demek istiyorsanız fazla geç kalmadan Endülüs yolcusu olmalısınız…

Anahtar Kelimeler:

Yorumlar (0 Yorum)

Bu içeriğe yorum yapılmadı, yorum yapmak ister misin?

Yorum Yaz
Yazarın Yazıları