Bu Kadar basiretsizlik ve açgözlülük niye?

  • 28.04.2020 18:08
  • Okunma: 3811 kez

A. Raif ÖZTÜRK


Tarih 10 Nisan 2020, saat 21.45 İçişleri Bakanlığınca, bu gece 00.00’dan itibaren 48 saat için SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI ilân edilmişti.

Çünkü tüm Dünyayı kasıp kavuran, en güçlü ülkelerin bile hastanelerini doldurup taşırarak, otoparklarını bile ÂCİL müdahale kliniklerine çeviren şu CORONA virüsünün bulaşma riskinden, tüm halkı korumak için bu tedbiri almak şart olmuştu.

Niçin mi?

Çünkü; geçen hafta sonu da bu salgından korunabilmek için uygulanan “EVDE KAL” çağrıları hiçe sayılmış ve hava biraz güzel olduğu için, sokaklar, deniz kenarları, balık tutma mahalleri ve piknik yerleri dolup taşmıştı. Bu nedenle özellikle de İstanbul, İzmir ve Ankara için Corona salgını riski kat kat artmıştı. Bu lâkayt davranışlarla, bu ciddi salgının çok daha hızlı bulaşarak, ülkemizi de sarma tehlikesinin önüne geçilmeliydi.

Bu hafta sonu da Meteorolojinin hava tahminleri, bu konuda lakayt kişilerin yine “EVDE KAL” çağrılarının ihlâl edileceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Bu nedenle de Bilim Kurulu, Sağlık Bakanlığının tedbirleri uyarınca, İçişleri Bakanlığı, yani devletimiz, halkını bu uluslararası felâketten korumak adına, 2 günlük sokağa çıkma yasağı tedbirini almıştı.

Buraya kadar her şey normal olduğu halde, bu hafta bu konuyu niçin seçtik?

Hemen arz edeyim: Bundan sonrası çok ilginç ve ibretlik olduğu için, bu hafta bu konuyu seçtim. Benim kirada oturduğum evim 4. Katta ve Dörtyol gibi merkezi bir yerde olduğu için, yolları, fırınları, marketleri, bakkalları, yufkacıları, yani birçok yeri objektif olarak görüyordum. İşte bu haber duyulur duyulmaz, kısacık bir zamanda fırınların, bakkalların, yufkacıların ve birçok dükkânların önünde yığılmalar, çeşitli ikazlara rağmen kuyruklar, hatta itişip kakışmalar saat 24:00’e kadar uzayıp gitti.

Ertesi gün de ana haber bültenlerinde, benim gördüklerimin 10 katı olaylar olduğunu ve “bu çılgınca olayların, tedbir veya ihtiyaçları karşılama adına olmayıp, açgözlülükle çığırından çıkma” olduğunun vurgulanması, bir yüzkarası olarak tarihe geçti.

Hatta sadece bu açgözlülükler yüzünden, bütün tedbirlerin çiğnenmesi öyle çok tenkit edildi ki, bu konuda o açgözlüler suçlanacağına, tedbirleri alanlar ve özellikle de Cumhuriyet tarihinin en aktif ve en başarılı bir İçişleri bakanımız suçlandı.

Böylesine acımasız haksızlıklar ve nankörlükler karşısında İçişleri bakanımız, gayet onurlu davranarak istifasını verdi. Bu istifa duyulur duyulmaz PKK ve diğer tüm terör örgütleri ve şer güçler, bayram havasına girip kutlamalara bile başladılar.

Diğer yandan ise “aman böyle bir İçişleri Bakanının istifası asla kabul edilmesin” diye, imza toplama telâşları ve seferberlikleri başladı. Çok şükürler olsun ki Devlet Başkanımız bu istifayı uygun görmedi de tüm şer güçlerin iştihaları kursaklarında kaldı.   

Şimdi bana bazı dostlarım; “ne var bunda hocam, can korkusu! Bu iki gün için herkes kendi aile efradı sıkıntı çekmesin diye tedbirler almaya koşmuş. İlgili bakan istifa etmiş. O kadar istifade ettiğimiz ulvî konuları bırakıp, siyasi bir konuya girmeye ne gerek var?” diyebilirler.

Elbette bu da doğru olabilir, ancak ben bu manzarayı çok abartılı görünce, aklım, vicdanım ve gönlüm, bu olaylardan çok çok daha önemli bir tehlikeye kaydı.

Asla siyasete değil. Ben bütün olaylara, hem dünya hem de Âhiret adına bakıyorum.

Şöyle ki: Böyle düşünüp, böylesine açgözlülükle ve çılgınca tedbir almaya koşan halkımızın, belki de ertesi gün sevk edilme ihtimali olan Kabir, Haşir, Kıyamet, Sırat, Mahkeme-i Kübra ve EBEDÎ ÂHİRET istikbali için, neden bu kadar telaşlı ve tedbir almadığını düşündüm. Öyle yâ, sadece iki günlük istikbâl için böylesine telâştı tedbirler almak, eğer akıllı bir davranış ise acaba yukarıda arz ettiğim iki günlük değil, EBEDÎ ve sınırsız bir istikbal için de, çok daha fazla telâşlı tedbirler almamız gerekmiyor mu?...

Hatta bu iki günlük tedbir için buralarda çözüm bulamayanların, telaşlı araştırmalar yaparak, başka adresler bulduklarını ve oralara da gittikleri öğrendim.

İşte bu nedenle ben, çok daha önemli olan Kabir ve ebedî Ahret istikballerimize DİKKAT çekmek istedim…

***

Şu anda aklıma gelen ve bu konuya ışık tutan bir VECÎZE (ince ve derin anlamlı söz) ile konumuzu noktalamak istiyorum.

Ancak 80 küsur sene öncesinin ‘en edebî bir vecizesi’ olduğu halde, TDK’NUN özellikle Osmanlıca ve İslâmî kelimeleri unutturma adına yaptığı “yerine yeni kelime uydurma” çalışmaları nedeniyle yabancılaştırıldığımız kelimeleri, (…. …) açıklayarak, bu vecizeyi anlamaya çalışacağız:

“Kim, bir şeyde çok tevaggul etse (aşırı derecede meşgul olsa); gâliben (genellikle) başkasında gabileşmesine (diğer çok önemli konuda yabancılaşmasına) sebebiyet verir.” (Muhâkemât’tan.)

Bu veciz sözün söylenme zamanına ve sebebine göre anlamı şöyledir:

“Sekülerizme, maddiyata ve dünyaya çok dalan insanların, Dinden, maneviyattan, ahlâktan ve başkalarının hukukuna saygıdan, gittikçe uzaklaşacakları” nazara verilmiştir. Tam bu noktada, Hasan-ı Basri Hz.’nin şu sözünü anmak da şart oldu:

-Kur’ânın 90 yerinde, “ALLAHIN RIZKA KEFİL OLDUĞU”, sadece bir yerinde “şeytanın insanı FAKİRLİKLE korkutacağı” yazılı. İnsan ise; Rabbinin 90 yerdeki vaatlerini unutup, tek bir yerdeki şeytanın YALANINA kaydığını gördüm.”… (Yukarıda arz edildiği gibi.)

İşte bu tür hastalıklardan, açgözlülüklerden ve başkalarının hukukunu hiçe saymaktan kurtulmanın en kesin çözümü de, seküler eğitimlerle birlikte; Din, iman ve Ahlâk ilimlerinin, EN ÇOK TERCİH EDİLİR hâle getirilmesiyle mümkündür… Vesselâm.

Anahtar Kelimeler:

Yazarın Yazıları